9. Bölüm

3041 Kelimeler
İyi okumalar dilerim... •Gülpare’den devam… •Gökçe yanıma gelip telaşla “Aslan seni istiyormuş Gül. Hadi inat etmeyi bırak da bak adama” dedi. Sanki Gökçe’yi hiç duymamış gibi yapıp “baksana şu güllerin güzelliğine” dedim. Gökçe bu sefer sert bir şekilde kolumdan tutup “Gül sen bir manyak, yukardaki adam senden daha da manyak. Kalk git bak şuna valla ayağımda paspas gibi çiğneyeceğim seni” dedi. Bekir’de bıkkınca yanıma gelip “Gül gerçekten herkesi yutacak kadar öfkeli. Hadi bir bak en azından bizim hatırımız için” dedi. Sıkıntıyla oturduğum sandalyeden kalkıp “tamam” diyerek yavaş adımlarla bir üst kata çıkmak için içeri girdim. •Yine aynı yavaşlıkta merdivenlerden çıkıp onun odasının önüne geldim. Yavaşça kapıyı açıp içeri girdim. Çatık kaşlarla yüzüme bakarken ben de donuk bir ifade ile onun zehir yeşili irislerine bakıyordum. Aslan gözlerini kapatıp derince nefes aldıktan sonra “yanıma gelir misin?” diye sordu. Bıkkınca bir soluk alıp “ne söylemek istiyorsan söyle, buradan da dinleyebilirim” dedim. Aslan uzandığı yatakta dikleşmeye çalışırken aniden duraksayıp dişlerini sıkmaya başladı. Panikle “dur ani hareket yapma” dedim. Aslan gözleri kapatıp dişlerini sıkarak bir müddet bekledi. Yatağa oturup ellerimi bel boşluğuna yerleştirip “Aslan kalkmaman gerekiyor. Ağır ameliyat geçirdi, üstelik kaburga kemiğin de tam anlamı ile iyileşmedi. En az üç ay ani hareket yapmaman gerekiyor neden anlamıyorsun?” diye sordum. •Aslan gözlerini açıp “bırak şu siktiğimin kaburgasını şimdi. İki gündür yüzünü göstermiyorsun” dedi. bıkkınca nefes alıp “çünkü sana öfkeliyim” dedim. Aslan sakince kolu kaldırım elinin tersiyle yüzümü okşamaya başladı. Gözlerimin içine bakıp “o gördüğün kadın Sidal bizim gece kulüplerinden biri işletiyor. Her zaman öyle samimi konuşur, onunla aramda bir şey yok” dedi. Bıkkınca nefes alıp “Aslan o kadının sevgilin olmadığını anlamayacak kadar salak değilim, sorunda bu değil zaten. Sonuç olarak bu senin özel hayatın ve beni ilgilendirmez” dedim. Aslan’ın yanağımı okşayan eli bir anda durdu. Keskin gözlerle gözlerimin içine bakıp “sorun ne?” diye tısladı. •Derince nefes alıp “sorun senin devamlı beni kırıyor olman. Tamam ne iş yaptığını hala daha anlamış değilim. Biraz önce gece kulüplerinden bahsettin. Daha önce holdingin olduğunu biliyordum ama bunların hiç birini sana sormadım. Sadece dinlenmeni , iyi bir bakım ile bir an önce sağlıklı bir şekilde ayağa kalmanı isteyip bunun için uğraşırken devamlı tersliyorsun. Konuşsam suç, konuşmasam oda suç. Alttan alıyorum olmuyor Aslan sen benden ne istiyorsun?” diye sordum. Aslan sıkıntılı bir nefes alıp “benim gibi bir adamın yatması ölüm Gül anla bunu” dedi. Başımı aşağı yukarı doğru sallayıp “ben de dün gece bir karar verdim. Kesinlikle hiç bir şeye karışmıyorum. Anlayacağın ne yapmak istiyorsan onu yap” dedim. Tam elini yine yanağıma götürecekken “benden uzak durarak” dedim ve aniden oturduğum yataktan kalkıp odadan çıktım. •Merdivenlerden koşar adım aşağı indiğim de yüzüm gülüyordu. Çünkü Aslan en azından onun bana söyledikleri ve benim için yaptıklarını düşünürsem uslu bir çocuk olacağına emindim. Mutfağa girip Aslan için yemek yapmaya başladım. Bekir sağ olsun kapıda duran adamlara bol bol kemik aldırmıştı. Ben de kemik suyu çorba yapıp en azından hala daha hasarlı olan kaburgasına takviye tedavi yapmayı düşündüm. •Küçükken bir gün heyecanla oynadığım yakan top oyununa kendimi fazla kaptırmıştım. Yerdeki o ufacık taş parçasını görmeyerek üzerine basıp kolumun üzerine düşmüştüm. Tabi ters bir düşüş yaşayarak kolumu kırmıştım. Rahmetli babam hastaneye götürüp kolumu alçıya aldırmış verilen ilaçları da eczaneden alıp ardından kasaba girmişti. Arabanın içinden ona şaşkınca bakarken oda hızla arabaya girmiş ‘bol bol kemik suyu çorba ve paça yiyeceksin kızım. Bunlar kırılan kemiğe takviye tedavi yapacak ve sen de bir an önce iyileşeceksin’ demişti. Söylediği gibi de olmuştu, bir buçuk ayda belki kaynayacak kemik on beş gün öncesinden kaynamış ve eskisi kadar da sağlık bir hale gelmişti. •Düşünceler içinde kemikleri yine sudan geçirip düdüklü tencerenin içine attım. Tencereyi elektronik ocağa koyup ısı derecesini ayarladım. Ardından buz dolabından kabak ve havuç çıkarttım. Kuru erzak dolabından ise patates, soğan ve sarımsak. Ayrı bir tencereye yıkayıp soyduğum kabak ve havuçların üzerine patates, soğan ve sarımsakları ilave edip tencerenin kapağını kapattım. •Düdüklü tencere ötmeye başladığın da üstünde içinde oluşan buharı dışarı atması için bulunan düğmeyi çevirip buharı mutfağın içine salmasını izledim. Buharın tamamen çıktığını anladığım da ocağın altını kapatıp düdüklü tencereyi elime alarak lavabonun içine koydum. Musluğu açıp soğuk suyun etrafında dolaşmasını sağlayıp tencereyi soğuttum. Tekrardan tencereyi mutfak tezgahına alıp yavaşça emniyetini açtım. Mis gibi kemik kokusu burnuma dolunca yine burnumun direği sızlamıştı. Kendime gelip kepçe yardımı ile kemik suyunu ayrı bir tencerede beklettiğim sebzelerin üzerine ilave ettim. •Tekrardan elektronik ocağı yakıp bu sefer aynı suyla sebzelerin haşlanmasını bekledim. Beklerken de kemiklerin içinde kalan ilikleri çıkartmaya uğraştım. Çıkarttığım ilikleri de sebzelerin üzerine ekledim. Çıkarttığım bulaşıkları toplamaya koyulmuştum ki Gökçe “mis gibi kokuttun evi Gül” diyerek yanıma geldi. Başımı çevirip gülümseyerek yüzüne bakıp “çorba yapıyorum” dedim. Gökçe “şu kemikleri atma bahçe de iki tane cins köpek var onlara vereyim” dedi. Başımı sallayıp “tamam canım bak şu alt çekmecede küçük çöp poşetleri olacak. Al oradan bir tane tüm kemikleri içine koy” dedim. Gökçe yanağımdan öpüp “Aslan Bekir’i çağırdı yanına. İşlerle ilgili birkaç kişiyi görevlendirmiş ve en az bir ay evde dinleneceğini işlerin geri kalan kısmının Bekir’e ait olduğunu söylemiş” dedi. •İçten içe sevinsem de başımı varla yok arası sallayıp “sonuç olarak kendi canı Gökçe. İster dinlenir , ister sürünür kendi bilir” dedim. Gökçe ukala bir tavırda “tabi tabi görürsem bende söylerim” dedi. Şaşkınca onun yüzüne bakarken “hiç bakma öyle ne söyledin adama da sen odadan çıkar çıkmaz Bekir’i yanına çağırıp bunları söyledi?” diye sordu. Burnumu havaya kaldırıp “ne diyeceğim Gökçe? Neyse hadi şu kemikleri çıkart ver hayvanlara. Ben de şu çorbayı yapayım. Bir de akşama ne pişirelim?” diye sordum. Gökçe “Bekir kuzu incik almış pişirin dedi. İstersen fırında pişirelim, yanına da pirinç pilavı yaparız” dedi. Başımı aşağı yukarı sallayıp “hadi git de gel bir an önce yapalım şu yemekleri” dedim. Gökçe “emredersin patron” diyerek kemikleri alıp koşar adım mutfaktan çıktı. •Ben de pişen sebzelerin altını kapatıp blender yardımı ile sebzeleri kemik suyuna iyice karışıp ezilmesini sağladım. Ardından tuz, kekik, biraz kimyon ve kara biber ekleyip çorbayı karıştırdım. Son olarak yarım limon sıkıp tencerenin kapağını kapatıp tekrardan ocağım üzerine dinlenmesi için koydum. Arkamı döndüğüm de ayakta beni izleyen Aslan’ı görünce bir anda irkilip elimi göğsümün üzerine koydum. Derince nefes alıp “ödümü koparttın Aslan” dedim. Aslan ağır adımlarla yanıma gelip “en azından evin içinde dolaşmama izin verin hemşire hanım” dediğin de “ben ne istiyorsanız onu yapabilirsiniz demiştim Aslan bey” dedim. Aslan bir adım daha atıp tam önümde durunca “sana dokunmamakla beni tehdit ettin Gül kokulum. Kurşun değil ama beni sen öldüreceksin” dedi. •Bakışlarımı kaçırıp “hadi salona geç en azından. Bizde Gökçe ile akşam yemeğini hazırlayalım” dedim. Aslan elini çeneme yerleştirip başımı yukarı kaldırdığın da yüzünü biraz daha yüzeme yaklaştırıp derince bir nefes çekti. Gözlerini kapatıp boğuk çıkan sesiyle “yardım et bana biraz daha kokuna bulansın ruhum” dedi. Utanmıştım bu söylediklerinden, başımı öne eğip belli belirsiz salladım. Kolunu omzuma atıp bedenimi kendine çekerek “hadi hemşire hanım ağrım başladı” dedi. Gözlerimi sıkıca kapatıp sol kolumu beline doladım. Ağır adımlarla Mutfaktan çıkıp salona doğru yürürken Bekir ve Gökçe gülüşerek bahçe kapısından salona girdiler. Gökçe “Gül ben böyle tatlı şeyler görmedim. İşimiz bitince yine şu küçük afacanlarla oynayalım” dedi. Başımı sallayıp “olur canım” dedim. Salonda üçlü koltuğun yanına geldiğimiz de Aslan’a kolunun altından bakıp “yavaşça otur ardından uzanmana yardım edeceğim” dedim. •Aslan anlımdan öpüp “tamam” demişti. Bu öpücüğü Gökçe ve Bekir’in yanında anlıma kondurmak zorunda mıydı? Başımı sağa sola doğru sallayıp yavaşça Aslan’ın oturmasına yardımcı oldum. Ardından ayaklarından tutup koltuğa en azından daha rahat bir pozisyonda uzanmasını sağladım. Eğildiğim yerden doğrulduğum da Aslan “yoruldun” dedi. Başımı sağa sola doğru sallayıp “iyiyim ben istediğin bir şey var mı?” diye sordum. Aslan başını aşağı yukarı doğru sallayıp “gel kulağına söylemek istiyorum” dedi. Merakla yüzüne bakıp onun önünde eğilerek kulağıma ne diyeceğini bekledim. Sağlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp, kokumu içine derince çektikten sonra yanağıma bastırdığı dudakları ile gözlerim kocama açılmıştı. Bekir ve Gökçe kıkırdayarak bizi izlerken ben gerçekten fazlasıyla utanmıştım. •Aslan “işin bitene kadar bana bu koku, dudaklarıma bu ten yeter” dedi. Utanç ve kızgınlık için de doğrulup “sadece dinlen Aslan” diyerek ayaklarımı yere vura vura mutfağa gittim. Gökçe koşar adım yanıma gelip “bu adam sana harbiden aşık” dedi. Birden kalbimin ritmi değişmişti. Nefesim sıklaşmış vücut ısım fazlasıyla artmıştı. Gökçe’nin yüzüne bakıp “canım hadi yemek yapmaya başlayalım artık” dedim. Gökçe utandığımı görünce “tamam canım hadi ne yapıyoruz?” diye sordu. Tebessüm edip “fırında incik ve pirinç pilavı yanında da karışık salata” dedim. Gökçe başını sallayıp “ben pirinçleri ıslatayım canım” dedi. Başımı sallayıp “ben de etleri marina ediyorum” dedim. Ve hummalı çalışma başladı. •İncikleri keskin bıçak yardımı ile üzerlerine derin çizgiler açıp büyük metal bir kaba yerleştirdim. Rondo da iki adet kuru soğanı püre haline getirip inciklerin üzerine döktüm. Taze biberi ye kekik de ilave ettikten sonra tuz, kara biber, kimyon ve pul biber de üzerine ekleyip zeytin yağı ile karıştırmaya başladım. •Bu lezzeti gerçekten çok seviyorum. Daha pişmemiş olan etlerden yayılan baharat kokusu açlığımı hissettirmişken daha da acele etmeye başladım. Fırın tepsisine yerleştirdiğim etleri iki yüz derece sıcaklığa ayarladığım fırının içine koydum. Tabi ağzımın suyu aka aka. Ardından ellerimi yıkayıp çıkan bulaşıkları çalkalayarak bulaşık makinasına yerleştirdim. Hemen buz dolabını açıp salatalık malzemeleri almaya başladım. Kırmızı lahana, havuz, salatalık, domates, yeşil soğan, taze nane, göbek marul, bir adet sıkmalık portakal ve nar ekşisi. Tüm malzemeleri güzelce yıkadıktan sonra ilk olarak kırmızı lahanaları çok ince bir şekilde julyen şeklinde kesip cam kase içine koydum. Üzerine fazla miktarda tuz ilave edip bekletmeye bıraktım. Ardından sırasıyla göbek marul, salatalı, domates, yeşil soğan her bir malzemeyi ince ince doğrayıp büyük cam kaseye ilave ettim. Havuçları rendeleyip önceden doğradığım malzemelerin üzerine atıp kenara ayırdığım kırmızı lahanaları ovmaya başladım. •Ovdukça yumuşayan lahanaları bol sudan geçirip diğer malzemelerin üzerine ekledim. Gökçe “pilav hazır canım” dediğin de “arasına rulo peçete koy kuzum demini çeksin” dedim. Gökçe başını sallayıp dediğimi yaparken ben de fırının başına gidip etleri kontrol etmeye başladım. Fırını açıp tepsiyi ters düz yaparak değiştirip “on dakika sonra etler tamamdır canım” dedim. Gökçe “valla kurt gibi açım Gül” dediğin de kahkaha atıp “ben de kuzum” demekten alamadım kendimi. •Gökçe’ye bakıp “ben bir Aslan’a bakıp geliyorum” dedim. Hızlı adımlarla salona geçtiğim de Aslan ve Bekir hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Boğazımı temizleyip “Aslan sofrayı yemek odasına mı kuralım? Yoksa bahçeye mi?” diye sordum. Aslan bir müddet yüzüme bakıp “sen neresini istiyorsun?” diye sorunca “ben bir an önce yemek yemek istiyorum” dedim. Aslan tebessüm edip başını sağa sola doğru sallayınca “bahçeye kurun o zaman” dedi. Başımı sallayıp seri adımlarla mutfağa geçip “hadi Gökçe masayı bahçeye kuracağız” dedim. Gökçe hemen mutfak dolaplarına yönelip “ben hallediyorum hemen” diyerek işe koyulmuştu. Ben de çorbanın altını yakıp salatanın sosunu ayarlarım. •Derine nefes aldığım da bahçeye kurulan masanın güzelliği beni benden almıştı. Bekir ve Gökçe bahçeye çıkınca Aslan’ın beni beklediğini anladım. Onlara tebessüm ederek içe girip muzip bir tavırla “şehzade hazretleri bahçeye teşrif etmek isterler mi?” diye sordum. Aslan gülümseyerek “gel kokunu özledim” dedi. Ben de ona gülümseyip “şuan yemek kokuyorum haberin olsun” dedim. Hızlı adımlarla yanına ulaşıp ellerinden tutarak yavaşça kaldırdım. Saate baktığım da “bir saat sonra doktor Cenk bey gelecek” dedim. Aslan kaşlarını çatıp “senin ağzından başka bir erkeğin ismini duymak istemiyorum” dedi. Şaşkınca yüzüne bakıp “Aslan adam doktorun ve düzenli olarak gelip pansumanını yapıyor. Sense neler söylüyorsun” dedim. •Aslan sıkkın bir nefes alıp “tamam demiyorum bir şey ama şimdilik” dedi. Başımı sağa sola doğru sallayıp “asla değişmeyeceksin” diyerek yüzümü düşürdüm. Birlikte yavaş adımlarla bahçeye çıktığımız da Gökçe çorba servisini yapmaya başladı. Dikkatle Aslan’ı masanın başına ve geniş sandalyeye oturtup küçük bir minder ile sırtını destekledim. Ben de sağ tarafıma oturup bir bardak soğuk su içtim. Aslan “ellerinize sağlık” dediğin de “afiyet olsun, hadi başlayın” dedim. •Aslan’ baktığım da biraz zorlanıyordu. Derin bir nefes alıp “Aslan sana yemeğini ben yedireyim mi?” diye sordum. Aslan başını olumsuz anlamda sallayıp “hayır ben hallederim” diyerek tekrardan önüne dönmüştü. Bende fazla acıkmanın etkisi ile çorbamı kaldığım yerden içmeye devam ettim. Aslan “ne var bu çorbada? Gerçekten fazla lezzetli” dedi. Tebessüm edip “kemik suyu ve sebze” dedim. Aslan başını sallayıp “ellerine sağlık” diyerek elini alıp bir anda dudaklarına götürdü. Gülümseyerek yüzüne bakıp “peki kuzu incik sever misin?” diye sordum. Aslan’ın gözleri parlamıştı. Kendimi tutamayıp kahkaha atarak “hemen getiriyorum” diyerek masadan kalktım. Gökçe biten çorba kaselerini peşimden getirirken ben de servis tabaklarını çıkartıp ilk olarak orta boy kasenin içine koyduğum pilavı ters çevirerek tabağa koydum. Fırından çıkarttığım tepsiyi mutfak tezgahına koyup ikişer parça kuzu inciği servis tabaklarına ekledim. •Gökçe iki tabağı eline alıp “hadi Aslan beyi bekletme” diyerek önden yürümemi sağladı. Ben önden o arkadan bahçeye çıktığımız da Gökçe bir tabağı Bekir’in önüne koymuş diğer tabağı da kendi önüne koyarak sandalyesine oturmuştu. Ben de servis tabağının birini Aslan’ın önüne koyup diğerini de kendi önüme koyarak yine aynı yerime oturdum. Bekir “içecek ne istersiniz?” diye sorduğun da Aslan dişlerini sıkıp “birde dalga geçiyor” dedi. Bekir gülümseyip “abi belki kızlar bir şeyler içmek ister” dediğin de Gökçe “alkolsüz ve asitsiz ne var canım?” diye sordu. Bekir kaşlarını havalandırarak “ayran içer misin?” dediğin de Gökçe “asla hayır demem” demişti. Bunların arasında oldukça yakınlaşma vardı ama şimdilik ses çıkartmayacaktım. •Bakışlarım Aslan’ı bulduğun da “su ver bana Gül kokulum” dedi. Başımı sallayıp bana daha yakın olan sürahiyi elime alarak Aslan’ın ve kendi bardağıma su koydum. Yemeğin geri kalan kısmında sessizce yemeklerimizi yerken Aslan “ikinizin de eline sağlık. Gerçekten bayıldım lezzetlerine” dedi. Gökçe “afiyet olsun abi” derken “afiyet olsun” demekle yetindim. Daha sonra Gökçe ile masayı toplayıp mutfaktaki işleri hallederken İbrahim doktor Cenk beyle içeri girmişti. Koşar adım salona geçerken Aslan dişlerini sıkarak “mutfağa geç Gülpare” dedi sert sesi ile. Yüzüm yine düşerken hızla mutfağa geçtim. Gökçe ile her tarafı toplayıp temizledikten sonra “Gökçe bak bakalım doktor gitmiş mi?” dedim. •Gökçe başını sallayıp mutfaktan çıktığın da ben de tatlı servislerine başladım. Malum Aslan Gülpare tatlısından başka bir tatlı yemiyordu. Gökçe mutfağa girdiğin de “gitmiş , göğsüne yine ayrı bir bandaj yapmış” dedi. Başımı sallayıp “kahveleri yapayım da sen de şu tatlıları ver onlara” dedim. Gökçe yanıma gelip “Gül bak inan ki ben de senin gibi çok şaşkınım. Neden buradayız? İnan ki anlamış değilim. Ama körde değilim canım. Adam sana aşık, sen de etkileniyorsun farkındayım. Tamam saniye abla kadar derin muhabbetlerinizi bilmiyorum ama alınma yaptığı hareketlere. Tanımaya çalış onu ve kendini tanıt. Böyle utanç içinde olma, bize geldiğin de pabuç gibi dil veriyorsun. Bir de bu adama tanıt bakalım kendini” dedi. •Gülümseyerek ona sarıldım. Derince nefes alıp “Gökçe çok saçma sapan tanıştık. Şuan değil ama ilk uygun olduğumuz anda en başından sana yaşadığım her şeyi anlatacağım” dedim. Gökçe benden ayrılıp gülümseyerek “tamam canım” dedi. Ardından tatlıları alıp içeri götürürken ben de sade kahveleri yapmaya başladım. •Göçe ve ben sade içiyorduk, onlara da sorma gereği duymadım çünkü tatlı servisi yapılmıştı. Kahve pişip fincanlara servis yaptıktan sonra yanlarına birer bardak soğuk su koyup tepsiye yerleştirdim. Daha sonra dikkatle tepsiyi elime alıp salona doğru yürüdüm. Bekir ve Gökçe kendi araların da tatlı bir sohbete dalmışken Aslan elindeki telefona sanki düşmanıymış gibi bakıyordu. Boğazımı temizleyip ilk önce keyifle sohbet eden ikiliye kahvelerini uzattım. Sonra arkamı dönüp Aslan’ın yüzüne bakmadan kahvesini önünde duran sehpanın üzerine koydum. Hiçbir şey söylemeden ben de tekli koltuğa oturup gülüşerek konuşan Gökçe’yi izlemeye başladım. Başımı sağa sola doğru sallayıp kahvemden bir yudum aldım. Aslan dikkatle yüzüme bakıp “sana başkasının gözü değsin istemiyorum” dedi. •Derin bir nefes alıp “Aslan ömrümün sonuna kadar burada kalamam. Beni bir hayatım, bir ailem ve hayalimi gerçekleştirdiğim bir işim var. Sonsuza kadar beni kimseden saklayamazsın” dedim. Yine derince nefes alıp “ayrıca” dediğim de Aslan dişlerini sıkıp “sakın o cümlenin sonunu getirme” dedi. Keyifle gülümseyip “sadece kahveni soğutma ve tatlını da ye diyecektim” dedim ve kahvemden büyük bir yudum içtim. Bekir “yemin ederim tencere kapak” diyerek elindeki tatlıdan büyük bir parça alıp ağzına attı. Çalan telefonum sesi salonu doldurunca yerimden kalkıp hemen mutfağa koşar adımlarla gittim. Telefonumu masadan elime alıp arayan kişiye baktım. Numarası kayıtlı değildi ve bu olayların üzerine tedirgin olmama neden olmuştu. •Yine aynı seri hareketlerle salona geçip “kayıtlı değil” dedim. Bekir aniden yerinden kalkıp “aç sesi dışarı ver ve sakın panik olma” dedi. Başımı sallayıp “efendim” diyerek yanıtladım ısrarla çalan telefonumu. Bir süre sadece nefes sesi gelirken kulaklarımıza donuk bir erkek sesi “Gülpare” dedi. Sesi tanıyamadığım için “kimsiniz?” diye sordum. Karşı taraf derince bir nefes aldıktan sonra “başta seni öldürmek istemiştim ama evindeki o kokun aklımı başımdan aldı. Söyle Zehir’e onun Azrail’i , senin de kalbinin sahibiyim bu saatten sonra” dedi ve yüzüme kapattı. Aslan hiddetle yerinden kalktığın da panik bir halde “Aslan otur lütfen” dedim. Bekir “abi ben ilgileneceğim, sen rahat dur” dedi. Gökçe korkulu gözlerle olan bitene bakarken Aslan “o Savaş’ı yirmi dört saat için de bulacaksın Bekir. Sadece yirmi dört saat ve ben ona Zehir’in kim olduğunu derisini yüzerek göstereceğim” dedi. •Duyduklarımla bir adım gerileyip “Aslan” dedim. Aslan gerçekten zehir saçan gözlerimi gözlerimin içine sabitleyip “gerekirse bir ömür seni bir odaya kapatırım, ya da camdan bir fanusa koyarım. Bırak kokunu yer yüzündeki hiçbir canlı göremez yüzünü” dedi. •Sonra beni kendine çekip yüzümü kendi yüzüne kaldırıp “ama seni benden almak isteyen her kulun seve seve sonu olurum”…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE