3. Bölüm

1461 Kelimeler
Yaklaşık bir saattir bu yeniden oturduğum beton zemine alışmaya çalışıyordum. Dışarıdan çok daha iyi bir durumdaydım; çünkü bir saat boyunca apartmanda hiç bir hareket olmamıştı. Ara ara dairelerden gelen insan seslerini duymuyor değildim ama gözüm görmediği müddetçe duymazdan gelmek de çok zor olmuyordu. İyiden iyiye uykum gelmiş olması başımı duvara dayayıp uyumaya başlayacak olmaya teşvik ediyor olsa da beni, Banu gelene kadar orada kalıp Banu geldikten sonra neler yapacağıma karar vermek için buna engel oluyordum. Belki sadece bir kaç gün evinde kalmama izin verecekti ve uyuyup onun karşısına afyonu patlamamış biri olarak çıkmamalıydım. Annesinin referansını kullanarak ona yük olmak niyetinde olmadığımı, sadece bilmediğim bir hayata başlarken yeniden yaşamak için çabalarken ona sığınmak dışında bir niyetimde olmadığını anlamasını sağlamam şarttı. Apartman boşluğunda biçare bir halde beklerken bir anda arkamda bulunan kapıdan gelen tıkırtıyı duydum. Korktum... Korkuların bir çoğuna aşina olan, çok şey görmüş birine göre halen fazla korkaktım. Korkularım yerliydi; çünkü onların hepsinin başıma geldiği bir hayatın tam ortasında yapayalnız kalmış ve yaşadığım her şeyin yükünü omzuma atmıştım. Kollarımı sımsıkı bağlayıp başımı öne eğdim, yüzümü görmesin diye değil yüzünü görmeyeyim diye. Yüzünü görüp de o korkuların büsbütün beni kaplamasına mani olayım diye. Ayak seslerini kulağımın dibine kadar hissederken her seferinde konuşmak yerine beklemeyi tercih eden o adamın fikrini tahmin etmek daha da zor oluyordu. Konuşan insanlar hep daha kolay anlaşılır olmazlar mı? Alt dudağıma üst dişlerimle keskin bir baskı yaparken gözlerimi kapatıp içimden dualar etmeye başladığımda, bir an önce Banu'nun gelip bana el uzatmasını, hayatımı yıldızlaştırmasını diledim. Mümkün müydü? Böyle bir şey mümkün olmasa dahi, Banu bu hayatta yalnız kalmamak adına tek umudumdu. Nefesinin sesi kulağıma yakınlaşıp yükselirken kalbim yerinden çıkıp canımı alacak kadar sarstı beni. Gözlerimi hiç açmamış olmama rağmen, gölgesinin çok yakınımda olduğunu, bana doğru uzanmış bir halde eğilip yeniden doğrulduğunu hissedebiliyordum. Yumruğumu sıktım, biliyordum elbette benim kuvvetim onu yumruğum ile deviremezdi ama zaman kazanıp kaçabilirdim. Belki... Yeniden kapı sesi duyulduğunda o kapının kapanmış olduğunu anlamak için şaşkın bir halde geri dönmem gerekti. Öylesine çıkıp ne yaptığıma bakmak için mi gelmişti ki? Gözlerim o yabancı kapıdayken yeniden açıldı, elindeki fincanı göstererek; "Kahve içer misin, burada uyuklamana engel olabilir?" dedi. Kendince şaka yapıyordu elbette ama ben öyle hiç tanımadığım insanların esprili tavırlarına aşina kimselerden değildim. Ayağındaki ev terlikleri ile apartman arasına kadar çıkıp bardağı bana uzattığında alıp almamakta kararsız kalmıştım. Ne diyecektim? Beni zehirlemek niyetinde değildir herhalde. Aklımdaki şüpheler ile aynı noktaya, ona doğru bakarken geçip yanıma oturdu. Hızla yerimden kalktım, biraz sonra ona bağırıp cüretine kızacaktım ki apartmandan da kavga gürültü yüzünden kovulursam sokakların şu an Banu'nun bu tuhaf komşusundan daha fazla tehlikeli olduğunu biliyordum. Sessizce yeniden oturdum. Tıpkı bir deli gibi davranıyorsun Derya! Israrla bardağı bana doğru uzatıyordu, altı üstü kahveydi değil mi? Üstelik de o yoğun kremasının kokusunu bile alacak kadar karnım acıkmıştı. Bardağın o sıcacık dışına değince parmaklarım bıraktı ellerimin arasına. "Banu'nun kuzenisin değil mi? Geleceğini söylemişti. " Demek ki benden bahsetmişti, Banu! Aslında bu durum annesinin beni benimsetmiş olduğunun da bir ispatı değil miydi? Öyle ki, Neriman abla gibi bir kadının ruhsuz, bencil bir kızı olamazdı ya. Gülümsedim... Birkaç saat sonraki akıbetim ile ilgili haber almıştım da onun sevinci tebessümüme yansıdı. Başımı salladım, Banu'nun söylediklerini onaylamak istercesine. "Bugün geleceğinden haberi olsa, aslında erken gelir ama aradın mı Banu'yu?" Kendi kendine konuşur gibiydi. Evet, Banu'nun numarasını da yazmıştı Neriman Abla bana ama ben kendi hayat telaşımın içinde, birinin evine giderken önceden haber verileceğini düşünemedim. Karşımdaki adamın Banu'nun herhangi bir komşusu olmadığının farkındaydım. Belli ki aralarında bir yakınlık vardı, benim varlığımdan söz edildiğine göre. Biraz daha rahatlayıp elimdeki sıcak kahveden içtim. Evet, uzun zamandır kahve içmiyordum ben. Tadını bile özlemiştim. Yıllardır yaşadığım o tutsak bittikten sonra amcamların yanında da başka türlü tutsaklığa köle olmuştum çünkü. "Aslında haberi yok." dedim cılız bir sesle. Birazdan aramayı teklif edecekti nasılsa? Hayatımda ilk defa şanslıyım! "Ee ara o zaman?" deyince o, bir telefonum bile olmadığını söyleyip yardım istemenin bana göre olmadığını bildiğim için; "Yolda şarjım bitti benim." dedim. "Ee gel madem içeriden ara!" Ayağa kalktı ardından gelip teklifini kabul edeceğimden emin. Kapısına kadar gidip de ardından gelmediğimi fark edince durdu; "Hadisene, burada sabahlamak niyetinde misin?" diye yeniden elini küçük bir çocuğu davet edercesine salladı. Elimde yabancı bir adamdan az önce aldığım kahve, karşımda aynı yabancı ve biraz sonra kendi ayaklarımla ardından girecektim. Neden? Kimseye güvenmemeyi çok büyük bir hayal kırıklığı ile öğrenmemiş miydim ben? Neden şimdi yabancı bir adamın kapanan kapısının içinde öylece duruyordum? "İçeri gelsene." Çikolata gibi kokuyordu, loş ışıkla aydınlanmış direkt salona açılan evin içi. Düzenli ama alışkın olduğum bir tarzı olmayan herşeye şaşkın şaşkın bakarken; "Adın ne senin?" diye sordu. Adım... Evet ona tek bir kelime ile adımı söyleyebilirdim. Adımı söylemiş olmam şuan evinde olmaktan daha tehlikeli değildi. "Adını bilmiyor musun?" Sözlü sınavına kalktığım da söze başlarken yaptığım gibi kekeledim; "De-derya!" dedim. Kaşlarını çattı, yakın bir tavırla yeniden içeri davet etti ve "Benimki de Selim!" dedi. İnsana aynı topraklardan değilmişcesine bir iz bırakan sarı saçları ve mavi gözleri ile adının Selim olduğunu öğrendiğim komşu, karşımda elindeki telefonu uzatıyordu bana. Banu'yu aramam için. Hala bir yay gibi gergin olan vücudumu gevşetmem imkansızdı. Uzanıp telefonu almak yerine, "Siz arayıp benim geldiğimi söyleseniz olur mu?" dedim. Hala Banu'dan fazlasıyla çekiniyordum. Vereceği tepkinin başlangıcım ya da sonum olacağına öyle çok inandırmıştım ki kendimi karşısına geçip geldiğimi söylemekten korkuyordum. Selim, gayet rahat bir tavırla telefonu kulağına götürdü; "Otur lütfen, ayakta kalma!" dedi. Salonda bir duvarın boydan boya kitaplıkla dolu olduğunu o an fark ettim. Öyle çok kitap vardı ki evinde, hepsini okuması için nereden baksan elli yaşında bir adam olması gerekirdi. L şeklinde pencere önüne konumlandırılmış bej rengi geniş alanlı koltuğun ucuna sığındım. Yaklaşık beş altı saattir sadece beton zeminlerde oturduğumu düşününce bu koltuk fikri epey iyi geldi bana. Selim az sonra karşısında Banu olduğuna ikna olduğum kişi ile konuşmaya başladığında pür dikkat onu dinlemeye başladım. Benim geldiğimi haber veren sözlerinden kısa bir süre sonra telefonu kapatıp; "Bir saate kadar gelirim, dedi." deyince biraz daha sabretmem gerektiğini düşünüp kalktım. "Sağ olun!" dedim. Dudaklarını büktü; "Nereye?" diye sordu. Cevap veremeden kapıyı gösterirken elimde hala o kahve fincanı olduğu gibi duruyordu. "Ya olur mu öyle şey? Rica ederim, bir saat altı üstü, bekle burada işte. " Yakın biri gibiydi ama nazik de bir adamdı. Ailemde görmeye alışkın olduğum kimseler gibi değildi. Bu tutumu belki de inatla itiraz etmemi engelledi ve gerisin geriye oturdum. Ailem dediğim insanlar kimlerdi ki? Kim kalmıştı onlardan? "Ver onu da soğuttun ben sana sıcak bir tane getireyim." Elimdeki kahve fincanına uzanınca; "Gerek yok!" dedim kendim bile zor duyarken kendimi. Aldı elimden fincanı, "Gerek var!" dedi. O salondan çıkıp mutfağa girerken derin bir nefes alıp verdim o çikolata kokusunu daha çok hissederek. Neden çikolata? Çikolata herkes için tat, benim için ise huzur kokar. Kalabalık kütüphanede çeşit çeşit fotoğraf çerçeveleri içine yerleştirilmiş fotoğraflar vardı. O mesafeden sadece Selim'i seçerken diğer fotoğraflarında onun için önemli olan insanlara ait olduğunun farkındaydım. "Malatya'dan otobüsle mi geldin, uçakla mı?" diye sorarken bu defa elinde daha büyük kupalar vardı. "Otobüs." derken uzattığı kahveyi aldım. "Çikolata sever misin?" dedi karşıma otururken. Elimdeki kahvenin içinde kaşık şeklinde duran bitter çikolatayı gördüm. "Bence kahveye şekerden daha çok lezzet veriyor." diye ekledi. Çikolatayı gördüğüme neredeyse el çırpıp havaya zıplayacak kadar sevinmiştim. Gözlerim o kaşık çikolatada takılı kalınca; "Herhalde seviyorsun." dedi, sonra daha meraklı sözlerle; "Banu'ya da hiç benzemiyorsun. Sen babana benziyorsun herhalde. Ya da anneleriniz hiç benzemiyor." dedi. Neriman abla, annemden öyle farklı bir kadındı ki anneme benzeme sözüne bile katıla katıla gülmek istedim. "Evet, babama benzerim." dedim. Oysa tıpkı anneme benzetirlerdi beni. Onun gibi iri kömür gözlü bir kadındım. Onun sürekli ensesinde tortop yaptığı uzun siyah saçlarını ben dümdüz örerdim. Onun gibiydi bakışlarım bile. Güzel kadındı annem, bana verdiği en işe yaramaz şey de o güzelliği olmuştu. Onun da benim de başımıza gelen her türlü felaketin nedeniydi? Konuşurken her seferinde verdiğim kısa cevaplar onu da sonunda sessizliğe itti. Bir süre öylece oturup kahvesini içtikten sonra odadan çıkıp beni orada yalnız bıraktı. Yalnız daha rahattım şimdi. Bardağın içindeki çikolatadan bir ısırık aldığımda aptal bir tebessüm ile gözlerimi kapadım. Ah, dünya varmış! Sıcak kahvenin içinde kendini erimeye bırakan çikolatayı kahveye teslim olmaktan kurtarmak için henüz tam erimeyen üstünden tutup kaldırdım. Birkaç ısırık daha attığımda parmaklarım çikolata içinde kalmıştı. Öyle yakalanmak korkusu ile kemirdiğim çikolatayı kahveye yeniden bıraktığımda mideme inen devamı olmayınca kahvenin içinde boğuldu. Yeniden gülümsedim, çikolatayla oyunum kapı sesi ile son bulurken kalktım yerimden. Bir şeyleri özlemek denen şeyi onlardan mahrum kaldıkça anlıyorsun. Ben de öyleydim, çocukluğumda elinde bütün fıstıkları olan çikolata ile gelirdi babam. Bir kez bile elinin bomboş olduğunu görmediğim babamın elleri bana o fıstıklı çikolatalardan başka şey verirdi. Bir daha kimseninkine benzemez bir sevgi, huzurun en tepesi, güven ve çocuk olmanın inanılmaz rahatlığı... Çikolata kaplı parmaklarım beni bu anıların içine boğarken Selim mutfaktan çıktı; "Geldi seninki." dedi. Ellerime baktım, iki parmağım resmen çikolata havuzuna batmış gibiydi. Panikle parmaklarımı ağzıma attım. Karşımda uzun sarı kıvırcık saçları ile bana bakan Banu duruyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE