1- İlk gün
Bugün buradaydım. Uzun zamandır hayalini kurduğum askerî doktorluk görevim nihayet başlamıştı. Ne kadar hazır olduğumu bilmiyordum, ama kaçacak yer yoktu. Derin bir nefes alarak üs kapısından içeri girdim. Soğuk bir hava karşıladı beni. Yalnızca hava değil, bakışlar da soğuktu.
Koridorlarda hızlı adımlarla yürürken, gözlerimi kaçırmamaya çalıştım. Herkesin sert ve mesafeli tavırları, yıllardır alışkın olduğum hastane ortamından tamamen farklıydı. Bu yeni dünyanın içinde kendime sağlam bir yer bulmam gerekiyordu.
Kapıdan içeri adım attığımda karşıma çıkan yüz, ilk başta hiçbir şey ifade etmiyordu. Üstegmen olduğunu öğrenmek çok zaman almadı. İsmimi anons eden sert ses, görev tanımını hızlıca verdi. Gözlerimin içine bakarak, “Burada işler kolay değil,” dedi.
“Hazırım,” dedim sakin bir sesle, kendimi biraz olsun güçlü hissetmeye çalışarak.
Dosyayı elime verirken verdiği kısa bakış, bu yolun kolay olmayacağını net biçimde gösteriyordu.
Koridorda ilerlerken önümde yürüyen adamın adını öğrendim. Üsteğmen Kaan… Sert, mesafeli, her an tetikte gibi duran biri. Onun yanında olacağımı bilmek, hem korkutuyor hem merakımı uyandırıyordu.
Bir asker yanıma yaklaştı. “Siz yeni misiniz ? Ben Ali,” dedi, biraz sıcaklık taşıyan sesiyle. Kısa bir selamla karşılık verdim.
O an, üzerimdeki ağırlığı hissettim. Burada hayatta kalmak, sadece beden gücüyle değil, akıl ve sabırla mümkün olacaktı.
Üsteğmen Kaan aniden durdu, arkasından bana dönerek sertçe söyledi: “Burada iddialı olmak yetmez. İşininizi yapın, can kurtarın.”
Sözleriyle yüzleşiyordum. İddialıydım, ama bu iddialı olmak sadece kendime değil, buradakilere de bir sınavdı. Karşımda mesafeli biri vardı ve onu kıracak ya da kazanacak kelimelerimin sınırlarını hissedebiliyordum.
İçimde bir yerde eski yaralar yokmuş gibi davranıyordum. Buraya, geçmişi geride bırakmaya gelmiştim. Ama yüreğimdeki kırgınlıklar sessizce var olmaya devam ediyordu.
Telsizden gelen çağrı üzerine üsteğmen aceleyle ayrıldı. Ben yalnız kaldım. Bu sessizlikte, içimde kıpırdanan duygulara karşı koymaya çalıştım.
Kendi kendime, “Burası oyun değil, burası gerçek,” dedim.
Bu sözlerin ağırlığı, bedenimde soğuk bir ter olarak dolaştı.
Daha önce hiç bu kadar uzaklaşmadım kendimden.
Ama şimdi, burada kalmalıydım. Hem mesleğim hem de içimde sakladığım bir umut için.
İçeriye yerleştikten sonra bana geçici bir oda verdiler. Küçük, düzenli ama duvarları fazlasıyla sessizdi. Çantamı masanın kenarına koydum. Burası geçici de olsa, şimdi benim evimdi. Masanın üzerindeki dosyaları karıştırırken, kapı çalındı.
“Buyrun,” dedim ayağa kalkarak.
Kapıda genç bir asker vardı. Nefesi hızlıydı.
“Doktor Hanım… Acil bir durum var. Sahra çadırına çağırıyorlar. Yaralı geldi.”
Elim refleksle stetoskopa gitti. Gözümde bir anlığına şehir hastanesi canlandı ama hemen sildim o görüntüyü.
“Geliyorum,” dedim. Montumu alıp peşinden yürümeye başladım.
Yaralıyı getirdikleri çadırın önü kalabalıktı. İçeri girdiğimde metal bir sedyenin üzerinde genç bir asker yatıyordu. Üniforması yırtılmış, göğsünün altından kan akıyordu.
“Kurşun,” dedi sedyenin başındaki kıdemli hemşire. “Sağ alt kaburga altı. Nabız zayıf.”
Eldivenleri taktım. Kalbim hızla çarpıyordu ama elim titrememeliydi. Titremedi de.
“Serumu açın. Hemen. Yarım miligram morfin verin. Etraftan çıkın, oksijen verin,” dedim.
Askerin gözleri aralıktı. “Üşüyorum,” diye mırıldandı.
“Konuşma. Buradasın. Kurtaracağım seni,” dedim.
Zamanla yarışıyorduk. Kurşun yüzeyde kalmamıştı. Elimden gelenin en iyisini yapmalıydım.
O sırada çadırın girişi açıldı.
“Ne durumdasınız?” dedi derin bir ses.
Başımı çevirmemle birlikte sesin sahibini gördüm.
O an, kalbim… ne olduğunu anlamadan bir kez daha çarptı.
Göz göze gelmemiz bir saniyeden kısa sürdü. Ama o saniye, yılların üstünü kazıdı sanki.
Turgay.
Beni tanıdı mı? Bilmiyorum. Gözleri tanır mı hâlâ? Ben tanıdım.
Ama ağzımdan hiçbir şey çıkmadı. Sadece hastaya döndüm yeniden.
“Sahra ünitesine alınması lazım. Buradaki ekipmanla kaybederiz,” dedim.
Turgay birkaç adım yaklaştı. Sesi sertti ama içinde bir gerginlik sezdim.
“Başhekime rapor gitti mi?”
“Hayır. Önceliğim hayatta tutmak,” dedim. Ellerim kanla kaplıydı.
O da sustu. Bakışları hastadan bana, sonra tekrar hastaya kaydı.
“Bu çocuk sağ çıkacak mı?” diye sordu.
“Nabzı zayıf ama henüz geç değil,” dedim.
Turgay çenesiyle diğer askerlere işaret verdi. “Sedye hazırlansın. Hemen taşıyacağız. Doktorla birlikte gideceğim.”
İtiraz etmedim. Zaten onu tanıyor olmak, şu anda işime yaramıyordu. Tüm dikkatimi hastaya vermeliydim.
Sedye hazırlanırken göz ucuyla bana baktığını hissettim.
Ama hiçbir şey demedi.
Ben de demedim.
Yılların ardından karşımdaydı. Ama biz susuyorduk.
Çünkü şimdi hayat kurtarılmalıydı.
Geçmiş, nefret, kırgınlık… Hepsi bekleyecekti.
Hastayı birlikte ambulansa taşıdık. Yanımda oturdu. Hiç konuşmadı. Ben de etmedim. Sadece stetoskopla askerin kalbine odaklandım.
Birden telsizine bir anons geldi.
“Yüzbaşı Turgay, operasyon sonrası ikinci yaralı yolda.”
“Anlaşıldı,” dedi ve bana döndü. İlk kez gözlerimin içine tam olarak baktı.
Belki bu, ilk karşılaşmaydı.
Ama son olmayacaktı.
Sahra üssüne vardığımızda hastayı hemen içeri aldılar. Ben de yanında kaldım.
Hemşireler kanamasını kontrol etti. Ben pansumanları yeniledim.
Durumu sabitlendi. Nabzı normale döndü.
Herkes derin bir nefes aldı.
Ben eldivenlerimi çıkardım.
Üzerimde kan lekeleri vardı.
Lavaboya yürüdüm.
Suyu açtım.
Ellerimden akan kanı izledim.
Musluktan akan su, parmak aralarımdaki kurumuş kana karışırken, gözüm istemsizce kapının önüne takıldı.
Yüzbaşı oradaydı.
Turgay.
Beni tanıdı mı? Yoksa sadece bir başka görev arkadaşına mı bakıyordu?
Havluyu elime aldım. Onun gözleriyle buluşmamak için başımı çevirdim ama o konuşmaya başladı.
“Doktor Hanım,” dedi. Yıllar önce başka bir isimle hitap etmişti bana.
“Güzel müdahaleydi. Hızlıydınız.”
“Teşekkür ederim,” dedim.
Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. İçimde bir şey düğümlendi. Bana öylece bakıyordu. Yabancı gibi.
Yabancı.
Bir zamanlar beni tanıyan gözler, şimdi hiçbir şey anlatmıyordu.
“Bugün sahada olacaksınız. Operasyon sonrası sağlık kontrolü sizde. Anlaşılmayan bir şey var mı?” diye sordu.
“Hayır. Her şey net,” dedim.
Bir an bile tereddüt etmedi. Ne bir mimik, ne küçücük bir şaşkınlık ifadesi. Adımı duyduğunda bile tepki vermedi.
Bu kadar mı kolaydı?
Bu kadar mı yabancılaşmıştık?
“İyi. O zaman saat 14.00’te içtima alanında olacaksınız,” dedi.
Ben cevap vermeden arkasını döndü. Gitti.
Sanki yıllar önce hiçbir şey yaşanmamıştı. Sanki ben onun gözlerinin içine, “Gitme,” diye bakmamıştım.
O ise şimdi hiçbir şey olmamış gibi yürüyordu.
Kendi içime döndüm. Kalbimde yıllardır hafiflemeyen ağırlık şimdi daha da ağırdı. Beklememiştim, belki konuşmazdı ama tanımamazlıktan gelmesini… İşte buna hazırlıklı değildim.
Yalnız kalınca aynaya baktım. Aynada onun tanımadığı kadını gördüm. Belki gerçekten de değişmiştim. Belki artık sadece görev arkadaşıydım onun için. Belki tanıdı ama görmek istemedi.
Belki…
Bu kelime, içimi kemiren bin sorunun cevapsız haliydi.
Ama onu tanımıştım. Hiçbir zaman unutmamıştım.
Ve şimdi aynı çatı altındaydık.
Geçmişimiz susuyordu ama nefes alıyordu.
İçtima alanına çıktığımızda hava sıcaktı. Güneş her şeyi yakıyordu ama içimdeki soğuk daha ağırdı. Araçta onun tam karşısında oturuyordum. Yüzbaşı Turgay. Yıllar önce gözümün içine bakarak veda eden adam. Şimdi başını bile çevirmeyen komutan.
Yüzü ifadesizdi. Gözlerini haritaya dikmişti. Sanki ben yoktum.
Sanki geçmiş yoktu.
Komutan olarak verdiği direktifleri herkes dikkatle dinliyordu. O konuşurken ben susuyordum. Her kelimesi emir gibiydi. Sözlerinde hiç yumuşaklık yoktu. Yabancı bir dil konuşur gibiydi. Sert, kesin ve mesafeli.
“Doktor Hanım,” dedi. Yine aynı tonla. “Operasyon sırasında size sinyal gelirse sadece acil müdahale yapacaksınız. Alan temizlenmeden içeri girmeniz yasak.”
Başımı salladım. “Anlaşıldı,” dedim.
Göz göze gelmedik. Görmüyordu sanki beni. Gerçekten görmüyordu. Onun için artık sadece bir görev tanımıydım.
Birliği araziye indirdiğimizde toz kalktı. Herkes pozisyon aldı. Ben sahra biriminin yanına konuşlandım. Telsiz elimdeydi. Nabzım normalin üzerindeydi ama belli etmiyordum.
İlk yaralı anonsu geldiğinde, herkes aynı anda harekete geçti. Telsizden gelen ses ciddiydi.
“Sol omuzdan isabet. Kanama kontrol altına alınamadı.”
Koşarak olay yerine vardım. Askerin üzeri kan içindeydi. Elim refleksle harekete geçti. Yarayı sardım, kanı baskıladım. Yanımda iki asker yardım ediyordu.
O sırada sesini duydum. Arkamdan geldi.
“Bu bölge güvenli değil. Çekilin oradan,” dedi.
Baktım. Yüzbaşıydı.
“Kanamayı durdurmadan taşımam,” dedim.
Yüzüme hiç bakmadan yanıt verdi.
“Ben taşır dersem taşınır. Bu emirdir.”
Kan pompalayan yaralıyı bırakıp karşı gelmek istemedim. Gözlerime baksa… belki bir şey değişirdi. Ama bakmıyordu. Herkesin içinde sadece bir doktor gibi konuşuyordu benimle.
Askeri kucaklayıp sedyeye aldık. Turgay başını çevirdi, telsize konuştu.
“Doktorla birlikte çekiliyorlar. Temizlik başlasın.”
Araca binerken gözüm bir an ona takıldı. Yanımdan geçerken istemsizce döndü. Bir saniyelik bir bakış… ama hiçbir şey yoktu. Gözleri bomboştu.
Beni tanımıyordu.
Ya da tanımak istemiyordu.
Kamp alanına geri döndüğümüzde yaralıyı sahra çadırına aldık. Müdahaleye devam ettim. Başımı kaldırdığımda dışarıda Turgay’ın yürüdüğünü gördüm. Bir an bana doğru döndü. Sonra yine başını çevirdi.
Saat gece yarısını geçmişti. Kamp sessizdi. Sadece rüzgârın çadırların kenarına çarpan sesi vardı. Elimde su bardağı, sahra biriminin dışında duruyordum. Gözlerim, sabit bir noktaya dalmıştı. Bugün olanlar, onun varlığı, sessizliği… Hepsi üst üste yığılıyordu.
Turgay’ı uzaktan gördüm. Adımları yavaş ve kararlıydı. Yaklaştı. Hiçbir şey demeden yanımdaki boş sandalyeye oturdu.
Aramızda neredeyse bir metre vardı. Ama o mesafe bana kilometreler gibi geldi.
Bir süre konuşmadı. Ben de konuşmadım. İçimde kelimeler dolanıyordu ama dilimin ucuna geldiğinde yutuyordum.
Birkaç dakika böyle geçti. Sessizlik, bazen çığlıktan daha sertti.
Sonra dayanamadım.
Gözlerim hâlâ önümde, usulca sordum:
“Gerçekten hiç tanımıyor musunuz?”
Söz ağzımdan çıktığında pişman olmadım. Sessizliğin orta yerinde bir çakıl taşı gibi düştü aramıza.
Bir an kıpırdamadı. Sonra başını bana çevirdi.
Bakışları boştu. Soğuktu. bir yabancılık vardı gözlerinde.
“Ben bir şey hatırlamıyorum,” demedi.
“Özür dilerim,” de demedi.
Sadece şöyle dedi:
“Neyden söz ediyorsunuz?”
Sesinde ne şaşkınlık ne de alay vardı. Sadece mesafe.
O an, kelimelerim bitti.
Hiçbir şey söylemedim.
Yüzüme bakıyordu ama sanki içimden geçenleri görmek istemiyordu. Görse bile anlamamayı seçiyordu.
Ona anlatmak istesem nereden başlardım bilmiyorum.
Belki o da hatırlıyordu. Belki gerçekten unutmuştu. Ama bu umurumda değildi.
Sessizlik yeniden çöktü.
Kalktı.
“İyi geceler, Doktor Hanım,” dedi.
Sanki gerçekten sadece iş arkadaşıymışım gibi. Sanki geçmiş hiç yaşanmamış gibi.
O uzaklaştı.
Ben yerimden kıpırdamadım.
Gecenin ortasında siren sesiyle uyandım. Sahra telsizinden gelen ses netti.
“Patlama… bir yaralı… durumu kritik…”
Ayaklarım kendi kendine harekete geçti. Yeleğimi üzerime geçirirken elimdeki eldivenleri cebime sıkıştırdım. Koşarken düşünmüyordum. Düşünmeye vaktim yoktu.
Çadıra vardığımda yaralıyı içeri taşıyorlardı. Üstü toprak içindeydi. Sol göğsünde büyük bir açık yara vardı. Nefes alışverişi bozuktu. Yüzü solgundu.
“Elimi uzat,” dedim askere. “Oksijen maskesini tak. Nabzı kontrol et. Hemen.”
Kendi adıma bir şey hissetmeye izin vermeden, sadece hastaya odaklandım. İçimdeki Başak sustu. Sahadaki doktor konuştu.
Tam o anda çadırın kapısı açıldı.
Turgay.
Yüzbaşı olarak sahayı denetliyordu. Ama bu gelişin başka bir ağırlığı vardı. Çünkü içeride sadece ben vardım. O da şimdi burada, aynı çadırın içindeydi.
“Elinizde ne var?” dedi. Sesi soğuk ve netti.
“Elimizde? Sol akciğer perforasyon şüphesi. İç kanama olabilir. Nabız zayıf. Şu an entübe edemem. Sedyeye sabitleyip sabit oksijenle durumu sabitlemeliyim.”
Bana değil, hastaya bakıyordu. “Ne kadar vaktiniz var?”
“Dakikalar,” dedim.
Omzumu sıkmıyordum. Ellerim titremiyordu. Sadece hızlı ve kontrollüydüm. O hâlâ benim adımı telaffuz etmiyordu. Ama gözleri ara sıra üzerime kayıyordu.
Benim gözlerim hastadaydı. Ama içimdeki başka bir savaş, onun varlığıyla çoktan başlamıştı.
Telsizden ses geldi.
“İkinci yaralı yolda. O alana başka doktor giremiyor. Direkt sizin ekibe geliyor.”
Turgay bana baktı. Bu kez doğrudan.
“Burayı bırakıp gidebilir misiniz?” dedi.
“Hayır. Bu hasta elimde. Diğeri size ulaşmadan burayı devretmem mümkün değil.”
Başımı kaldırdım. Göz göze geldik.
İşte o an…
Bir şey kırılmadı ama yerinden oynadı.
Sadece birkaç saniye sürdü. Sonra o uzak bakış geri geldi.
“Tamam,” dedi. “diğer yaralıyı karşılayın.”
Gideceğini sandım.
Ama gitmedi.
Sessizce çadırın köşesinde durdu. Bir şey söylemedi. Elinde telsizi tuttu. Gözleri arada hastada, arada bana kayıyordu.
“Yardım edeyim mi?” dedi bir süre sonra. Sesi yavaş ama netti.
Kafamı çevirdim. Beni ilk kez o gece insan gibi sorduğu bir cümleydi.
“Eğer gerçekten yardım edeceksen, baskı yap. Şuraya,” dedim. Yaralı askerin göğsündeki kanamaya işaret ettim.
Eldiven taktı. Sessizce eğildi. Sözsüzce uyguladı.
İlk kez o gece, onunla aynı anda aynı şeyi yaptık. Aynı anda birinin hayatı için çalıştık.
Sessizlik devam etti.
Ona hiçbir şey sormadım. O da hiçbir şey anlatmadı.
Ama aynı çadırdaydık.
Ve aynı nefesi, aynı korkuyu, aynı çaresizliği paylaştık.
Hasta sabitlenince geri çekildi. Eldivenlerini çıkardı. Sessizce kapıya yürüdü.
Tam çıkarken başını çevirdi.
Bir anlığına.
“İyi işti,” dedi. Sesi yumuşak değildi. Ama düz değildi.
Ben bir şey demedim.
O gitti.
Ertesi sabah sessizdi. Gökyüzü, geceyi hiç yaşamamış gibi masumdu. Ama benim içimde o gece kalmıştı. Turgay’ın elini ilk kez yıllar sonra bir yaralının üzerindeyken görmüştüm. Sözleri hâlâ sertti ama tonunda ilk kez bir şeyler eksikti. Belki de fazlaydı, bilmiyorum.
Kamp kalabalıktı. Askerler sabah içtimasına hazırlanıyordu. Ben sahra biriminin arkasındaki taş basamaklara oturdum. Gözüm kahvemdeydi ama aklım onun ellerindeydi.
O gün öğlene doğru üsse yeni bir kargo geldi. İçinden çıkan bir dosya bana ulaştırıldı. İçinde gelen malzeme raporları, görev planları ve birkaç evrak vardı. Gözüm dosyada bir şeye takıldı.
Bir fotoğraf.
Yalnızca birkaç saniyeliğine nefesim durdu.
Bir çocukluk fotoğrafıydı. Arkasında kalemle yazılmış bir tarih. O yıl… onu ilk kez sevdiğimi fark ettiğim zamandı. Ve bu fotoğraf bizim birlikte olduğumuz tek kareydi.
Onu kim, neden, nasıl o dosyaya koymuştu bilmiyorum. Ama ellerimdeydi.
Yıllar sonra, belki de ilk kez, onun da unutmamış olabileceğini düşündüm.
Ama emin olamazdım.
Fotoğrafı çantama koydum. Gün bitene kadar çıkarmadım. Akşam olunca, Turgay’ın çadırına gidip gitmemeyi düşündüm. Elimde o fotoğrafla, kapısına dikilip sadece bir soru sorasım geldi:
“Bu sana da bir şey hatırlatıyor mu?”