Kıymet, sanki düşünceleri etrafa saçılıp, kaybolacakmış gibi başını iki yana salladı. İçinden ondan geriye doğru saydı. Eğlenmeye gelmişti. Arkadaşlarıyla sıkı bir tatil geçirecekti; hiçbir şeyin ve hiç kimsenin buna engel olmasına izin verecek değildi. Derin bir iç çekip gözlerini tekrar açtı. Ardından da aniden ayağa fırladı. Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında kafasında duran güneş gözlüğünü çıkardı.
“Nereye? Eve gitmiyorsun, değil mi?”
Kıymet, Meltem’in hüzünlü bakışlarına karşılık hafifçe gülümsedi. “Deli misin? Dört günümüzü evde geçirmek için gelmedim.” Alnında birikmiş teri elinin tersiyle hafifçe sildi. “Bunaldım. Suya gireceğim.”
Ardından terliklerini giydi. Yere eğilip terliğinin üzerinde bir şeyler siliyormuş gibi yaparak avucuna biraz kum aldı. Tam bir pislik arkadaş gibi davranıp tüm kumları arkadaşlarının üzerine fırlatarak denize doğru koşmaya başladı.
“Köpek!”
Kızlar arkasından hakaret ederken bir yandan da ona yetişmeye çalışıyorlardı. Kıymet, terliklerini çıkarıp dalgalara doğru koşturdu ve kendini serin suya bıraktı. Belki gözünden akan tuzlu yaş, tuzlu denize karışırdı. Ve gözlerinin kızarıklığını denizin tuzlu suyuna verirlerdi.
***
Bulut, gözlüklerini tekrar gözlerine takıp denizin içine atlayan Kıymet’e baktı. Allah’ım! Onu nasıl özlemişti. Nasıl… Göz göze gelene kadar özleminin kendisine neler yaptığını gerçekten anlayamamıştı. O anda neredeyse dizlerinin bağı çözülüp yere serilecekti. Ve sonra tüm suçu kızgın güneşe atacaktı. Otuz yaşında, mesleği gereği ruhunun da kalbinin de yeterince nasır tuttuğunu sanırdı. Ama öyle değildi işte. Tüm dünyayı önüne serebilirlerdi ve o, tam bir kayıtsızlıkla omuz silkebilirdi. Kıymet ise ona sadece yarım bir gülümsemeyle bakıp dünyayı isteseydi, veremeyeceğini bile bile ömrünün sonuna kadar bunu denerdi. Derin bir iç çekti. Öyle derindi ki göğsü acıdı. Tüm bunlardan çoğu zaman utanıyordu. Çırpı gibi, cadaloz bir kızın onu böylesine darmaduman edişi kanına dokunuyordu. Yine de onu sevmiş olmayı hiçbir şeye değişmezdi.
Kollarını göğsünde kavuşturup vurucu timle birlikte yüzen, şakalaşan kadını göz hapsine aldı. Takıntılı bir sapık gibi davranmaktan nefret ediyordu. Fakat bunu denemek zorundaydı. Onunla konuşmak zorundaydı. Ya da beylik silahını kafasına dayayacak ve tüm dertlerinden sonsuza kadar kurtulacaktı.
Kıymet ve arkadaşları denizden çıkmak için kumsala doğru ağır ağır ilerlerken kendisi de ayaklandı. Terliklerini giydi ve son zamanlarda revaçta olan şarkıları ardı ardına çalan büfeye doğru ilerledi. Soğuk bir kola, biraz cips ve bir rica isteyecekti.
Müziğin ritmine göre başını sallayan genç kendisini fark ettiği anda başını sallamayı bıraktı. “Buyur abi?” diye sordu.
“Bir kola, bir cips,”
“Kola ne marka olsun abi?”
“Fark etmez.”
“Cips?”
“O da fark etmez.”
İri yarı genç büfenin içinde kayboldu, kısa süre sonra da elinde istedikleriyle geriye döndü. Ürünleri Bulut’a uzattı, ücretini alıp üstünü geriye verdi. Bulut, omzunun üstünden Kıymet’in tekrar şezlonga yerleştiğini göründe hafifçe gülümsedi. Bir süre de gözlerini geriye çekemeden ona bakmaya devam etti.
Ardından, “Haydi, bismillah,” diye mırıldandı.
“Efendim abi?” Genç adam, Bulut’un garip davranışını ve Bulut’u çözmeye çalışıyormuş gibi kaşlarını çatmıştı. Biraz da omuzlarını dikleştirip kendi mekânındaki kadınları koruma hevesiyle gözdağı vermeye çalışıyordu.
“Sevgilim, bana fena halde küs.” Başıyla Kıymet’in olduğu yönü işaret etti. “Tam oradaki siyah bikinili kız,”
Genç adam onun bakışlarını takip etti. Ardından Kıymet’i görünce başını salladı. “Ben ne yapayım?” diye sordu.
“Senden istediğim müziği çalıp, en sevdiği içeceği de ona götürerek ikram etmeni isteyeceğim. Bunun için ne kadar istersen de veririm.”
Genç adam, geniş bir sırıtmayla başını eğdi. “Para istemez, abi!”
“Eyvallah, şarkıyı benim seçtiğimi de iletirsen sevinirim.”
Bulut, çalmasını istediği şarkıyı söyledi. Ardından da Kıymet’e şeftali aromalı buzlu çay siparişi verdi. Ücretini ödeyip, olacakları beklemek için de şezlonguna geri döndü. Uzandıktan sonra gözlerini doğrudan Kıymet’e dikti. Bir dakika geçmemişti ki, Mabel Matiz’in Öyle Kolaysa şarkısının müziği hoparlörlerden, biraz önceki müziklerin sesinden daha yüksek bir sesle çalmaya başladı. Genç adam da elindeki içecekle Kıymet’in bulunduğu şezlonga doğru ilerledi.
Bulut, burnunun ucuna düşen gözlüklerini gözlerine doğru itti. Başını hafifçe yana çevirip ne bakıyormuş gibi ne de bakmıyormuş gibi görünmeyi başararak adamın elindeki içeceği Kıymet’e uzatmasını ve hoparlörleri işaret etmesini izledi. Kıymet, ani bir öfkeyle yattığı yerden doğruldu. İçeceği adamın eline geriye tutuşturdu. Aynı anda arkadaşları da ayağa fırladı ve adama çemkirmeye başladılar. İçinden adama azıcık üzüldü, fakat o birazdan onlardan kurtulacaktı. Kıymet, içeceği adamın elinden tekrar geriye aldı.
Hedefe kilitlenmiş bir füze gibi de kumların üzerinde ilerlemeye başladı. Öfkeyle Bulut’a doğru gelirken bir yanına düşen saçlarını elinin zarif bir hareketiyle omzunun arkasına savurdu.
Bulut, kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuştu. Genç kadın hemen yanında bittiğinde hafifçe başını ona doğru çevirdi. Ardından da onunla karşı karşıya gelmek için ayağa fırladı. Genç adam, içeceği açıp başından aşağı dökmesini bekliyordu. Fakat Kıymet, elindeki teneke kutuyu doğrudan genç adamın kafasına fırlattı. Bulut, kendini aniden geriye çekip kutuyu havada yakaladı.
Kıymet, tam önünde öfkeyle belirdiğinde genç adam, amacına ulaşmış oldu. Öfkeden çakmak çakmak olan gözlerini adamın gözlerine dikti. Genç adam, neredeyse sırıtacaktı. Fakat kendisini tuttu. Öfke iyiydi. Çok iyiydi.
Genç kadın, dişlerinin arasından, “Ne istiyorsun? Ne?” diye sordu. Hemen arkasına da vurucu tim gelmişti.
“Seni,” Bulut, omuz silkti. Başka ne isteyebilirdi ki? Şu geçici dünyada başka istediği ne vardı ki?
“Siktir git! Duydun mu beni? Siktir git!” Genç adama bir adım daha yaklaştı. Burnunun, yanaklarının hemen üzerine serpiştirilmiş çilleri net bir şekilde görebileceği kadar yakına geldi. Bulut, kaslarını sıkmak zorunda kalmıştı. Yoksa ileriye doğru hareket edecek ve kızı kollarının arasına alacaktı. Buna o kadar yakındı ki! Buna o kadar ihtiyacı vardı ki. Çevredeki kalabalığın gözleri, başları aniden onlara çevrildi. Genç erkekler hafifçe doğrulmuş, kadınların ihtiyacı olduğu anda Bulut’u tepelemek için tetikte bekliyorlardı. Ama onlar bilmiyordu ki, bu kızların hiçbirinin kimseye ihtiyacı yoktu.
“Lütfen, yok mu?” Genç adam, hafifçe gülümsemeyi göze almıştı. Bu sözler tamamen anılarına bir göndermeydi.
Fakat genç kadını daha da öfkelendirmekten başka bir işe yaramamıştı. “Git. Tamam mı? Sadece git.” Arkasını dönüp kendi şezlonguna doğru ilerledi.
Kızlar daha ona katılmamışlardı. Kıvırcık sarışın, “Bana bak, komodo ejderi! Kıymet’i rahat bırak.” Diye tısladı.
Genç adam, kaşlarını çattı. “Komodo ejderi mi?”
Aralarında en ağır başlı olan ve Bulut’un bazı konularda çok takdir ettiği Meltem, “Daha ağır şeyler duymamak için gitsen iyi olur. Hem-“
“Hem onun bir sevgilisi var!” Nur, Meltem’in sözlerini keserken başını sertçe eğdi. Kendi sözlerini sanki onaylamaya çalışıyormuş gibi.
Genç adam, eğer Kıymet’in attığı her adımı biliyor olmasa buna inanabilir ve onun peşini bırakabilirdi. Tabii onun mutlu olduğunu bilseydi! Kaşlarını havaya kaldırdı. “Nur, sence onun hayatında biri var mı, yok mu bilmiyor olabilir miyim?”
“Ne… Ne boktan bir adamsın be!” Elif, ellerini beline koydu. “Bir çığlık atarım imdat sapık var diye, ne kadar adam varsa tepene biner!”
“İsterse tüm kumsal üstümden geçsin!” Bir adım atıp Elif’e doğru eğildi. “Söyleyin ona, beni dinlemeden mezara bile gitmeyeceğim.”
Kızların üçü de baykuş gibi başlarını yana eğip gözlerini irice açarak ona baktılar. Ardından da tek kelime daha etmeden önce Kıymet’in yanına vardılar, eşyalarını toplayıp kumsaldan gitmek için hareket ettiler.