4. Bölüm

978 Kelimeler
Baş parmağımı usulca ağzımdan çekip, gülümseyerek; "Merhaba!" dedim, Banu'ya. Siyah akmış makyajının arasından bakan yeşil gözlerini kıstı. Sonra oda gülümsedi... Benimki gibi zoraki bir tebessüm değildi onunki. Biliyordum; çünkü gülüşü tıpkı Neriman ablanınkine benziyordu ve Neriman Abla hiçbir zaman sahte tebessümler taşımazdı. Her zaman içten olduğuna inandığım sözlerini o yüzüne yayılan tebessümü tamamlardı. Onu özlüyordum, yıllar sonra kendimden neredeyse yirmi beş yaş büyük bir kadınla akranlarım ile kuramadığım arkadaşlığı kurmuş, ona gerçekten güvenip sığınmıştım. Şimdi yeniden dönmek istemediğim bir yerde o bensizdi, bense adını koyamadığım bir deryanın tam ortasında yalnızdım. "Hoş geldin!" dedikten hemen sonra elini uzattı, sonra el sıkışmaktan vazgeçip sarıldı. Ben o an için komşusu Selim'e kuzeni olduğumu ispatlamak için öyle yakınlık gösterdiğini düşünürken gözlerime bakan gözlerini dolu dolu görünce anladım. Öylesine bir rol değildi tavrının nedeni, alkollü nefesinden tek bir cümle çıktı; "Annem kokuyorsun!" Arkasından gittiğim o kız benim artık hayatımda herhangi biri olmayacaktı. Annesi kadar olabilir miydi o an için bunu bilmiyordum ama bana güven duygusunu yeniden yaşattığı için ardından giderken içimden de Allah'a şükürler ediyordum. "Sağol Komser, senin başını daha fazla ağrıtmayalım." dedikten sonra onunla aynı fikirde kahve fincanımı bıraktım. "Her şey için teşekkür ederim." dedim. Selim, gayet kibar bir tavırla; "Rica ederim, önemli değil." derken arka arkaya çıktık Banu ile. Polismiş... Apartman boşluğuna bıraktığım küçük valizimi elime alıp Banu'nun arkasından karanlık eve girdim. "Dur dur, ışığı açmadan hareket etme vurma bir yerini." derken el alışkanlığı ile aydınlattı evi. Bir kadına göre fazlasıyla dağınık bir salonun tam ortasına düştük. Kırmızı renkli koltukların üzerinde iç çamaşırlarından çoraba kadar kıyafetleri dağıtılmış, yerlerdeki bira şişeleri devrilmiş, havasız kalmış salona keskin bir alkol kokusu yayıyorlardı. "Kusura bakma evim biraz dağınık." diyerek ortalığı toplamaya çalışırken ardından giydiği o kısacık deri eteğinin fermuarını birkaç diş açtıktan sonra; "Kilo aldım yine, bu sıçtığım kıyafetler dar geliyorlar." dedi. Ben sessizce ardında dururken bir anda döndü; "Ya, sen var ya, benim kusuruma bakma ben biraz küfürbazım." diye ekledi, koltuklardan birinin üzerinde oturulacak yer açtıktan sonra. "Sen şöyle otur, ben şu şişeleri atıp geliyorum." Odadan dışarı çıkarken ardından öyle boş bir halde bakmak pek bana göre değildi aslında. Evin dağınıklığı dışında, aslında samimi bir havasının olmadığını anlamak pek tabi mümkündü. Kırmızı geniş oturma alanına sahip uzun koltukların her ikisi de kare şeklinde bir alan oluşturmuş ve hemen karşısına televizyon ünitesini almıştı. Etrafta neredeyse tek süs eşyası bile yoktu. Öyle ki evinde tek bir saksı çiçek bile yoktu. Oysa Neriman abla çiçekleri ne çok sever ve onların birer dili olduğuna ne çok inanırdı. Hatta o inancı o kadar baskındı ki beni bile inandırır ve o küçük penceremizin saksısından fışkıran sıklamen çiçeklerinin bize güneşin uzakta olmadığını anlattığını düşünürdüm. Öyle ya, penceremiz o kadar ufaktı ki oradan giren güneş ışığının o çiçeğe bu kadar etki ediyor oluşu, üstelik de hiç bıkmadan sürekli dökülenlerin yerine çiçek açıyor olması güneşin sandığımız kadar solgun olmadığının ispatı gibiydi. Oysa, sıklamen çiçekleri güneş ışığını seven çiçekler değildi ve ben bunu öğrendiğimde o pencereden yayılan ışıkla hep ısınmaya devam ederken bir anda üşümeye başlamıştım. Yerimden kalktım, koltukların arkasına konumlanmış yemek masasının üzerinde duran kurumuş yemek artıklarına sahip tabakları toparlamaya başladım. "Yahu bırak, toplanır onlar. Otur sen, yoldan geldin; yorgunsundur." diye içeri giren Banu elimden aldığı kirli tabakları yeniden masaya bıraktı. Sonra elimden tutup beni az önce oturduğum yere yeniden oturttu. Elimi hiç bırakmadan dizimin dibine çöktü ; "Anneme geldiğini haber verelim yarın. Seni çok merak etmiş, kaç defa arayıp gelip gelmediğini sordu. Gidecek yerin yok diye senin için çok endişeleniyordu." diye başladı konuşmaya. Seri, arka arkaya hiç bitmeyecek gibi görünen bir konuşma tarzı vardı Banu'nun. Buna zamanla alışacaktım elbette ama ben daha sakin, tane tane konuşan bir tarza sahip olduğum için gözlerim kocaman olmuş bir halde bakıyordum ona. Sonra bir anda durgunlaştı, boğuk bir sesle; "Ee, annem nasıl orada? Gerçekten söylediği gibi mi, iyi mi?" diye sordu. Neriman abla bana orada güçlü olmayı öğreten tek kadındı. O olmasa belki de çok kısa süre sonra canıma kıyar çoktan toprak olurdum. Gözlerimi kapadım, Neriman ablayı özlediğimi bir kez daha hissederek; "İyi... Neriman abla, çok sağlam bir kadın. Merak etme sen onu, hem çok sevilen hem de sayılan biri. Ama ne kadar da olsa insan orada mükemmel yaşamıyor." dedim. Başını salladı, gözleri yeniden dolmuştu. Belli ki annesi için fazlasıyla vicdan azabı duyuyor ve onun için endişeleniyordu. Derin bir nefes aldı, güçlü olmak için çabalar gibi görünüyordu. Sonra tuttuğu elime vurdu; "Sen bir banyo yap, ben de sana yiyecek bir şeyler ayarlayayım. Biraz pasaklıyımdır ama elim lezzetlidir." dediğinde önce itiraz etmek istedim. Zahmet vermekten, ona yük olmaktan korkarak ama öyle bir kızdı ki Banu, tıpkı annesine karşı olduğu gibi o hayır diyemez tavrımla kabul ettim. Hem acıkmıştım hem de bir banyonun dinlendiriciliğine ihtiyacım vardı. Banu'nun söylediği gibi eli lezzetli falan değildi. Öylesine yapılmış bir omleti bile tam olarak pişiremeyecek kadar fena bir aşçıydı. Daha ilk günden fazlasıyla samimi yaklaştığı için mi, yoksa Neriman Abla'ya olan güvenimi ona kadar taşıdığım için mi, bilmiyorum uzun uzun konuştuk Banu ile. Daha çok annesinden ama sonra annemden, benzeyen geçmişimizden, onların bizi ne kadar yaraladığından, hayatımızın aynı nedenlerden nasıl da alt üst olduğundan bahsettik. Konuştukça uzayan sohbetimiz güneşi görene kadar sürdü. Ben ona özlediği annesini taşımıştım; o ise bana yalnız olmadığımın karşılığını vermişti. Evinin iki odasından birinde bulunan yatağı bana verdiğinde; "Bundan sonra burada kalırsın." dedi ve ben artık bundan sonrası için endişe etmediğimi fark ettim. Yalnız değildim. Bu hayatta başıma gelen her şey babamın ölümünden sonra yaşadığım o yalnızlık yüzündendi ve ben onu yenmiştim. Hem de daha o günden böyle olduğuna kanaat getirmiştim. Elbette, etrafımda aile bağlarımın olduğu kimse yoktu ve olmayacaktı. Ancak insanlar hep böyledir, kendi gibi birilerini bulduklarında kendilerini bulmuş gibi olurlar. Kendilerini çözmüş gibi... İşte ben de tam onu yaşadım o gece, geçmişi konuşmaktan korkmadım onun yanında, yargılamadım yaptığım hiçbir şeyi, kızdım olanlara; bağırdım, çağırdım, karşımda benimle birlikte bağıran olduğu için hatta benden daha fazlasını yapıp her şeye sövdüğü için... Vebalı bir hastalık sonrası şifaya kavuşmuş gibiydim ve yüzümde tebessüm, ruhumda huzur; yorgun bedenimi uykuya teslim ettim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE