bc

Buzda Açan Yangın

book_age18+
25
TAKİP ET
1K
OKU
billionaire
dark
HE
forced
drama
sweet
bxb
serious
kicking
campus
city
mythology
war
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Rüzgâr, sarp kayalıkların arasından geçerken jilet gibi keskin, diş gıcırdatan bir ıslık çalıyordu.Eski taş yapının girişindeki paslı demir kapı gıcırtıyla aralandığında, içeriye giren sadece dağın dondurucu ayazı değildi. Teoman içeriye adım attığında odadaki havanın basıncı bile değişti; tavanın kuytularında titreşen cılız fener ışığı bir an için geriye çekilir gibi oldu. Üzerindeki kamuflaj kışlık parkanın yakaları çenesine kadar kalkıktı, omuzlarında erimeye direnen kar kristalleri parıldıyordu. Ağır arazi botlarının taş zeminde bıraktığı tok ses, yüzyıllık manastır sığınağının sessizliğini bir cam gibi kırdı.Neva, tahta masanın üzerine serilmiş yıpranmış taş kitabe parçalarından başını kaldırmadı. Parmakları arasındaki ince uçlu restorasyon fırçasını sabit tutmaya çalışıyordu ama odanın sıfırın altına inen soğuğu parmak uçlarını çoktan uyuşturmuş, eklemlerini sızlatmaya başlamıştı."Burada kalamazsın."Ses ne bağırıyordu ne de içinde çiğ bir tehdit barındırıyordu. Düz, kısık, metalik ve tartışmaya zerre kadar yer bırakmayacak kadar kesin bir tondaydı. Teoman kapının pervazında durmuş, içeriye fazladan tek bir adım bile atmamıştı. Karşısındaki canlıya yaklaşmak istemeyen, sınırlarını kaba kuvvetle değil sadece duruşuyla çizen bir yabancılık vardı üzerinde.Neva fırçayı dikkatle porselen kabın kenarına bıraktı. Derin bir nefes alıp yavaşça doğruldu, üşümekten uyuşmuş burnunu çekip adama baktı. Teoman’ın yüzü, bu coğrafyanın taşları gibi çetin kış şartlarında dövülmüştü. Keskin elmacık kemikleri, gergin çene hattı ve kirli sakallarının gizleyemediği soğuk bir ifadesizlik... Gözleri ise bir insanın içine değil, arkasındaki duvara bakar gibi donuk bir buz grisiydi. Bir avcının dürbünü kadar mekanik, tek bir his kırıntısı bile taşımayan gözler."Evraklarımı gördünüz Yüzbaşı," dedi Neva. Sesindeki titremeyi bastırmak için avuçlarını masanın kenarına bastırdı. "Kültür Bakanlığı ve Valilik ortak oluru var. Bu kitabeler kış tam bastırmadan, ilk don çökmeden belgelenmezse çatlakların arasına dolan su buza dönüşecek. Yüzyıllık tarih tuzla buz olacak."Teoman gözlerini bir saniye bile kırpmadan kıza baktı. Bakışları önce Neva’nın üzerindeki yetersiz yün kazağa, titreyen solgun parmaklarına, ardından masadaki fırçalara ve kimyasal solüsyon şişelerine kaydı. Yüzünde ne bir küçümseme ne de bir alay belirdi. Sadece katıksız bir kayıtsızlık."Kâğıtların burada bir hükmü yok," dedi Teoman. Sesi bir emir subayının soğukluğuyla döküldü dudaklarından. "Aşağı vadide fırtına yolu kesmek üzere. Yarım saat içinde son devriye aracı kalkacak. Eşyalarını topla. O araca bineceksin.""Binmeyeceğim." Neva masadan destek alarak bir adım öne çıktı. Teoman’ın varlığı odayı öyle bir ağırlıkla doldurmuştu ki, göğsünde bir baskı hissetti ama gözlerini kaçırmadı. "Ben buraya sizin kişisel izninizle gelmedim. Görevimi layığıyla bitirmeden de hiçbir yere gitmiyorum."Teoman içeriye doğru ağır bir adım attı. Adımı öylesine sessiz ve dengeliydi ki, Neva gayriihtiyari yarım adım geriledi. Masanın hemen önünde, kızla arasında sadece bir metrelik mesafe bırakacak şekilde durdu. Fiziksel olarak yakındı ama çevresini saran görünmez buz duvarı öyle kalındı ki, aralarında kilometreler varmış gibi hissettiriyordu.Eldivenli elini ağır ağır kaldırdı. Masanın üzerindeki kırık, çatlakları ince kireç tortusuyla tutturulmuş küçük bir fresk parçasına uzandı. İşaret parmağının ucuyla taşa dokundu ve onu bir santim yana itti."Bu taş dağılırsa sadece geçmiş silinir," dedi, bakışlarını taştan çekip Neva’nın yüzüne mıhlayarak. "Ama sen burada dağılırsan, bir askerin nöbetinde dağılmış olursun. Ben kendi sahamda kimsenin cesedini taşımam.""Bana bir şey olmayacak. İçeride kalacağım, dışarıya adım bile atmayacağım.""Olacak." Teoman’ın ses tonu bir milim bile dalgalanmadı. "Gece hava eksi yirmiye inecek. Jeneratör donacak. Telsizler tepedeki baz istasyonu buz tuttuğu an susacak. Bu dağın ardındaki gedikten kimlerin sızdığını, kayaların arasında kimin nefes aldığını bilmiyorsun. Burası senin tozunu aldığın steril müzelere benzemez. Burada insanlar çatlayıp kırılmaz; doğrudan yok edilir."Neva yutkundu. Boğazındaki düğüm canını yaktı ama çenesini biraz daha dikleştirdi. "O zaman koruyun beni Yüzbaşı. Üniformanızın, rütbenizin gereği bu değil mi?"Teoman’ın çenesi kaskatı kesildi. Gözlerindeki gri buz tabakasının arkasında anlık, karanlık ve tehlikeli bir kıvılcım çaktı; sonra aynı hızla yerini mutlak bir karanlığa bıraktı. Kıza doğru yarım adım daha eğildi. Neva, adamın üzerinden yayılan ayazı, sert deri kokusunu ve derine işlemiş barut kokusunu ilk kez bu kadar yakından hissetti."Ben kimseyi korumam," dedi Teoman. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir tüfeğin namlusu kadar ağırdı. "Ben sadece hedefi imha ederim. Yanımda nefes alan her sivil bir yüktür, her insan bir zaafiyettir. Ve ben zaafiyetleri arkamda bırakır, yoluma bakarım."Geri çekildi. Tek bir saniyesini bile boşa harcamak istemeyen bir refleksle arkasını döndü. Kapı eşiğine doğru yürüdü. Tam çıkarken, omzunun üzerinden dönü

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Çatlak ve Zırh
Rüzgâr, sarp kayalıkların arasından geçerken jilet gibi keskin, diş gıcırdatan bir ıslık çalıyordu. Eski taş yapının girişindeki paslı demir kapı gıcırtıyla aralandığında, içeriye giren sadece dağın dondurucu ayazı değildi. Teoman içeriye adım attığında odadaki havanın basıncı bile değişti; tavanın kuytularında titreşen cılız fener ışığı bir an için geriye çekilir gibi oldu. Üzerindeki kamuflaj kışlık parkanın yakaları çenesine kadar kalkıktı, omuzlarında erimeye direnen kar kristalleri parıldıyordu. Ağır arazi botlarının taş zeminde bıraktığı tok ses, yüzyıllık manastır sığınağının sessizliğini bir cam gibi kırdı. Neva, tahta masanın üzerine serilmiş yıpranmış taş kitabe parçalarından başını kaldırmadı. Parmakları arasındaki ince uçlu restorasyon fırçasını sabit tutmaya çalışıyordu ama odanın sıfırın altına inen soğuğu parmak uçlarını çoktan uyuşturmuş, eklemlerini sızlatmaya başlamıştı. "Burada kalamazsın." Ses ne bağırıyordu ne de içinde çiğ bir tehdit barındırıyordu. Düz, kısık, metalik ve tartışmaya zerre kadar yer bırakmayacak kadar kesin bir tondaydı. Teoman kapının pervazında durmuş, içeriye fazladan tek bir adım bile atmamıştı. Karşısındaki canlıya yaklaşmak istemeyen, sınırlarını kaba kuvvetle değil sadece duruşuyla çizen bir yabancılık vardı üzerinde. Neva fırçayı dikkatle porselen kabın kenarına bıraktı. Derin bir nefes alıp yavaşça doğruldu, üşümekten uyuşmuş burnunu çekip adama baktı. Teoman’ın yüzü, bu coğrafyanın taşları gibi çetin kış şartlarında dövülmüştü. Keskin elmacık kemikleri, gergin çene hattı ve kirli sakallarının gizleyemediği soğuk bir ifadesizlik... Gözleri ise bir insanın içine değil, arkasındaki duvara bakar gibi donuk bir buz grisiydi. Bir avcının dürbünü kadar mekanik, tek bir his kırıntısı bile taşımayan gözler. "Evraklarımı gördünüz Yüzbaşı," dedi Neva. Sesindeki titremeyi bastırmak için avuçlarını masanın kenarına bastırdı. "Kültür Bakanlığı ve Valilik ortak oluru var. Bu kitabeler kış tam bastırmadan, ilk don çökmeden belgelenmezse çatlakların arasına dolan su buza dönüşecek. Yüzyıllık tarih tuzla buz olacak." Teoman gözlerini bir saniye bile kırpmadan kıza baktı. Bakışları önce Neva’nın üzerindeki yetersiz yün kazağa, titreyen solgun parmaklarına, ardından masadaki fırçalara ve kimyasal solüsyon şişelerine kaydı. Yüzünde ne bir küçümseme ne de bir alay belirdi. Sadece katıksız bir kayıtsızlık. "Kâğıtların burada bir hükmü yok," dedi Teoman. Sesi bir emir subayının soğukluğuyla döküldü dudaklarından. "Aşağı vadide fırtına yolu kesmek üzere. Yarım saat içinde son devriye aracı kalkacak. Eşyalarını topla. O araca bineceksin." "Binmeyeceğim." Neva masadan destek alarak bir adım öne çıktı. Teoman’ın varlığı odayı öyle bir ağırlıkla doldurmuştu ki, göğsünde bir baskı hissetti ama gözlerini kaçırmadı. "Ben buraya sizin kişisel izninizle gelmedim. Görevimi layığıyla bitirmeden de hiçbir yere gitmiyorum." Teoman içeriye doğru ağır bir adım attı. Adımı öylesine sessiz ve dengeliydi ki, Neva gayriihtiyari yarım adım geriledi. Masanın hemen önünde, kızla arasında sadece bir metrelik mesafe bırakacak şekilde durdu. Fiziksel olarak yakındı ama çevresini saran görünmez buz duvarı öyle kalındı ki, aralarında kilometreler varmış gibi hissettiriyordu. Eldivenli elini ağır ağır kaldırdı. Masanın üzerindeki kırık, çatlakları ince kireç tortusuyla tutturulmuş küçük bir fresk parçasına uzandı. İşaret parmağının ucuyla taşa dokundu ve onu bir santim yana itti. "Bu taş dağılırsa sadece geçmiş silinir," dedi, bakışlarını taştan çekip Neva’nın yüzüne mıhlayarak. "Ama sen burada dağılırsan, bir askerin nöbetinde dağılmış olursun. Ben kendi sahamda kimsenin cesedini taşımam." "Bana bir şey olmayacak. İçeride kalacağım, dışarıya adım bile atmayacağım." "Olacak." Teoman’ın ses tonu bir milim bile dalgalanmadı. "Gece hava eksi yirmiye inecek. Jeneratör donacak. Telsizler tepedeki baz istasyonu buz tuttuğu an susacak. Bu dağın ardındaki gedikten kimlerin sızdığını, kayaların arasında kimin nefes aldığını bilmiyorsun. Burası senin tozunu aldığın steril müzelere benzemez. Burada insanlar çatlayıp kırılmaz; doğrudan yok edilir." Neva yutkundu. Boğazındaki düğüm canını yaktı ama çenesini biraz daha dikleştirdi. "O zaman koruyun beni Yüzbaşı. Üniformanızın, rütbenizin gereği bu değil mi?" Teoman’ın çenesi kaskatı kesildi. Gözlerindeki gri buz tabakasının arkasında anlık, karanlık ve tehlikeli bir kıvılcım çaktı; sonra aynı hızla yerini mutlak bir karanlığa bıraktı. Kıza doğru yarım adım daha eğildi. Neva, adamın üzerinden yayılan ayazı, sert deri kokusunu ve derine işlemiş barut kokusunu ilk kez bu kadar yakından hissetti. "Ben kimseyi korumam," dedi Teoman. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir tüfeğin namlusu kadar ağırdı. "Ben sadece hedefi imha ederim. Yanımda nefes alan her sivil bir yüktür, her insan bir zaafiyettir. Ve ben zaafiyetleri arkamda bırakır, yoluma bakarım." Geri çekildi. Tek bir saniyesini bile boşa harcamak istemeyen bir refleksle arkasını döndü. Kapı eşiğine doğru yürüdü. Tam çıkarken, omzunun üzerinden dönüp bakmaya bile tenezzül etmeden konuştu: "Yirmi dakikan kaldı. İster bavulunu toplar kendi ayaklarınla binersin, ister seni bu sandalyeye bağlatıp bagaja attırırım. Seçim senin." Ağır ahşap kapı ardından çarparak kapandı. Odanın içine hücum eden fırtına Neva’nın masadaki çizim kâğıtlarını havaya savurdu, yerdeki kireç tozlarını girdap gibi döndürdü. Neva titreyen elleriyle masaya tutundu. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Teoman bir adam değildi; canı yandıkça etrafındaki her şeyi donduran, yaşayan bir kar fırtınasıydı. Ama Neva da sıradan bir kadın değildi. Yıllarını toprağın altından çıkan, bin parçaya bölünmüş kırıkları birleştirmeye adamıştı. Çatlakların nasıl onarılacağını, en sert taşların bile nereden hava aldığını bilirdi. Yerde uçuşan kâğıtlara aldırmadan hızla çantasını açtı. Valilikten aldığı mühürlü kırmızı dosyayı çıkardı. Ardından masanın üzerindeki feneri kaptığı gibi kapıya yöneldi. Teoman onu bu dağdan indiremeyecekti; çünkü Neva’nın cebinde sadece izin belgeleri yoktu, bu dağın altındaki tünellerin nerede kesiştiğini gösteren tek harita da onun ellerindeydi. Demir kapıyı var gücüyle itip fırtınanın ortasına, Teoman’ın buz tutmuş dünyasına doğru ilk adımını attı. Dağlardan inen amansız fırtına, eski sığınağın taş duvarlarını döverken, içerideki iki insan arasındaki görünmez uçurum her saniye daha da belirginleşiyordu. Onlar sadece iki farklı mesleğin ya da iki farklı görevin insanı değildi; onlar, hayatın bambaşka iki ucundan buraya savrulmuş iki ayrı dünyaydı. Teoman Otman, otuz beş yıllık ömrünün neredeyse yarısını bu coğrafyanın en çetin, en karanlık operasyonlarında geçirmiş bir adamdı. Bu yüzden zaman, onun bedenine ve ruhuna acımasızca şekil vermişti. Otuz beş yaş, onun gibi bir adam için sadece bir sayı değil; her biri bir kayıpla, bir çatışmayla, bir ihanetle ya da dondurucu bir nöbetle ödenmiş yılların ağırlığıydı. Bir yetmiş beşlik, bir seksenlik kalıplara sığmayan, bir doksanı aşan boyu ve geniş, heybetli omuzlarıyla girdiği her mekânı anında daraltan bir cüssesi vardı. Üzerindeki karlı, ağır askeri kamuflajlar ve göğsündeki taktik yelek bu heybeti daha da katmerliyordu. Yüzü, sert rüzgârların ve çetin arazi şartlarının vurduğu keskin hatlara sahipti. Sol şakağından elmacık kemiğine doğru inen, yıllar öncesinden kalma hafif bir yara izi, o mermer gibi sert çehreye tekinsiz bir karizma katıyordu. Ama Teoman’ı asıl "ulaşılmaz" kılan şey, o buz gibi, kayıtsız ifadesiydi. Bakışları, insanın içine değil, arkasındaki boşluğa sızar gibi donuk ve analitikti. Ne bir öfke, ne bir sevinç, ne de bir merak kırıntısı barındırırdı o buz grisi gözler. Teoman için insan, ya korunması gereken bir hedef, ya imha edilmesi gereken bir tehdit ya da operasyonu tehlikeye sokacak bir zaafiyetti. Sesi de bu ifadesizliğin bir parçasıydı; bağırmazdı, sesini yükseltmezdi ama her kelimesi bir askeri muhtıra kadar kesin ve itiraz kabul etmez bir ağırlıkla dökülürdü dudaklarından. Hayata, insanlara ve en önemlisi kendine dair tüm kapıları yıllar önce kapatmış, etrafına aşılmaz, buzdan bir zırh örmüştü. O, yaşayan bir ayazdı; dokunduğu her şeyi donduran, kendine dokunulmasına da asla izin vermeyen bir adam. Neva ise o zırhın, o buzun tam karşısında duran, yirmi üç yaşının tüm taze ve durdurulamaz enerjisini taşıyan bir bahardı. Yirmi üç yıl, onun için her gün yeni bir şey öğrenilecek, her anından keyif alınacak, hayat dolu bir serüvendi. Zorluklara, bu dağ başındaki imkânsızlıklara rağmen gözlerinin içindeki o yaşama sevinci ve merak hiç sönmezdi. Neva, hayatı, insanları, hatta şu harabe manastırın dökülen taşlarını bile sevmeye hazır, dünyaya hep en sıcak, en pozitif pencereden bakan bir genç kızdı. En umutsuz anlarda bile gülecek bir detay bulur, neşesiyle girdiği her ortamın havasını bir anda yumuşatırdı. Eğlenmeyi, çocuksu bir inatla hayata kafa tutmayı severdi. Ve bir de o benzersiz, gören herkesin aklını başından alan ama kendisinin asla büyüklüğünü fark edemediği güzelliği vardı... Neva, aynaya baktığında sadece işine odaklanmış, saçları aceleyle toplanmış, yanakları soğuktan kızarmış bir "restoratör" görürdü. Oysa o dağınık, doğal dalgalı koyu renk saçları, ufacık yüzünü çevreleyen ve her duyguyla beraber parıldayan elmas gibi ela gözleri, insanı kendine çeken sıcacık bir aurası vardı. Onun güzelliği yapay ya da çaba harcanmış bir şey değildi; tamamen içindeki o hayat enerjisinin, o masum ama inatçı neşenin dışa vurumuydu. Kimsenin yüzüne bakmaya cesaret edemediği bu dondurucu coğrafyada, Neva sadece varlığıyla bile etrafa görünmez bir ışık saçıyordu. Ama o, bu etkileyici yanının o kadar farkında değildi ki, erkeklerin ona bakışlarındaki hayranlığı ya da şaşkınlığı hep "herhalde işimi garipsiyorlar" diye yorumlar geçerdi. Şimdi bu küçücük, dondurucu odada; otuz beş yaşındaki o devasa, heybetli ve her yanı zırhlarla kaplı buz dağı Teoman ile yirmi üç yaşındaki, hayata sadece inanç ve neşeyle sarılan o kırılgan ama inatçı ateş parçası Neva karşı karşıyaydı. Teoman için Neva, planlarını bozan, korumak zorunda olduğu en tehlikeli zafiyetti. Neva içinse Teoman, hayatında gördüğü en karanlık, en çözülmesi imkânsız ama bir o kadar da merak uyandıran bir bilmeceydi. Buz, ateşi söndürmek için üzerine gidiyordu; ama ateşin, o buzu içten içe eritecek kadar inatçı ve sıcak olduğundan henüz ikisinin de haberi yoktu.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Yüzbaşının Cerrahı

read
1.5M
bc

The Silver Wolf

read
579.0K
bc

The Billionaire’s Intern

read
1.1M
bc

Chosen, just to be Rejected

read
894.5K
bc

Inferno Demon Riders MC: My Five Obsessed Bullies

read
1.2M
bc

Claimed by the Biker Giant

read
2.3M
bc

Unscentable

read
2.3M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook