Kapıyı yavaşça açtım. Parmak uçlarımda yürüyordum sanki… Sadece ses çıkmasın diye değil, bir gölge gibi evin içinde kaybolmak ister gibi… Adımlarım, yüreğime basıyor gibiydi. Tüm gece boyunca içime birikenleri kelimelere dökmek istesem de artık sesim bile tükenmişti.
Yekta’nın sesini duymadım. Ne bir bağırış, ne bir çağırış. Sessizlik en az öfke kadar ürkütücüydü. Bazen bağıran birine neyle karşılaşacağını bilirsin. Ama sessizlik… Sessizlik hep başka bir cehennem.
Salona doğru ilerledim. Loş ışık hâlâ açıktı. Koltukta, dizlerini kendine çekmiş halde oturuyordu. Gömleği kırış kırış, elleri başında birleşmişti. Beni fark ettiğinde yerinden kıpırdamadı. Sadece başını yavaşça kaldırdı ve gözleri gözlerime değdi.
“Gece saat üç Erva…” dedi. Sesi ne yorgundu ne de öfkeli. Donuktu.
“Biraz temiz hava almak istemiştim,” dedim boğazımı temizleyerek. Sanki suç işlemişim gibi konuşuyordum.
“Temiz hava mı? Kiminle?”
İçimde sert bir sızı… Bekliyordum bu soruyu.
“Yalnızdım.”
Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Yalnız olmadığımı biliyor gibiydi. Belki de hissediyordu. Belki de yalnız olmadığımı düşünmek onu daha çok yakıyordu.
Aramızdaki hava giderek ağırlaşmıştı. Bu ev… Bu adam… Bu gece… İçimdeki her şey birbirine karışmıştı.
“Erva…” dedi sonunda. Yavaşça ayağa kalktı. Her zamanki gibi yaklaştı bana. Fazla yakın. Her zamanki gibi gözleri gözlerime değil, tenime bakıyordu.
“Ben seni burada, bu evde, güvende olasın diye tuttum.”
Tutmak. Kelime kulaklarımda çınladı. Sahip olmak gibi. Hapsedilmek gibi.
“Senin güvenliğini sağlamak istedim. Ama sen… Sen gece yarısı yok oluyorsun. Telefonun kapalı. Cevap vermiyorsun. Seni arayan bendim. Arayan, deliye dönen…”
Sustu. Gözleri parladı bir anda. Ama bu parıltı sevgi değildi. Takıntıydı. Kontrol arzusuydu.
“Aradığın kişi ben değilim Yekta.”
Sözüm havada asılı kaldı. Sonra yere düşüp cam gibi kırıldı.
Dondu. Dudakları titredi. Sonra adım adım geri çekildi.
“Yat. Sabah konuşuruz.”
Yine kaçtı. Her tartışmanın sonunu erteliyordu. Ama ben artık bir şeyleri ertelenmeyecek kadar hissediyordum. İçimde biriken her şey çürümeye başlamıştı.
Yavaşça odama gittim. Penceremi araladım. Dışarıdaki geceyle içimdeki gece birbirine karıştı.
O an fark ettim. Aras’ın bakışı… Sorgulamayan, sadece gören bakışı… İlk defa biri beni sadece kırıklarımla değil, onları gizlemeye çalışmadan gördü. Ve sormadı. “Neden böylesin?” demedi. “Anlat” demedi. Sadece orada durdu. Sadece “Ben buradayım” dedi.
İşte bu yüzden içimde bir şey, o kısa anın içinde çatlamaya başlamıştı.
********
Güneş perde aralıklarından odaya sızmaya başlamıştı. Sarı, solgun çizgiler duvarlara vuruyordu ama odanın içi hâlâ gri bir yorgunlukla kaplıydı. Erva, uykusuz geçen gecenin ardından yüzünü yatağın soğuk tarafına çevirmiş, gözlerini kapatmış ama uyuyamamıştı. İçinde fırtına durmuş gibi görünse de, sadece derinlere inmişti. Kabuk bağlayan bir yaranın, altında hâlâ kanadığını biliyordu.
Kapının kolu sessizce çevrildi.
Yekta.
Adım sesleri halıya bastıkça boğuluyor, odaya çöken gerilim sessizliğin boğazına sarılıyordu. Erva, gözlerini kapalı tutmaya devam etti, ama içi diken üstündeydi. Uyuyor gibi davranmak, bazen en güvenli kaçıştı. Ama o sabah, hiçbir şey güvenli değildi.
Yekta yatağın kenarına oturdu. Sessizce, yavaşça.
“Gece nereye gittin?” dedi bir fısıltı gibi ama içinde metalik bir gerilim vardı. Bastırılmış bir öfkenin ilk titrek yankısı…
Erva gözlerini açmadan, nefesini düzenlemeye çalıştı.
“Uyandım. Evde yoktun,” diye devam etti Yekta. Sesi hâlâ düşük, ama tehlikeli bir soğuklukta.
Erva yavaşça döndü, yastığın ucuna yaslandı. “Biraz yürümeye çıktım,” dedi sessizce. “Kafamı dağıtmak istedim.”
Yekta’nın gözleri buz gibiydi. “Bana haber vermeden… Gece vakti… Bu şehirde yalnız başına?”
Soru sormuyordu, suçluyordu.
“Telefonum sessizdeydi, rahatsız etmek istemedim.”
“Rahatsız etmek…” diye tekrarladı Yekta. Ardından gülümsedi—ama bu gülümseme sıcak değildi. Soğuk, mekanik bir bükülmeydi dudaklarında. “Sen benimle yaşadığını unuttun galiba Erva.”
Yavaşça ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmaya başladı. Ellerini cebine atmıştı ama omuzlarındaki gerilim, bir fırtına öncesi havayı andırıyordu.
“Bu evde senden başka insanlar da var. Burası bir otel değil. Gece çıkıp sabah dönemezsin kafana göre. Burada bir düzen var. Ve sen o düzeni bozmaya başladın.”
Erva yorganı üzerine çekti, içi ürpermişti. “Yekta, sadece bir gece… Sadece yürümek istedim. Kimseye zarar vermedim.”
“Zarar mı?” Yekta keskin bir şekilde döndü. “Erva, sen hâlâ anlamıyorsun değil mi? Mesele senin birine zarar verip vermemen değil. Mesele, benim kontrolüm dışında hareket etmen. Mesele, senin kendi başına karar vermeye başlaman!”
O an, odanın içi daraldı sanki. Duvarlar yaklaştı. Erva’nın nefesi göğsüne sıkıştı. Yekta’nın bu hâli… Tanıdıktı. Her krizin öncesinde gelen aynı soğuk tonda konuşurdu. Sakinmiş gibi görünürdü, ama içinden taşan şey öfkeydi—ve korkuydu.
“Yekta… Lütfen…” dedi yutkunarak. “Sadece bir şeylerden uzaklaşmak istedim. Kendi kafamın içinden bile.”
Yekta başını yana eğdi. “Uzaklaşmak mı? Kimden? Benden mi uzaklaşmak istiyorsun?”
Erva cevap vermedi. Gözleri, battaniyenin desenlerine takıldı. Cevap vermemek, bazen daha güvenliydi.
Yekta yavaşça yaklaştı. Yatağın kenarına tekrar oturdu. Gözleri Erva’nın gözlerinde sabitlenmişti.
“Ben senin için her şeyi yapıyorum Erva. Bunu görmen gerekiyor. Ailenin seni bırakıp gittiği yerde, seni ben tuttum. Ben inandım sana. Şimdi sen kalkıp geceleri dışarıda dolaşacak hale mi geldin?”
“Ben kimseye ihanet etmedim,” dedi Erva, bu sefer sesi daha kararlıydı. “Sadece… kendime ait olmak istedim. Birkaç saatliğine bile olsa.”
Yekta’nın eli yavaşça Erva’nın elinin üzerine kondu. Ama bu dokunuşta sevgi yoktu. Kontrol vardı. Sahiplik vardı.
“Sen bana aitsin, Erva. Bunu unutmana izin veremem.”
O an, Erva içinden bir çığlık attı ama sesi çıkmadı. Vücudu hareketsizdi ama içi titriyordu. Bu söz… Bu cümle… Onu en çok korkutan şeydi. Kendi kimliğinin, kendi bedeninin ve ruhunun başka birine aitmiş gibi tanımlanması… Erva, buna daha fazla dayanamayacağını biliyordu.
Yavaşça elini Yekta’nın elinin altından çekti. Gözlerinin içine bakarak, usulca kalktı yataktan. “Biraz hava almam lazım,” dedi.
Yekta’nın yüzü kasıldı ama bir şey demedi. Sadece gözleriyle izledi.
Erva hızla banyoya geçti, ellerini yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Yorgun, solgun ama gözlerinin içinde bir kıvılcım vardı. Bir şey, içten içe yanmaya başlamıştı artık.
Erva evden çıktı.
Yürüdü. Sessiz sokaklarda, sabahın erken saatinde. Kimseler yoktu ama bu yalnızlık onu korkutmuyordu artık. Yalnız kalmak… belki de yeniden doğmanın ilk adımıydı.
Kaldırım taşlarında yürürken aklına gece geldi. Bankta otururken Aras’la olan karşılaşması. Gözlerinin içindeki o garip huzur. Anlam veremediği ama kaybolmak istediği bir güven duygusu.
“Sen bana ait değilsin. Kimseye ait değilsin. Bunu hatırlaman yeter.”
Aras’ın o sözleri… İçine işlemişti. Belki de sadece o cümle bile yeterdi bazı şeyleri sorgulamaya başlamak için.