8. Bölüm

3512 Kelimeler
İyi okumalar dilerim... Gülpare'den davam... O kadar güzel başlamıştım ki güne tüm sevdiklerim yanımdayken şimdi kanlar içinde üzerime yığılan adamın uyanması için bu soğuk hastane duvarlarına bakıyordum. Aslan'ın telefonunu alıp bir yakınına ulaşmaya çalıştım. Telefonun da son arama da kardeşim ismini görünce hemen dokunarak aramıştım. Bir süre telefon çaldıktan sonra "efendim abi" diyen kişiye ağlamaklı bir sesle "şey ben Gülpare" diyebilmiştim. Dudaklarımdan bir hıçkırık firar olurken "Gülpare benim Bekir, seni evine bırakan kişi. Abim nerede? Neden ağlıyorsun?" diye sorduğun da hıçkırarak "şey biz hastanedeyiz. Aslan vuruldu , ben yalnızım ne olur hemen gelir misim?" diye sordum. Bir anda "HANGİ HASTANE?" diye kükremesiyle yerimden sıçradım. Derince nefes alıp "...... hastanesi ne olur çabuk gel. Ben çok korkuyorum" dedim. Telefon suratıma kapanmıştı. Ağlamaya kaldığım yerden devam ederken acil müdahale odasından yüz üstü yatırılmış sedye üzerinde Aslan ve acele ile ameliyathaneye koşan hemşireler ile daha çok panik olmuştum. Ağlamam şiddetlenirken doktorun önünü kesip "iyi olacak mı?" diye sordum. Doktor "acil ameliyata almamız gerekiyor kurşun sağ sırt bölgesinden kaburgasını parçalamış ve ciğerine saplanmış. Şuan yoğun kanaması mevcut" diyerek beni arkasında bırakmıştı. Dudaklarımdan büyük bir hıçkırık kopmuş kendimi ayakta tutamayarak hastane duvarına sürtünerek yere bırakmıştım. Öylece donuk bir ifade ile karşı duvara bakarken kolumdan tutulup ayağa kaldırılmam ile irkildim. Bekir beni ilk gece evime bırakan adam çatık kaşları ile yüzüme bakıp "abim nerede?" diye sordu. Derin bir nefes alıp kısık bir sesle "ameliyata aldılar. Kurşun sırtının sağından göğüs kafesini parçalamış ve ciğerine saplanmış. Çok kanaması olduğunu söylediler" dedim. Bekir ellerini saçlarına geçirip "nasıl oldu peki?" diye sorduğun da göz yaşımı silip "işten evime gelmiştim. Apartmana girerken bana seslendi, arkamı döndüğüm de Aslan elinde pembe gül buketi ile bayramımı tebrik etti. Daha konuşamadan telefonu çaldı ve bir süre karşı tarafı dinledi. Ardından üzerime kapanıp yere düşerken birkaç el silah sesi duydum" dedim. Yine kendimi tutamayarak bir hıçkırık kopmuştu dudaklarımdan. Ardından kesik bir nefes alıp "kanla içinde yığıldı üstüme" dedim. Bekir bir abi gibi bana sarılıp "ağlama artık, o neler atlattı bunu da atlatır" dedi. Bunları söylerken bana telkin vermiyordu aslında, inanmak istediği olmasını istediği şeyi söylüyordu. Ameliyathanenin kapısı açıldığın da seri adımlarla hemşirenin önünü kestik. Bekir "ne durumda?" diye sormuştu sert bir ifade ile. Hemşire "0-rh negatif kana ihtiyaç var" dedi. Hemen öne atılarak "benim kan gurubum ben veririm" dediğim de hemşire elimden tutup "çok fazla vaktimiz yok acele edelim" dedi. Birlikte koşar adım ameliyathaneye girdiğimiz de buranın çok fazla büyük olduğunu gördüm. İçerisi gerçekten buz gibiydi. Beni küçük ve soğuk bir odaya alıp sedyeye yatırmıştı. Sol kolumdan damar yolu açıp kan almaya başlamıştı. Hemşire "vücudunun kan miktarını biliyor musun?" diye sorduğun da başımı sallayıp "on beş litre" dedim. Hemşire başını sallayıp "iki ünite kana ihtiyaç var" dedi. Başımı sallayıp "ne gerekiyorsa yapın" dedim. Bekir zorla yanıma gelip "iyi misin?" diye sordu. Gözümden yaş akarken burnumu çekip "ben iyiyim aklım hala daha Aslan'da. Bir şey olmaz atlatır değil mi?" diye sordum. Bekir'in yüzünde acı bir tebessüm oluşmuştu. Başını aşağı yukarı doğru sallayıp "merak etme abim adı gibi Aslan'dır" dedi. Tebessüm ederek yüzüne baktım. Hemşire yanıma gelip dolan kan torbasını alıp diğer boş olanı takıp koşar adım yanımızdan uzaklaştı. Onun bu telaşı beni yine umutsuzluğa sürüklerken ağlamamı daha çok şiddetlendiriyordu. Kaç saat geçmişti ben kan vereli. Ne gözlerimde yaş kalmıştı akıtabileceğim, ne de derman kalmıştı bacaklarımda ayakta duracak. Bekir yanıma gelip bilmem kaçıncı kez elinde bir şeylerle gelip yemem için ısrar ediyordu. Ama şuan gözüm hiçbir şey görecek durumda değildi. Saatler geçmişti sabrım, ümidim tükenmişti artık. Bekir aniden ayağa kalkınca ben de zorlukla ayağa kalktım. Doktor ağzından maskeyi çıkartıp önümüzde durunca tebessüm ederek "hadi gözünüz aydın" dedi. Sevinçle Bekir'in kolan girip yorgun bedenimi zorla ayakta tutmaya çalıştım. Titrek bir nefes alıp "durumu nasıl? Ne zaman uyanır?" diye sorduğum da doktor "öncelikle çok inatçı ve dirençli bir bünyeye sahip. Gençliğinin de etkisini düşünürsek bu zorlu ameliyatı fazlasıyla iyi dayandı. Şuan hayati tehlikeyi atlatmış olmasına karşın yirmi dört saat uyutacağız. Vücudu fazlasıyla hırpalandı, dinlenmeye ihtiyacı var. Önceliğimiz akciğere saplanan kurşunu çıkartmak ve oradaki tahribatı tedavi etmekti. Hastanede bulunan ve küçük hanımın verdiği kan ile kaybını takviye ettik. Kırılan kaburga kemiğinin tekrar akciğere batmaması için gerekli müdahaleyi yaptık fakat bu tedavi süreci fazlasıyla uzun olacak. En az üç ay ani hareketler yapmaması gerekiyor. Şu anlık kaburga kemiği için bir tedavi süreci başlatamayacağız. Dediğim gibi önceliğimiz akciğerdi ve başarılı bir operasyon ile atlattık. Tekrar geçmiş olsun" dedi.  Doktor yanımızdan uzaklaştıktan sonra Bekir yüzüme bakıp "abimi biz üç ay nasıl durduracağız?" diye sorduğun da gözlerimi devirerek "Bekir abin şuan çok şükür ki iyi. Bırak şimdi sonrasını bir şekilde halledeceğiz" dedim. Bekir başını belli belirsiz sallayıp "hadi sen eve git dinlen" dediğin de başımı olumsuzca sağa sola doğru sallayıp "buradayım" dedim. Bekir derince nefes alıp "Gülpare üzerini değiştir en azından" dediğin de üstüme bakıp ağlamaya başladım. Yorgun adımlarla duvar dibinde olan sandalyeye oturup kısık bir sesle "onun kanı" dedim. Bekir yanıma gelip "hadi İbrahim seni eve götürsün üzerini değiştir, ondan sonra yine buraya gel" dedi. başımı yine olumsuzca sallayıp "arkadaşımı arayacağım, o bana kıyafet getirir" dedim. Bekir sıkkın bir nefes verip "kendi gibi inat birini bulmuş ya sabır. Tamam ara arkadaşını sana kıyafet getirsin. Ben de özel bir oda açtırayım rahat rahat dinlenirsin" dedi. Başımı sallayıp çantamdan telefonumu çıkarttım. Acele ile Gökçe'yi aradım. Birkaç çalıştan sonra telefonu açıp "Gül ne oldu bu saatte?" dediğin de "saat kaç ki?" diye sordum. Gökçe "Gül sesin niye bu kadar kısık ne oldu?" diye telaşlanırken "Gökçe sakin ol ben iyiyim merak etme. Hani dün kafenin karşısına gelen Aslan diye bir arkadaşım vardı ya, o vuruldu. Şuan hastanedeyim. Senden ricam kendinden birkaç tane kıyafet getirir misin bana?" diye sordum. Gökçe telaşla "yemin ederim öyle bir açıldı ki uykum şok oldum şuan. Hangi hastane?" diye sordu. Derince nefes çekip "...... hastanesi lütfen Yeşim'e bir şey söyleme olur mu? Ve hemen gel" dedim. Gökçe yine yüzüme telefonu kapatmıştı. Bıkkınca nefes alıp ameliyathanenin açılan kapısından sedyede uyur vaziyette çıkartılan Aslan'a baktım. Sırt üstü yatırılmış nefes alması için ağzından ciğerlerine hortum salınmıştı. İki kolunda serum olan o zehir yeşili gözlere sahip olan adama baktım. Göz altları morarmış, dudakları bembeyaz bir renk almıştı. Yüzü soluk sanki gerçekten hayatta değil gibiydi. Sedyeyi sürükleyen hastane görevlileri ile birlikte bizde yürümüş yoğun bakım odasının önüne geldiğimiz de yine mecburen dışarıda kalmıştık. Bekir kolumdan tutarak büyük camekanın önüne getirdiğin de onu başka bir yatağa taşıyorlardı. Öyle güzel bir teni vardı ki, gözlerimin tüm arsızlığıyla onu inceledim. Bekir'in hakkı vardı ilk kez değildi bu. Sağ omzu bize daha yakın taraftaydı ve iki tane kurşun yarası mevcuttu. Ne kadar orada kaldık hiçbir fikrim yoktu ama "GÜLPARE" diye bağıran Bekir ile kendime gelmiştim. Ardından çalan telefonumun sesi kulağıma ilişince hemen çantamdan çıkartıp kulağıma dayadım. Gökçe "neredesin Gül?" diye sorunca derince bir nefes alıp "Gökçe bir arkadaşa vereceğim telefonu o seni yanıma getirir" dedim. Telefonu Bekir'e uzatıp "yardımcı olur musun?" diye sordum. Başını sallayıp "alo" diyerek Gökçe ile konuşmaya başlamıştı. Yanımdan uzaklaşınca bakışlarım tekrardan içeride yatan Aslan'a dönmüştü. Canım üzerine elime koyup 'şükürler olsun ki hayattasın' dedim kısık sesimle. Bir süre sonra Gökçe ve Bekir yanıma gelmiş beni zorla bir alt kattaki özel odaya götürmüşlerdi. Gökçe'nin getirdiği eşofman takımını ve spor ayakkabılarını giyip Aslan'ın kanının bulaştığı elbiseyi de çöpe atmıştım. Tekrardan yoğun bakım odasının önüne gitmek istediğim de her ikisi de izin vermemiş bir şeyler yemeden hiçbir yere gidemeyeceğimi söylemişlerdi. Zorla da olsa Bekir'in yaptırdığı tosttan biraz yemiş yanında getirdiği vişne suyunu da içmiştim. Gökçe "hadi bakalım şimdi serbestsin" dediğin de acele adımlarla odadan çıkıp merdivenlerden koşar adım çıkıp yoğun bakım odasının önüne geldim. Aynı bıraktığım gibi uyuyordu. Değişen sadece benim biraz daha sinirlerimin gevşemesi ve daha çok ağlama isteğimdi. Bir tane sandalye alıp tam yoğun bakım odasının önüne koyarak oturdum. Başımı cama yaslayıp kapanan gözlerimi zor da olsa açık tutmaya çalıştım. Artık vücudumun yorgunluğuyla oracıkta beni içine çeken karanlığa yenildim. Gözlerimin önünde sadece o an vardı. Benim üzerime atlayıp beni kurşunlardan koruduğu o an. Kulaklarımda ise son sözleri yankılandı 'Allah bu günahkar kuluna cennet kokulusunun yanında ölmeyi nasip edecek'... *** Öyle bir ağırlık vardı ki üstümde, gözlerimi açmak istiyorum ama tekrardan beni içine çeken karanlığa yeniliyor gibiydim. Zorla gözlerimi açıp nerede olduğuma baktım. Bekir'in dün dinlenmek için açtırdığı özel odadaydım. Seri bir şekilde kalkmıştım ki dönen başımla biraz yatakta oturup gözlerimi kapattım. Üzüntü, uykusuzluk ve doğru düzgün besin almadığım için ani yapacağım her harekette bu şekilde başım dönecekti. Yavaşça gözlerimi açıp bir noktaya odaklayarak kısa bir süre bekledim. Ardından başımın dönmesinin geçtiğini hissederek yavaşça yataktan kalktım. Yavaş adımlarla odadan çıkıp koridorda yürümeye başladım. Şuan saat kaçtı? Ben kaç saattir uyuyordum hiçbir fikrim yoktu. İşin ilginç yanı Bekir ve Gökçe'de ortalarda yoktu. Sıkıntılı bir nefes alıp yavaş adımlarla merdivenleri çıktım. Yoğun bakım odasının önüne geldiğim de tekrar camdan içeri baktım ama o burada değildi. İçime düşen kuşku ile bir sağa bir de sola dönmeye başladım. Yok oda yoktu burada, açıklama yapacak biride. Gözümden akmaya hazırlanan yaşları güçlükle tutup koridorun sonun da nöbetçi doktorların ortak odasının bulunduğu yere gelip kapıyı birkaç kere tıklattım. İçeri girdiğim de Aslan'ın ameliyatını gerçekleştiren doktor ve birkaç kişi buradaydı. Derin bir nefes alıp "kusura bakmayın rahatsız ediyorum ama Aslan yoğun bakım odasında değil" dedim. Daha fazla konuşacak halim de yoktu. Aslında kötü bir şeyler duymaktan o kadar çok korkuyordum ki. Doktor yanıma geldiğin de tebessüm ederek "buyurun size eşlik edeyim. Aslan beyi özel odaya aldık" dedi. Oldukça şaşırmıştım. Kaşlarımı havaya kaldırarak "ben şey peki götürün" dedim. Şaşkındım ben kaç saat uyumuştum acaba? Diye düşünmekten alamadım kendimi. Asansöre binip bu sefer iki kat yukarı çıkmıştık. Asansörden indiğimizde Gökçe ve Bekir panik halde bir sağa bir de sola volta atıyorlardı. Koridorda bir çok özel koruma mevcuttu. Gökçe beni gördüğün de "neredesin sen Gül? Aklım çıktı seni odada bulamayınca" dedi. Kaşlarımı çatıp "uyandığım da odada olsaydın sende" dedim. Doktor "buyurun bu oda. Ben de rutin kontrolümü yapacağım" dedi. Doktorla beraber odaya girdiğimizde Aslan'ın başı pencere tarafına dönük "eğer bulamadıysan Bekir senin derini yüzerim" dedi. Doktor duraksayıp tekrardan sessizce kapıdan çıkmıştı. Ben de ağır adımlarla Aslan'ın yanına gidip elini tuttum. Aslan aniden başını çevirince çatık kaşları, keskin zehir yeşili gözleri ile gözlerimin içine baktı. Kısa bir süre sonra ifadesi yumuşarken "neredeydin?" diye sordu. Çenemin titremesine mani olamadan gözlerimden yaşların süzülmesine izin verdim. Titrek bir nefes alıp "sana bakmaya gitmiştim ama yoğun bakım odasında değildin. Ben de doktorunun yanına gidip nerede olduğunu sordum" dedim. Aslan gözlerini kapatıp "ağlama" dedi tok sesi ile. Gözyaşlarını silip Aslan'ın yatağının önündeki sandalyeye oturdum. Gözlerinin içine bakıp "ağrın var mı?" diye sordum. Aslan tebessüm edip "yok bir şeyim sen üzülme" dedi. Bende ona tebessüm edip "canın bir şey istiyor mu?" diye sorduğum da "Gülpare tatlısı" dedi. Gülümseyerek "ilk önce doktora soralım, izin verirse getirtirim" dedim. Aslan kaşlarını çattığın da "hiç öyle bakma Aslan. Çok dikkat edeceğiz, ani hareketlerden kaçınacaksın anlaştık mı? Rica ederim biraz söz dinle" dedim. Aslan "Gül bir süre evinde kalamayacaksın" dediğin de başımı salladım. Aslan oldukça şaşırmıştı tebessüm edip "dün Bekir o anın şokundan beni eve gönderip üzerimi değiştirip gelmemi istemişti. Ama ben senin adamlarında olsa eve gitmek yerine Gökçe'yi arayıp buraya kıyafet istedim" dedim. Aslan yorgunlukla elini bana uzattığın da hemen elini tutmuştum. Aslan "yine uykum geldi" dediğin de "gözünü ilk açtığın da bu sefer yanında ben olacağım, hadi uyu" dedim. Zaten daha fazla da uyanık kalamamıştı. Zor bir ameliyat, verilen ilaçlar ve serumlar onu fazlasıyla yormuştu ve ancak uyuyarak toparlayacaktı. Burada zaman nasıl geçiyordu anlam verememiştim. Gökçe odaya girip kısık bir sesle beni çağırdığın da dikkatle Aslan'ın elini bıraktım ve yavaş adımlarla odadan çıktım. Bekir ve Gökçe yüzüme bakarken "ne oldu?" diye sordum. Gökçe "senin şu çatlak komşun aradı. Gül evini dağıtmışlar" dediğin de derince bir iç çektim. Başımı varla yok arası sallayıp "Gökçe bir süre kafeyi açmayacağız, sen durumu Saniye ablaya anlat o her konudan haberdar zaten. Yeşim'e de kafa izni de geçiştir. Malum kıyafet konusunda da sana kartımı vereyim, bana bir süre yetecek kadar kıyafet al" dedim. Gökçe bu sakinliğime şaşırsa da derince bir nefes alıp "şaşırma , bu olayların olması çok normal. Aslan dün gece benim evimin önünde beni korumak için vuruldu" dedim. Bekir "valla Gülpare aklına hayran kaldım" dediğin de "bunu akıl edemeyecek bir şey yok Bekir. Babam ağır ceza hakimiydi ister istemez bu tür olayları konuşuyor ve yaşıyorduk. İlk kez silah sesi duymuyorum, ben Aslan'ı beklediğim gibi babamı da çok beklemiştim bu soğuk hastane duvarlarına baka baka" dedim. Bekir oldukça şaşırmıştı onun yüzüne tebessümle bakıp "hadi sen en azından kimin işi olduğunu öğren. Aslan ilk gözünü açtığın da muhtemelen beni sordu. İkinci de seni sorguya çekecek. Sen de sarı papatya dediklerimi yap ve yine yanıma gel" diyerek odaya geçtim. Eski yerime oturduğum da aslan hala daha uyuyordu. O asık, sert yüzüne zıt bir hali vardı. Daha yumuşak ve daha sevimli. Aradan yine saatler geçmiş doktor iki kez daha kontrol durumunun gayet iyi olduğunu uyandığında en azından hastane yemeklerinden yiyebileceğini söylemişti. Tatlı konusunu sorduğum da şuan ağır olan tüm gıdalardan kaçınmamız gerektiğini söylediğinde yapacak bir şey kalmamıştı. Aslan kıpırdanmaya başladığın da baş ucuna yürüyerek tam önünde durdum. Ağırca gözlerini açtığın da gülümseyerek ve kısık bir sesle "günaydın" dedim. Aslan zoraki bir tebessümle "günaydın" dedi. Derince nefes aldıktan sonra "su verir misin?" diye sordu. Başımı sallayıp masada duran şişeden bardağa dikkatle su koyup dikkatle bardağı Aslan'ın dudaklarına değdirdim. Birkaç yudum su içtikten sonra bardağı çenesi ile itekleyip başını dikkatle yastığa koydu. Aslan yüzüme bakıp "sen mi bakacaksın bana?" diye sorduğun da şaşırmıştım. İlk uyandığında yanında değildim ama daha canlı gözlerle gözlerimin içine bakıyordu. Şuan ruhsuz bir ifade vardı gözlerinde. Derince nefes alıp "rahatsız mı oldun?" diye sordum. Aslan gözlerini kapatıp "Bekir'i çağırır mısın?" diye sordu. Bu hali beni oldukça rahatsız ederken sinirle bardağı masaya koyup seri adımlarla odadan dışarı çıktım. Bekir yüzümün aldığı şekle bakıp "ne oldu?" diye sorunca "abin seni çağırıyor" dedim ve duvar dibindeki sandalyeye oturdum. Bekir ikiletmeden içeri girmişti. Bir süre sonra odadan çıkıp "Gül seni çağırıyor" demişti asık yüzü ile. Derince nefes alıp "Bekir ben az çok ne söyleyeceğini tahmin ediyorum. Buradan gitmemi isteyecek, ben de bu durumda onun yüzünü görmek istemiyorum. Gökçe gelsin gideceğim. Senden ricam lütfen iletir misin?" dedim. Bekir kaşlarını havaya kaldırıp "sen beni öldürtmek mi istiyorsun?" diye sordu. Bıkkınca bir nefes alıp odaya girdim. Aslan çatık kaşlarla yüzüme bakarken "gel yanıma otur" dedi. Derince nefes alıp onun gösterdiği yere değil, yine sandalyeye oturdum. Aslan sıkkın bir nefes alıp "gitmeni istemiyorum ama seni korumak zorundayım" dedi. Donuk bir ifade ile yüzüne bakıp "gideceğim merak etme" dedim. Aslan ağırca yutkunup "seni Bekir bana ait—" dediği an elimi kaldırıp susmasını sağladım. Öfke ile "senin için ne kadar endişelendiğim hakkında bir fikrin var mı? Ne kadar ağladığımın, ne kadar üzüldüğümün? Ya da ne kadar dua ettiğimin? Sen karşıma geçmiş yok bana sen mi bakacaksın? Yok Bekir'i çağır. Ne ulan senin amacın? Benim bütün beyin hatlarımla oynamak mı? Çok mu korkak pısırık göründüm senin gözüne ben de bu kadar tepeme çıkıyorsun?" diye sordum. Aslan havalanan kaşlarıyla yüzüme bakarken "bak ben bu kapıdan çıkacağım ama bir daha arkama bakmamak üzere anladın mı?" diye sordum. Yerimden kalktığım da "Gül otur, sen beni yanlış anladın" dedi. Yine aynı donuk bir ifade ile yüzüne bakıp "evime istesem de gidemem. Her tarafı dağıtmışlar muhtemelen birini mutlaka gözcü olarak yerleştirmişlerdir. Bak ben sana bu yaşanılanların bile hesabını sormadım Aslan. Nedir senin amacın Allah aşkına söyle?" dedim. Aslan çatık kaşlarla "ben sana benim başka koşulumun olmadığını söyledim. Ben tam da gördüğün gibi bu kadarım işte, şuan tek istediğim şey güvende olman" dedi. Geri dönüp baş ucuna gelip "peki ben burada güven de değil miyim?" diye sordum. Aslan elini kaldırıp yüzüme dokunduğun da "sen benim için mi korktun?" diye sordu. Başımı sallayıp "kanlar içinde üzerime yığıldım Aslan. Sen de öleceksin diye çok korktum" dedim. Aslan "ben de?" diye sorunca kaşlarımı çatıp "şansını fazla zorlama hala daha sana öfkeliyim" dedim. Aslan kahkaha atarken göğsüne giren ağrı ile nefessiz kalmıştı. Panikle "derince nefes almaya çalış Aslan hadi" dedim. Aslan gözlerini kapatıp kısık kısık nefesler almaya başladı. Endişe ile yüzüne bakıp "Aslan iyi misin?" diye sordum. Aslan gözlerini açıp kısık bir sesle "göğsüme ağrı saplandı birazdan geçer" dedi. Ona aldırış etmeden kapıyı açıp "Bekir doktoru çağır hemen" dedim. Kısa bir süre içinde Bekir ve doktor odaya geldiğin de içim rahatlamıştı. Aslan'ın yatağını biraz daha havaya kaldırıp dikleştirmişlerdi. Daha sonra göğüs kısmına özel bandaj yapmışlar ve yine ağrı kesici iğne serumuna enjekte etmişlerdi. Şuan daha iyi durumdayken Bekir ile yan yana oturup bize çatık kaşlarla bakan Aslan'a bakıyorduk. Aslan "Gülpare yanıma gel" dedi. Bekir'e baktığım da oda yandan gülümsemişti. Aslan "Bekir beni ayağa kaldırma" dediğin de Bekir kahkahasını tutamayıp odadan çıkmıştı. Ben de tebessüm ederek yanına gidip yatağın kenarına oturdum. Sol elini bacağıma koyup "sen de dinlen, çok yorgun görünüyorsun" dedi. Gülümseyerek "uykum gelirse arkadaki kanepede yatarım" dedim. Aslan kaşlarını çatıp "orada olmaz. Yanımda uyursun" dedi. Gözlerimi kocaman açıp başımı sağa sola doğru salladım. Derin bir nefes alarak "olmaz Aslan hem sana zarar veririm, hem de içime sinmez" dedim. Bu koca adam aynı yaramaz bir çocukmuş gibi bir de üzerine trip atmaya başladı. Kapının açılmasıyla bakışlarımı oraya çevirip gelen hasta bakıcıyı karşılamak için ayağa kalktım. Elinde tepsi ile odaya giren hasta bakıcıya tebessüm ederek "gerisi ben hallederim" diyerek odadan gönderdim. Aslan'a baktığım da tek kaşını kaldırmış muzip bir ifade ile bana bakıp "neden gönderdin kızı?" diye sordu. Söylediklerini anlamayarak "ne kasıt ettiğini anlamadım Aslan" dedim. Bu sefer çarpık bir gülümseme ile başını sağa sola doğru sallayıp "kız diyorum elinde tepsi ile bana yemek yedirmeye gelmişti, kızı neden gönderdin?" dedi. Kaşlarım hayret ile havalanırken "şey ben af edersin hiç böyle bir isteğinin olacağını tahmin edememiştim" dedim. Aslan bu sefer donuk bir ifade ile yüzüme bakarken tepsiyi hasta masasına bırakıp acele ile odadan çıktım. Bekir'e bakıp "biraz önceki hasta bakıcı nerede?" diye sorduğum da Bekir "bilmiyorum ne oldu?" diye sordu. Bıkkın bir nefes alıp "abin hasta bakıcının yemek yedirmesini istiyordu sanırım. Ben de bilemeden kızı göndermiş oldum. Sana zahmet çağırır mısın?" diye sorduğum an "GÜLPARE" diye kükreyen Aslan'ın sesi ile yerimden sıçradım. Koşar adım içeri girdiğimiz de Aslan "sana şakada mı yapamayacağım?" diye sordu. Yüzündeki o acı ifadesi beni fazlasıyla üzerken hemen yanına koşup "ne diye bağırıp canını yakıyorsun? Seslenseydin yine gelirdim yanına" dedim. Bekir bıkkın bir nefes alıp "ne haliniz varsa görün" diyerek odadan çıkmıştı. Aslan'ın acıdan anlında terler birikince sehpanın üzerinde duran peçetelerden birkaç tane alıp anlını sildim. Tekrar sandalyeye oturacağım sırada kolumdan tutup "yanımda otur" dedi. Başımı sallayıp "ilk önce bir şeyler ye" dedim. Tekerlekli masayı Aslan'ın önüne çekip ilk olarak çorbadan bşr kaşık alarak dudaklarına uzattım. Aslan tiksinti ile kaşığa bakınca gözlerimi devirip kaşığı bu sefer ben kendi dudaklarıma götürüp çorbayı içtim. Tamam biraz tuzsuz olabilir ama içilmeyecek kadar değil. Aslan'ın gözlerinin içine bakıp "biraz tuzsuz ama yine de içilecek bu çorba" dedim. Aslan "bugün beni o kadar şaşırttın ki posta koymalar, sert ifadelere bürünmeler, zorla çorba içirmeler. Gerçekten hayret ettim" dedi. Tek kaşımı kaldırıp gözlerinin içine bakarak "ee ne yaparsın hocam sen olunca öğreniyor insan bir şeyler. Dile kolay bir haftam seninle geçti" dedim. Aslan çatık kaşlarla yüzüme bakarken "yemin ederim şöyle bakınca kaçasım geliyor senden. Hadi yüzünü düzelt ve şu çorbayı beni üzmeden iç" dedim. *** Zaman akmıştı, zaman su gibi tüketmişti kendini. Bir hafta sonra hastaneden çıkmış Aslan'ın Riva'daki evine gelmiştik. Yeşim İzmir'e arkadaşlarının yanına gitmiş, Saniye ablayı da Emre ile birlikte Antalya'ya göndermiştik. Hala daha yatarak dinlenmesi gereken Aslan'ı hep birlikte zapt etmeye çalışıyorduk. Gökçe de benimle birlikte telef olmuş bana destek olmak için yanımdan ayrılmamıştı. Aslan'a bakıp "kafayı yedirteceksin bana. Aslan en az bir hafta daha hastanede kalmamız gerekirken şuan evdeyiz. Yetmedi hala daha gitmem lazım diye tutturuyorsun. Yat şu yatağa ve dinlen" dedim. Aslan kızgınlıkla yüzüme bakıp "bana emretme bir daha şimdi Bekir'i çağır ve dışarı çık" dedi. İşte böyle olduğu zamanlarda öyle kırıcı oluyordu ki dolan gözerimi ondan saklayıp arkamı döndüm. Odanın kapısı aniden açılınca içeri fazla cüretkar bir kadın girdi. Yüzüme küçümseyen bir bakış atıp "sevgilim nasılsın?" diyerek beni arkasında bırakıp Aslana doğru yürüdü. Duyduklarımla beynimde şimşekler atarken bir anda odadan çıkıp kapıyı da var gücümle çarpmıştım. Ardından derin bir nefes alıp merdivenlerden inerken "BEKİR NEREDESİN?" diye bağırdım. Gökçe telaşla yanıma gelirken Bekir'de koşar adım bahçe kapısından içeri girdi. Derin bir nefes alıp "ABİN SENİ ÇAĞIRIYOR. AYRICA İBRAHİM'E DE SÖYLE BİRAZDAN BURADAN DEFOLUP GİDİYORUZ" dedim. Bekir hiçbir şey demeden merdivenlere koşar adım yönelip yukarı çıkarken Gökçe ellerimden tutup "tamam gideriz ama ilk önce sakinleş" dedi. Gözlerimden akan yaşı hırsla silip "hayvan ya ,yemin ederim hayvan" dedim. Gökçe "o gelen süs köpeği kimmiş?" diye sordu. Hırsla nefes alıp "sevgilisiymiş" dedim. Gökçe şok olurken beni bahçe masasına oturtmuş içeriye girip büyük bir bardak soğuk su koyup yanıma koşar adım gelmişti. Suyu bir dikişte bitirdiğim halde içimde tarifi mümkün olmayan o ateş bir türlü sönmemişti. Bir müddet sonra yukarıdan kırılma sesleri gelince o kadın koşar adım evden ağlayarak çıkmış Bekir ise sinirle yanımıza gelmişti. Bir sandalye çekip otururken "öfkeden deliye dönmüş abim" dedi. Bakışlarımı bahçeye çevirip "Bekir ben gerçekten artık dayanamıyorum. Alttan alıyorum olmuyor, susuyorum oda olmuyor, konuşuyorum kovalıyor. Yoruldum beni bir haftada bu kadar tüketti. Lütfen bizi buradan götür" dedim. Bekir sıkkın bir nefes alıp "o kadın abimin sevgilisi değil" dedi. Gözlerimi kapatıp "neyse ne Bekir, inan beni hiç ilgilendirmiyor" dedim. Daha sonra derin bir sessizlik oldu aramızda. Bu sessizliği bozan ise "gözlerin gözlerime değip, kanın kanıma karışmışken ölmek istesen bile Azrail'in felaketi olurum Gül kokulum. Sen ölene kadar bana aitsin" bu sözleri dile getiren Aslan'dan başkası değildi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE