Bölüm 1
Bölüm 1 — Kanla Yazılan Satır
Kütüphanenin en eski katı günün hiçbir saatinde tam anlamıyla aydınlanmazdı; sabah güneşi yüksek pencerelerden süzülse bile taş duvarlara çarpıp soğur, akşam olduğundaysa lambaların sarı ışığı rafların arasına ulaşmadan yorulur, odanın orta yerinde asılı kalırdı. Sara Voss bu katı seviyordu, çünkü burası insan sesini küçültüyordu; yukarıdaki okuma salonlarında fısıltılar birbirine karışır, sandalye ayakları sürtünür, telefon ekranları masaların altında gizlice yanıp sönerdi ama burada, bu dar koridorlu, tavana kadar yükselen rafların, eski ciltlerin, küf ve tozla karışmış mürekkep kokusunun içinde, insan kendi düşüncelerini daha net işitebilirdi. Belki de tam bu yüzden son haftalarda neredeyse her akşam buraya iniyor, ders notlarını önüne açıp yarım saat bile çalışmadan aynı sayfaya bakıyor, sonra bir bahaneyle eski r******rın olduğu bölüme yürüyüp saatlerce amaçsızca dolaşıyordu. Kimseye söylemediği yorgunluğu, yüzüne yerleşmiş ve artık kendi ifadesi sanmaya başladığı o sönük sakinliği, içinde sürekli dönüp duran ama adını bir türlü koyamadığı eksiklik duygusunu ancak burada, kitapların arasında biraz susturabiliyordu. Çünkü insanlar soru sorardı; “İyi misin?”, “Neden dalgınsın?”, “Bir şey mi oldu?”, “Yine mi sabahladın?” Kitaplar sormazdı. En azından Sara şimdiye kadar böyle sanıyordu.
O akşam da niyeti değişmemişti. Çantasından çıkardığı defterin arasına sıkıştırılmış makaleleri okuyacak, yarına teslim etmesi gereken inceleme yazısını toparlayacak, sonra hava çok geç olmadan yurda dönecekti. Plan buydu. Masaya oturduğunda saat yediye geliyordu. Eski saat kulesinden gelen çan sesi taş duvarlarda boğuklaşarak yankılanmış, sonra aşağı kata çöken sessizlik her şeyi yeniden içine çekmişti. Sara kalemini çevirdi, notlarının üstüne eğildi, bir paragrafı üç kere okudu, hiçbir şey anlamadı. Cümlenin içindeki kelimeler anlamlarını kaybedip yalnızca şekle dönüşünce başını kaldırdı. Tam karşısındaki rafta, yıllardır oradaymış gibi duran ama nedense daha önce hiç fark etmediğini düşündüğü siyah ciltli ince bir kitap vardı. Üzerinde ne başlık görünüyordu ne yazar adı. Cilt derisi eskimiş değildi ama yeni de sayılmazdı; sanki zaman ona dokunmuş ama iz bırakmamayı tercih etmişti. Kitap orada o kadar doğal duruyordu ki Sara ilk anda niçin dikkatini çektiğini anlamadı. Sonra rahatsız edici ayrıntıyı fark etti: Rafın diğer kitapları tozlu, hatta bazılarının üst kenarları grimsi bir tabakayla örtülüyken o kitap temizdi. Gereğinden fazla temiz. Az önce biri alıp geri koymuş gibi değil de, sanki hiç toz tutmayan bir yüzeye sahipmiş gibi.
Ayağa kalkmasıyla oturması arasında bilinçli bir karar yoktu. Defteri açık bıraktı, sandalyeyi masanın altına tam itmeden koridorun içine girdi. Kütüphanede yalnız değildi, bunu biliyordu; yukarı katta birkaç öğrenci, ana girişte nöbetçi görevli, muhtemelen alt arşiv bölümünde de katalog düzenleyen bir asistan olmalıydı. Yine de o rafa yürürken, sanki binanın içinde ondan başka kimse kalmamış gibi tuhaf bir yalnızlık hissi omuzlarına çöktü. Elini uzatıp kitabı çekti. Beklediğinden ağırdı. Parmakları kapağın kenarına değdiği anda, çocukluğundan kalma tuhaf bir his içinden geçti; pencere önünde unutulmuş bir eşyaya dokunmuşsun da onun sana ait olduğunu bir anda hatırlamışsın gibi. Sara kaşlarını çattı. “Saçmalama,” diye kendi kendine mırıldandı. “Sadece kitap.” Ama sesi, kendi kulağına bile ikna olmuş gibi gelmedi.
Masaya dönüp kitabı önüne koydu. Kapak açılırken çıkması gereken o kuru, cızırtılı ses çıkmadı. Sayfalar sessizce ayrıldı. İlk birkaç yaprak boştı. Sonra kalın, fildişi rengine yakın bir sayfada tek bir satır belirdi. Sara önce bunun el yazısıyla yazılmış bir alıntı olduğunu sandı. Eğildi. Hayır. Bu yazı tanıdıktı. Tehlikeli derecede tanıdık.
Beni böyle yazmayı bırak.
Sara bir süre satıra baktı. Gözleri yazının üstünde gezindi, sonra satırın altına, üstüne, kenarına kaydı; bir açıklama, bir dipnot, bir şaka işareti aradı. Hiçbir şey yoktu. Sadece o cümle. Kısa, net ve garip şekilde kişisel.
“Neden senin el yazın gibi görünüyor?” dedi istemsizce, o kadar alçak sesle ki kelimeler neredeyse dudaklarının arasından çıkmadan kayboldu.
Kendi cümlesini duymasıyla birlikte irkildi. Bazen gece geç saatlerde çok yorulunca, zihni gerçeklikle düşünceyi birbirine karıştırırdı; ama bu başka bir şeydi. Sayfadaki yazı ona aitti. Aynı eğimli “y”, aynı bastırılmış “b”, aynı aceleci satır aralığı. İkinci sınıfta tuttuğu ders notlarında da böyle yazardı, annesine gönderdiği kısa kartpostallarda da, geceleri kimse görmeden defterinin arkasına yazıp sonra üstünü karaladığı o parçalanmış hikâye cümlelerinde de.
Sara sayfayı çevirdi. Boş.
Bir sonrakini çevirdi. Yine boş.
Kitabın ortasına yakın bir yere geldiğinde parmakları bir anda durdu. Sanki sayfanın kenarı parmağına takılmıştı. Aşağı baktı. Sayfanın tam ortasında yeni bir cümle oluşuyordu. Oluşuyordu, evet; yazılmış halde durmuyor, gözlerinin önünde beliriyordu. Mürekkep, görünmez bir kalemin ucundan çıkmış gibi ince çizgiler halinde yüzeye işliyor, harfler birbirine bağlanıyor, sonra kelimeye dönüşüyordu.
Geç kaldın.
Sara kitabı kapatıp geri çekildi. Sandalyenin ayakları taş zeminde sertçe sürttü. Kalbi bir anda göğsüne vurdu. İlk düşüncesi basitti: Biri şaka yapıyor. Belki görünmez mürekkep, belki ısıyla beliren kimyasal bir oyun, belki edebiyat bölümündeki o tuhaf performans sanatçılarından biri yine bir proje hazırlıyor. Ama düşüncesini sürdüremedi, çünkü açık bıraktığı sayfanın üstünde yeni bir çizgi beliriyordu.
Yine kaçacaksın.
Bu kez boğazındaki düğüm sertleşti. “Kim var orada?” diye sordu, sesi önce çatladı, sonra toparlandı. “Bu komik değil.”
Raflar sessizdi. Uzakta bir yerden, metal bir şeyin hafifçe vurduğu duyuldu; belki üst katta biri kapıyı kapatmıştı, belki borulardan ses gelmişti. Ama alt katın dar koridorları cevap vermedi. Sara ayağa kalktı, koridor başına kadar gitti, birine rastlar umuduyla iki tarafa baktı. Kimse yoktu. Geri döndüğünde kitabın sayfası hâlâ açıktı. Cümle değişmemişti. Sadece mürekkep biraz daha koyulaşmıştı; taze yazının parlaklığıyla değil, yaşlanmış bir yaranın koyuluğuyla.
Sara ellerini masaya dayayıp eğildi. Korku, mantıkla baş edemediği anlarda insana kızgınlık gibi görünürdü. Şimdi onun yüzüne de o ifade yerleşmişti. “Ben kaçmıyorum,” dedi dişlerini sıkarak. “Kimseden de kaçmıyorum. Sen kimsin?”
Bir şeyin cevap vermesini beklemiyordu. Yine de bekledi. İnsan bazen kendi aklına bile bir sınır çizer; bir yanıyla delirdiğini düşünse de öteki yanı hâlâ kurallara bağlı kalır, cansız şeylerin susmasını ister. Kitap susmadı. Satırın altında yeni harfler eğilmeye başladı.
Bunu gerçekten bilmiyor musun, Sara?
Adını görmek, korkuyu nihayet somutlaştırdı. Omurgasının ortasından soğuk bir çizgi indi. Yavaşça doğruldu. Dudaklarını araladı ama ses çıkmadı. Bu artık öğrenci şakası değildi, çünkü adını bilen biri olsa bile, onun bu katta, bu saatte, bu masada oturduğunu bilmesi gerekirdi. Hem en kötüsü o da değildi. En kötüsü, kendi adını sayfanın üzerinde görür görmez içinde beliren tanıma hissiydi; sanki cümle onu yeni değil, çok eski bir yerden çağırmıştı.
Sara kitabı kapatmaya uzandı. Parmakları kapağa değer değmez ince, keskin bir acı hissetti. Elini çekti. Sağ işaret parmağının yan tarafında küçük bir kesik açılmıştı. Çok derin değildi; kağıt kesiği kadar inceydi ama beklenmedik anda gelmişti. Bir damla kan toplandı. Sara refleksle parmağını ağzına götürmek istedi. Aynı anda kitap sayfalarını kendi kendine hızla çevirmeye başladı.
Hayır, çevrilme de değildi bu. Sayfalar sanki içeriden esen görünmez bir rüzgârla kabarıyor, birbiri üstünden kayıyor, sonra kitabın tam ortasında duruyordu. Sara geriye çekildi. Kan damlası parmağından ayrılıp açık sayfanın kenarına düştü.
O tek damlanın sesi olmaması gerekiyordu. Ama oldu. Sessiz, yumuşak, neredeyse işitilmeyecek kadar küçük bir dokunuş sesi. Yine de Sara onu duydu. Belki de duymadı; belki sadece hissetti. Çünkü damlanın düştüğü yerde kağıt kırmızıya boyanıp kalmadı. Kan, sayfanın lifleri içinde yayılmak yerine ince bir çizgi halinde toparlandı. Sonra hareket etti.
Sara bütün bedenini kilitlemiş gibi bakıyordu. Kırmızı çizgi titredi, kendine bir yön buldu, harfe dönüştü. İkinci harf geldi. Sonra üçüncüsü. Kelimeler yavaş yavaş, neredeyse törensel bir sabırla oluştu. Her yeni çizgide, Sara’nın parmağındaki kesi sızladı.
İlk satır yazıldı.
“Hayır…” diye fısıldadı.
Kan akmayı bırakmamıştı. Kesik küçüktü ama sanki derinleşiyordu. İkinci damla düştü. Sayfa onu da içine aldı.
Sistem açıldı.
Sara bu cümleyi anlamadı, ama vücudu anladı. Altındaki taş zeminin sabitliği bozuldu sanki; masa hafifçe titreşti, tavandan toz döküldü, rafların derinliklerinde bir kitap düştü. Hemen arkasından başka bir rafın ucundan tok bir ses geldi. Sonra üçüncüsü. Bina eskiydi, evet, ama bu başka bir şeydi. Titreşim yukarıdan aşağıya inmiyor, merkezden dışa doğru yayılıyordu. Merkez de tam önündeki kitaptı.
Sara kitabı itmeye çalıştı. Elleri kapağa bastı, fakat kitap kapanmadı. Sanki arada görünmez bir güç sayfayı açık tutuyordu. “Kapan,” dedi istemsizce; sonra kendi kelimesinden ürküp daha sert sesle tekrarladı: “Kapan!”
Kitap cevap vermedi. Kan yazmaya devam etti.
Yazar doğrulandı.
Sara’nın nefesi düzensizleşti. “Ben yazar değilim.”
Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz yalan gibi duyuldu. Çünkü yazardı. Bunu hiç kimseye yüksek sesle söylememiş olsa da yazardı. Çocukken odasının duvarına yaslanıp uydurduğu masallarla başlamış, ortaokulda kenarına isimler koyduğu karakter listeleriyle sürmüş, lisede sakladığı defterlerle büyümüş bir alışkanlıktı bu. Üniversiteye gelince bırakmaya çalışmıştı. “Gerçek hayat” dedikleri şeyin daha ciddi, daha ölçülebilir, daha serinkanlı bir şey olduğuna kendini inandırmıştı. Makale yazmış, kuram ezberlemiş, başkalarının metinlerini çözümlemeyi öğrenmişti. Kendi cümlelerinden uzak durmuştu. Çünkü bir şey yazınca ona sahip çıkmak, onun hesabını vermek gerekirdi. Sara ise son yıllarda hiçbir şeye sahip çıkacak gücü kendinde bulamıyordu.
Sayfaya yeni satır düştü.
Ama onlar senin.
Sara başını kaldırdı. Bu kez gerçekten bir ses duymuştu. Çok hafifti. Uzakta biri fısıldamış gibi, bir rafın arkasından ya da tavandaki karanlık bir köşeden gelmiş gibiydi. Boynunun arkasındaki tüyler kalktı. “Kim konuşuyor?” dedi, sesi şimdi daha netti, korkudan çok öfkeye yaslanıyordu. “Yeter. Kim olduğunu göster.”
“Görebilecek misin?”
Söz bu kez daha yakından geldi.
Sara döndü. Rafların arasında kimse görünmüyordu. Ama birinin varlığı, görünmekten daha ağır bir biçimde oradaydı. Hava değişmişti. Bir insan odaya girdiğinde oksijen oranı değişmez belki ama dikkat değişir; mekan yeni bir merkeze sahip olur. Şimdi de öyle oldu. Sara bunu gördüğü şeyle değil, artık bakmadığı hiçbir yerin güvenli gelmemesiyle anladı.
“Ortaya çık,” dedi.
“Sen çağırdın.”
Sara kaşlarını çattı. “Ben kimseyi çağırmadım.”
“Az önce yaptın.”
“Hayır.”
“Kanınla yaptın.”
O son kelime, bir bıçak kadar düz bir kesinlikle geldi. Sara yavaşça masaya döndü. Sayfadaki kırmızı satırlar koyulaşmış, kurumak yerine parlamaya başlamıştı. Elindeki sızıyı yeniden hissetti. Kesik hâlâ açıktı. Parmaklarını yumruğa kapadı. “Bu bir şey ifade etmiyor.”
“Her zaman bir şey ifade eder.”
Sesin geldiği yöne bir kez daha baktığında onu gördü.
Koridorun sonunda, iki yüksek rafın arasındaki karanlık boşlukta önce yalnızca bir siluet vardı. Sonra o siluet biraz öne çıktı. Lambanın yorgun ışığı yüzünün bir kısmını buldu. Yirmili yaşlarının başlarında görünüyor olabilirdi ama bu yalnızca yüz hatlarının gençliğinden ibaretti; bakışında yaşa sığmayan, daha eski bir şey vardı. Saçları karanlığın içinde koyu bir gölge gibi duruyor, uzun sayılabilecek boyu dar koridorda bulunduğu yere daha fazla yer kaplıyormuş hissi veriyordu. Siyah bir mont ya da uzun bir ceket giyiyordu; ışık yeterince net değildi. Ama gözleri netti. Sara o gözleri tanıdı.
Bu tanıma, birini daha önce görmüş olmaktan gelen sıradan tanıma değildi. İnsan kendi rüyasında gördüğü bir yüzü, yıllar sonra sokakta karşısına çıkınca bile bazen tanır. Sara’nın içinden yükselen şey de buna benziyordu. O yüzü bir yerde kurmuştu. Bir yerde ona bakmıştı. Bir yerde, sayfaların içinde, cümlelerin arasında, onun sessizliğini, öfkesini, bekleyişini şekillendirmişti.
Adam çok hafif başını eğdi. “Bana bakınca neden şaşırdığını anlamıyorum,” dedi. Sesi derindi ama gösterişli değildi; tam tersine, sakinliğiyle ürkütüyordu. “Beni sen yaptın.”
Sara’nın boğazı kurudu. “Sen…” dedi, ama devamı gelmedi.
“Ben,” diye tamamladı adam.
Kütüphanenin taş duvarları o tek heceyi büyütmedi, aksine içine gömdü. Bu yüzden daha ağır duyuldu.
Sara bir adım geri attı. “Bu mümkün değil.”
Adam koridordan çıktı, masaya birkaç metre kala durdu. Onun hareketinde bir tehdit gösterisi yoktu, ama bu tehdit olmadığını göstermiyordu. Aksine, kendinden emin varlıklar bağırmaya, hızlanmaya ihtiyaç duymaz. “Mümkün değil,” diye tekrarladı. “Bunu hep söylersin. Sonra yine yazarsın.”
Sara başını iki yana salladı. “Ben seni tanımıyorum.”
Adamın dudaklarının kenarında neredeyse görünmez bir ifade oluştu. Gülümseme sayılmazdı. Daha çok, bir şeyin sonunda beklendiği gibi çıkmasına duyulan sessiz bir memnuniyetti. “Hayır,” dedi. “Sen beni çok iyi tanıyorsun. Yalnızca beni bitirmedin.”
Masadaki kitabın sayfaları yeniden titreşti. Kırmızı satırların altına yeni bir çizgi indi.
Kain geldi.
Sara’nın bakışı sayfaya kaydı. Sonra yeniden adama. “Kain…” diye fısıldadı; ismi ilk kez yüksek sesle söylemek, boğazında soğuk bir metal tadı bıraktı.
Adam, yani Kain, bunu duyunca gözlerini ondan ayırmadı. “Demek sonunda hatırladın.”
“Ben seni yazmadım,” dedi Sara aceleyle, kendi cümlesine yetişmek ister gibi. “Ben… sadece birkaç parça not aldım. Taslak bile değildi. Tam bir hikâye değildi.”
“Bunun benim için bir fark yarattığını mı sanıyorsun?”
Sara cevap veremedi.
Kain yavaşça masaya yaklaştı. Sara geri çekildi. Aralarında hâlâ mesafe vardı ama kütüphanenin dar alanında o mesafe gereğinden kısa görünüyordu. Kain’in bakışları kitaba indi. Kırmızı satırlara uzun süre baktı. Sonra çok alçak bir sesle, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, “Geç bile kaldı,” dedi.
“Ne geç kaldı?” Sara’nın sesi bu kez istemediği kadar zayıf çıktı.
Kain başını kaldırdı. “Bunun başlaması.”
“Bu başlayamaz. Böyle bir şey yok. Sen gerçek değilsin.”
“O kadar mı eminsin?”
Sara dişlerini sıktı. “Gerçek olsaydın…” dedi, nefesini toparlayıp daha sert devam etti, “burada olamazdın.”
“Buna da sen karar veremezsin artık.”
Artık. O kelime Sara’nın içinde yankılandı. “Ne demek ‘artık’?”
Kain cevap vermeden kitabın açık sayfasına baktı. “Parmağını kaldır.”
Sara anlamadı. “Ne?”
“Parmağını kaldır.”
“Hayır.”
“İstersen kaldırma.” Kain’in sesi değişmedi. “Kan yine düşecek.”
Sara refleksle eline baktı. Haklıydı. Küçük kesik hâlâ duruyordu ve Sara parmaklarını sıksa da yeni bir damla kenarda ağırlaşmıştı. Onu silmek için diğer eliyle bastırdı. Bu sefer canı daha fazla yandı. Kan avuç içine bulaştı. Masanın üstüne damlamadan tutmaya çalıştı. “Bu bir şey değiştirmez.”
Kain gözlerini ondan ayırmadı. “Az önce değiştirdi.”
“Bu kitap ne istiyor?”
Kain’in bakışında ilk kez çok küçük bir çatlak belirdi; öfke değildi, daha eski ve daha derin bir şeydi. “Kitap istemez,” dedi. “Kitap kaydeder.”
“Neyi?”
“Seni. Beni. Başlatılan şeyi.”
Sara’nın nefesi sıklaştı. “Ben hiçbir şey başlatmadım.”
“İnsan en çok başlattığı şeyi inkâr eder.”
Sara bir an susup onu inceledi. Kain’in yüzünde, onu korkutan şeyin yalnızca tuhaf biçimde tanıdık olması değil, duygularını saklama biçimi olduğunu fark etti. Çoğu insan öfkelenince sesini yükseltir, tehdit eder, bedenini kullanır; Kain’de bunların hiçbiri yoktu. Öfke ondaki temel ısı gibiydi, hep orada, hep sabit. Bu da onu daha tehlikeli yapıyordu. “Ben senden neden korkuyorum?” diye sordu istemsizce. Soru, onu suçlamak için değil, gerçekten anlamak için çıkmıştı.
Kain’in bakışları değişmedi ama sesi yavaşladı. “Çünkü beni hangi karanlıktan çıkardığını biliyorsun.”
Sara’nın yüzü gerildi. O karanlığı gerçekten biliyordu. Gece yarıları masa lambasının solgun ışığında yazdığı dağınık cümleleri, kimseye anlatamadığı bastırılmış öfkesini, kırgınlıklarını, kaybetme korkusunu, kendine bile itiraf etmek istemediği zalim düşünceleri hatırladı. Kain’in ilk taslağı bir karakterden çok bir yaraydı; konuşmayan, bekleyen, bir noktadan sonra herkesi cezalandıracak kadar yorulmuş bir şey. Sonra Sara yazmayı bırakmış, defteri kapatmış, hayatına dönmüş, sanki o birkaç sayfa hiç var olmamış gibi davranmıştı. Ama şimdi o yarım bırakılmış öfke karşısında duruyordu.
Masadaki sayfaya bir cümle daha düştü.
Yarım bırakılan şeyler ölmez.
Sara başını çevirip cümleye baktı. “Kes şunu,” dedi kitaba, sesi ince ve öfkeli. “Kes artık.”
Kain ona baktı. “Bunu ona mı söylüyorsun, kendine mi?”
Sara bir anda ona döndü. “Sen neden buradasın?”
“Çünkü çağırdın.”
“Bunu zaten söyledin.”
“Tekrar söylemem gerektiğine göre anlamadın.”
“Ben seni çağırmadım.”
“Adımı düşünerek, satırlarımı açarak, beni yarım bıraktığın yere dönerek, yıllarca unuttuğunu sanıp aslında hiç unutmadan yaşayarak çağırdın.” Kain bir adım daha yaklaştı. “Ve son kapıyı kanın açtı.”
Sara nefesini tuttu. Onun bu kadar yaklaşması iyi değildi. Mantığı hâlâ çalışıyordu; bunun bir açıklaması olmalıydı, bir akıl oyunu, bir halüsinasyon, bir sinir krizi, uyku eksikliği, belki uzun zamandır bastırdığı bir şeyin kırılması. Ama mantık, korkunun ritmine yetişemiyordu. “Bana dokunma,” dedi.
Kain hemen cevap vermedi. Gözleri bir an onun eline, kana, sonra yüzüne döndü. “Henüz dokunmayacağım.”
Henüz. Sara bu ayrıntıyı kaçırmadı. “Benden ne istiyorsun?”
Kain’in yüzündeki sakinlik bu kez daha sertleşti. “Bunu gerçekten bilmiyorsan ya kendine yalan söylüyorsun ya da sandığımdan daha kırılmışsın.”
“Ne istediğini söyle.”
“Bitirmeni.”
Sara bir an anlamadı. “Neyi?”
“Başlattığını.”
“Ben hiçbir şey başlatmadım dedim.”
“Bu kitap şu an önünde açık. Kanın satır yazıyor. Ben buradayım. Bundan daha açık ne istiyorsun?” Kain’in sesi ilk kez keskinleşti, ama yine de bağırmıyordu. “Beni yarattın. Sonra bıraktın. Bana bir dünya verdin, sonra kapısını kapattın. Bir amaç verdin, sonra onu yarıda kestin. Bir öfke yazdın, bir kayıp yazdın, bir dönüş yolu yazmadın.” Bir an durdu, gözleri sertleşti. “Şimdi bunun bedelini ya bitirerek ödeyeceksin ya da başka bir biçimde.”
Sara’nın kalbi göğsüne sert vurdu. “Bu tehdit mi?”
“Kayıt.”
Masadaki kitap, sanki bu kelimeyi onaylar gibi hafifçe kapandı, sonra yeniden aralandı. Sara irkildi. Sayfaya yeni kırmızı çizgiler indi.
Anlaşma teklif edildi.
“Ben hiçbir anlaşma yapmıyorum.” Sara geri çekildi. “Hiçbir şey kabul etmiyorum.”
Kain başını yana eğdi. “Kabul edip etmemen önemli değil. Başlatılan bazı şeyler onay istemez.”
“Bunu kim söylüyor? Sen mi? Bu kitap mı? Yoksa benim delirdiğimi mi kabul etmemi bekliyorsun?”
“Delilik,” dedi Kain yavaşça, “insanın gördüğü şeyin gerçek olmasından daha rahatlatıcıdır. Çünkü o zaman sorumluluk sende olmaz.”
Sara, bu sözde kendine değen şeyi hissedince bir an sustu. Sonra daha sert, daha savunmacı bir sesle, “Ben senden sorumlu değilim,” dedi.
Kain’in cevabı beklediğinden daha sessiz geldi. “İşte buna inanmaya devam edersen, bu bina ilk kırılan yer olmayacak.”
Sara’nın bakışları istemsizce tavana, raflara, taş duvarlara kaydı. Titreşim durmuş görünüyordu ama kütüphane artık aynı değildi. Hava daha ağırdı. Eski kitap kokusunun altında metalik, hafif tatlı bir koku vardı; kanın kokusu. “Ne olacak?” diye sordu. Bu kez soru, öfkeyle değil, istemeden açığa çıkan bir endişeyle gelmişti.
Kain bir süre onu inceledi. “Satırlar yerinden çıkacak,” dedi sonra. “Önce küçük şeyler. Yazdığını sandığın ama hiç yazmadığın cümleler. Tanıdık yüzler. Yarım kalmış sahneler. Sonra sınırlar açılacak.” Gözleri kitaba indi. “Sen yazdıkça daha çok şey geçecek.”
“Ben yazmayacağım.”
“Kan yazdırır.”
Sara hemen başını salladı. “Hayır.”
“İstersen dene.”
Bu meydan okuma boş değildi. Sara onu hissetti. İçinde, inatla korku birbirine karıştı. “Diyelim ki doğru söylüyorsun,” dedi, kelimeleri dikkatle seçerek. “Diyelim ki sen… her neysen, gerçekten varsın. Bunu durdurmanın bir yolu olmalı.”
Kain’in ifadesinde ilk kez yorgunluğa benzeyen çok ince bir gölge geçti. “Olabilir.”
“Ne?”
“Hatırlaman.”
“Ben zaten—”
“Hayır. Gerçekten hatırlaman.”
Sara kaşlarını çattı. “Ne demek bu?”
Kain cevap verecekken kütüphanenin uzak ucundan ansızın metalik bir ses duyuldu. Bu kez kitap düşme sesi değildi; daha düzenli, daha mekanik, daha soğuk bir şeydi. Sanki taş zeminde ince metal kalem uçları aynı ritimde yürüyordu. Sara sesin geldiği yöne döndü. Koridorların birleştiği karanlık ağızda hiçbir şey görünmüyordu ama ses yaklaşıyordu.
Kain’in yüzü bir anda sertleşti. “Çok erken,” dedi kendi kendine.
“Ne çok erken?”
Kain ona baktı. “Dinle. Birazdan ne görürsen gör, adını seslenmediği hiçbir şeye cevap verme.”
Sara’nın içi yeniden buz kesti. “Neden?”
“Çünkü seni bulurlar.”
“Kim?”
Kain cevap vermedi. Ses yaklaşmaya devam etti. Tık. Tık. Tık. Ne adım kadar ağır, ne saat tik takı kadar hafifti; insan sesiyle nesne sesi arasındaki o rahatsız edici eşikte duruyordu.
Sara istemeden masanın kenarına tutundu. “Kain.”
Bu kez adam, yani Kain, onun adını ilk kez söyleyişindeki tereddüdü fark etmiş gibi hafifçe baktı. “Evet?”
“Gitme.”
Kelime ağzından çıktığı an Sara pişman oldu. Ama geri alamadı. Çünkü yalnız kalmak istemiyordu. Çünkü az önceye kadar onun gerçek olmadığına inanmak istese de şimdi binadaki en korkutucu şeyin Kain olmadığını sezmişti.
Kain’in bakışı bir anlığına yumuşamadı belki ama derinleşti. “Ben gidersem yine çağırırsın,” dedi.
“Bu cevap değil.”
“Bu gerçek.”
Ses daha da yaklaşmıştı. Koridorun başındaki karanlık, hareket ediyormuş gibi görünmeye başladı. Sara gözlerini kısarak baktı. Siyahın içinden daha siyah, dikey şekiller ayrılıyordu. İnsan boyunda gibiydiler ama omuzları fazla dardı, başları olması gereken yerde yüz görünmüyordu. Boş, pürüzsüz, silik bir alan vardı sanki. Sara’nın midesi bulandı.
“Onlar da ne?” diye fısıldadı.
Kain’in cevabı kısa geldi. “Mühürler.”
Sara bu kelimeyi ilk kez duyuyordu ama içinde bıraktığı etki, eski bir korkunun ismi verilmiş gibi derindi. “Ne istiyorlar?”
“Düzeni.”
“Ben düzeni bozmadım.”
“Senin fikrin sorulmadı.”
Mühürler koridor ağzında durdu. Üç taneydiler. Siyah, uzun, yüzsüz siluetler. Hareket ettiklerinde kıyafet sesi çıkmıyor, ayakları yere vurduğunda yankı oluşmuyordu; ama yine de varlıkları somuttu, hatta fazla somuttu. İçlerinden biri başını Sara’ya çevirmiş gibi oldu. Yüzü olmadığı halde Sara bunun kendisine baktığını anladı. Masadaki kitabın sayfaları çılgınca titremeye başladı. Kırmızı satırlar birbirine karıştı.
Yazar tespit edildi.
Sara geri çekildi. “Bunu niye şimdi yazıyorsun?”
“Çünkü kanın kapıyı açtı,” dedi Kain.
Mühürlerden biri bir adım attı. Aynı anda Sara’nın kesilmiş parmağındaki acı büyüdü. Sanki yaranın içinden biri ince bir ip çekiyor, onu kitaba, kitabı da koridorun ağzındaki yüzsüz varlıklara bağlıyordu. Sara dişlerini sıktı. “Bunu kapatmanın bir yolu vardır. Söyle.”
Kain kitabın önüne geçti. Bu hareketi koruma içgüdüsüyle mi yapmıştı, yoksa kendi çıkarı için mi, Sara anlayamadı. Belki ikisi birden. “Şimdi değil.”
“Şimdi tam zamanı!”
“Hayır. Çünkü sen hâlâ gerçeğin yarısını bile kabul etmiyorsun.” Kain’in sesi sertleşti. “Ve yarım kabul edilen bilgi insanı öldürür.”
Mühürler ikinci adımı attı. Kütüphanedeki ışık hafifçe titredi. Sara bir an gerçekten bayılacağını sandı. “Peki ne yapacağım?” dedi, artık öfkesini tutmadan. “Bana sürekli bir şeyler söyleyip hiçbir şeyi tam anlatmıyorsun. Ne yapacağım ben?”
Kain bir an ona baktı. Bu kez bakışında sertliğin altında başka bir şey vardı; belki mecburiyet, belki istemediği bir merhamet. “Yazacaksın,” dedi.
Sara dondu. “Hayır.”
“Başka yol yok.”
“Sen delisin.”
“Olabilir.” Kain kitabı ona doğru itti. “Ama yine de haklıyım.”
Sara başını şiddetle salladı. “Ben bu şeye dokunmayacağım.”
“Dokunacaksın.”
“Hayır!”
Mühürlerden biri artık koridorun yarısına gelmişti. Yüzü olmayan başı yine ona dönüktü. Sara’nın kulağında, dışarıdan gelmeyen bir fısıltı çoğaldı. Kendi adı. Bir kez, iki kez, üç kez. Sanki sayısız boğuk ağız aynı kelimeyi deniyordu.
Sara.
Kain sertçe, “Cevap verme,” dedi.
Sara dudaklarını birbirine bastırdı.
Fısıltı yeniden geldi.
Sara Voss.
Bu kez sesi duymakla düşünmek arasındaki çizgi iyice inceldi. Sanki kendi zihninin içinden geliyordu. Gözleri dolduğunu fark etti; korkudan, baskıdan, anlam verememekten. “Bunu yapamıyorum,” diye fısıldadı.
“Yaparsın.”
“Yapamam.”
Kain bir adım daha yaklaşıp kitabı tam önüne çevirdi. Açık sayfa boştu. Ama o boşluk, kelime bekleyen bir yara gibi duruyordu. “Onları durdurmak istiyorsan bir satır yeter.”
Sara boğuk bir sesle güldü; bu gülüşte mizah yoktu, yalnızca parçalanmış sinir vardı. “Bir satırla neyi durduracağım?”
Kain’in cevabı çok net geldi. “Beni ilk nasıl yarattıysan, şimdi de bir eşik yaratacaksın. Ya kapatacaksın ya da hepimizi açacaksın.”
Mühürler yine ilerledi. Fısıltılar çoğaldı. Sara’nın parmakları titriyordu. “Ne yazacağım?”
Kain’in bakışı sayfaya indi, sonra ona döndü. “İçinden geçen ilk doğru şeyi.”
“Ben doğru şeyi bilmiyorum.”
“Bildiğinde yazı oluşmazdı.”
Sara’nın nefesi kesik kesikti. Kanlı parmağını istemeden kitabın üstünde tuttu. Sayfanın beyazlığı gözünü acıtıyordu. Mühürler birkaç adım ötede durmuş, sanki görünmeyen bir sınırın kalkmasını bekliyordu. Fısıltı bu kez birden çok ağızdan, daha sert geldi.
Sara. Sara. Sara.
Sara gözlerini kapadı. İçinde ne kadar korku varsa, ne kadar öfke, ne kadar yıllarca bastırılmış suçluluk, kaçış, özlem varsa hepsi tek noktada toplandı. Kain’i gerçekten o yaratmış mıydı? Belki. En azından bir parçasını. Ondan neden korkuyordu? Çünkü onu tanıyordu. Neden bu kadar öfkeliydi? Çünkü yarım bırakılmış şeyler gerçekten ölmezdi. Ve şu an karşısında duran bütün bu kabus, belki de ilk kez dürüst olmasını istiyordu.
Parmağını sayfaya değdirdi.
Canı yandı.
Kan ince bir çizgi halinde aktı.
Sara gözlerini açtı ve harflerin parmağının altından, kendi iradesiyle ama ondan daha eski bir iradenin gücüyle doğduğunu gördü.
Yarım kalan hiçbir şey bu gece benden alınmayacak.
Son kelime biter bitmez kütüphanenin içinden sert bir uğultu geçti. Raflardaki kitaplar aynı anda sarsıldı. Işıklar söndü, yandı, tekrar söndü. Mühürler durdu. Yüzsüz başları birden sayfaya döndü. Sonra, sanki görünmez bir el onları geriye itmiş gibi, aynı anda geri kaydılar. Koridorun karanlığı bir ağız gibi açıldı ve üçü de geldiği boşluğun içine çekildi. Fısıltı kesildi.
Sessizlik geri döndü.
Ama bu, kütüphanenin eski sessizliği değildi. Bu, bir şeyin şimdilik durmuş olmasının sessizliğiydi.
Sara bütün ağırlığını masaya vermeseydi düşebilirdi. Nefesi titriyordu. Elini kitaptan çekti. Sayfadaki kırmızı cümle, diğerlerinden daha parlak duruyordu. Kain uzun süre yazıya baktı. Sonra başını çevirip Sara’ya döndü. Bu kez gözlerinde yalnızca sertlik yoktu; şaşkınlığa benzeyen, ama daha temkinli bir şey de vardı.
“Güzel,” dedi çok alçak bir sesle.
Sara ona baktı, hâlâ soluğunu toparlayamıyordu. “Bunun nesi güzel?”
“İlk kez gerçekten yazdın.”
Sara’nın gözlerine kızgınlık geri geldi. “Az önce neredeyse ölüyordum.”
“Hayır,” dedi Kain. “Az önce ilk kez uyanıyordun.”
Bu cümle Sara’yı rahatlatmadı. Aksine, içinde yeni bir korku açtı. Çünkü Mühürler gitmişti ama kitap hâlâ açıktı. Sayfadaki satır kurumuyordu. Kain hâlâ buradaydı. Kesik hâlâ sızlıyordu. Ve en kötüsü, Sara artık delirdiğine inanmanın bile kendini kurtarmaya yetmeyeceğini biliyordu.
“Bu bitti mi?” diye sordu, cevabından korkarak.
Kain, sanki bu sorunun basitliğine kısa bir acıma duyuyormuş gibi ona baktı. Sonra başını çok hafif iki yana salladı.
“Hayır, Sara,” dedi. “Bu, yalnızca ilk satırdı.”
Ve masadaki kitabın en altına, Sara’nın dokunmadığı halde, kendi kendine yeni bir cümle yazıldı.
Hikâye kanı tanıdı.