Saniyeler, dakikaları kovaladı ve yaklaşık bir saat süre geçti. Lakin gözüne uyku girmiyordu. Üşüdüğünü ve karnının acıktığını hissediyordu. Yattığı yerden doğruldu ve yatağın sağından kalkarak, sessiz adımları kapının önünü buldu. Kulpu sessizce aşağı indirdi.
Ahşap renkteki koridoru aydınlatan hoş ışık ortamı huzurlu hale sokmuştu. Ev anlamsız şekilde gözüne daha güzel ve esrarengiz geldi.
Adımları merdiven başını buldu. İnerken oldukça tedbirli ve sakindi. Dış kapının girişine yakın olan duvardaki büyük saate gözü çarptı. Her yer gibi oda ahşap tonda ve oldukça asil duruyordu.
Saat 3’tü. Adımları ışığı yanmayan mutfağa kadar ilerledi. El yordamıyla ışığı bularak açtı. Gri ve iki kapaklı buzdolabını açarak bakındı.
Gözüne çarpan büyük ve yeşil karpuz, midesindeki açlığı derinden hissetmesini sağladı.
Alt dudağını ısırarak, karpuzu eline aldı ve tezgâhın üzerine koydu. Uzun zamandır karpuz yememişti. Çekmeceden bıçağı kaptığı gibi büyük karpuzun önünde durdu ve tüm dikkatini vererek baş kısmından yuvarlak biçimde kesti.
Dikkatini bozmayarak tam ortadan ikiye birkaç hamleyle kestiğinde, karpuzun tam ortasında duran tümsek yeri bıçakla kesti ve ağzına attı. Gözleri isteminin dışında kapanmıştı.
Dili ve dişlerinin arasında hissettiği o şekerimsi, soğuk tat. Vücudunun her yanını rahatlatıyor, midesi karpuzun güzelliğinden zil çalmayı bırakmıştı.
Bir kez daha karpuzun ortasındaki yamuk kısmı kesti ve ağzına götürdü. Gerçekten harikaydı. Daha önce bir karpuzu böylesine iştahla yediğini hatırlamıyordu. Gözleri tadın hoşluğundan ansızın kapanırken, kulakları gözlerinin görmemesinin aksine fazla iyi duyuyordu.
Koridordan, mutfak kapısına ulaşan adım sesleri yabancı değildi. Bu adımları ve yürüyüşü biliyordu. Gözleri hızla açıldı ve elindeki bıçakla seri hareketle arkasını döndü. Gözleri soğuk, mat ve ifadesiz kahverengiliklerle buluştuğunda, aldığı nefes ciğerlerini zehir soluyormuşçasına acı verdi.
Oydu, soğuk dokunuşların sahibi.
Durduğu yerde gerildiğinde, vücudundaki sıcaklık derecesi arttı. Elindeki bıçağı daha sıkı tuttu. Gözlerini ayırmaksızın, gözlerinin tam içine baktı. Aynı onun gibi biraz boş belki de derin anlamlar gizli.
Doruk, kapıya yaslanırken duruşu gevşedi ve aldığı nefes hissedildi. Gözlerini elindeki bıçağa devirdiğinde, aldığı nefesi sıkıtıyla verdi.
“Elindeki bıçakla rahatsan öyle kalabilirsin.”
“Git buradan.”
Dayandığı yerden destek almayı sonlandırdı ve kendisine doğru birkaç adım attı. Aralarında dört metrelik mesafe kapanıyordu. Sırtını mutfak boşluğuna vererek geri adım atarken, elindeki bıçağı havaya kaldırdı.
“Yaklaşma.”
Kahverengi gözlerindeki ifadeyi çözemiyordu. Daha görmediği bir ruh halini barındırıyordu. Gözlerini başka yere çevirdi ve olduğu yerde sabitlendi. Bir adım daha atmadı.
“Bıçaklardan korkmadığımı biliyorsun.”
“Uzak dur. Ciddiyim. Acımam, deşerim karnını.”
Bir adım daha attı.
“Deşsene.”
“Yaklaşma Doruk.”
“Hadi, o bıçağı karnıma sok.”
Adımı bu sefer daha büyük atarken, aralarındaki mesafe daraldı. Arkası duvar, kaçacak alanı sıkışıyordu. Konuşmazken, gözleri ve vücudu Doruk’un yapabileceği en ufak harekete hazırlıklıydı. Yapacağı en ufak atakta karşılık verirdi.
Olduğu yerde dururken, kadifemsi ve sakin ses tonu kulaklarında uğultu yaptı.
“Önceden bana Tekand derdin. Doruk’a mı dönüş yaptın?”
“Git buradan yoksa çığlık atarım.”
“Atsan ne diyeceksin Adal? Bunu düşündün mü?”
Gözleri dolarken, yüzündeki bütün mimikler kaskatı kesildi. Çenesindeki gamze daha belirginleşmiş ve gergindi. Doruk’un gözleri çenesindeki minik gamzeye kaydı. Kahverengiliklerindeki derin bakışı uzun süre orada oyalandı ve tekrar gözlerine baktı.
Kendini dünyanın en aciz insanı gibi hissediyordu. Ayakları titriyor, yığılmamak için kendini zor tutuyordu. Bir anlık deli cesareti geldi ve derin bakışların sahibine adım attı.
“Gözümü kırpmadan seni deşerim Doruk ve inan bana bir gram vicdan azabı hissetmem. Benim iyiliğim için değil. Kendi iyiliğin için bana yaklaşmayacaksın.”
Dudaklarına buruk tebessüm yayıldığında varla yok arası kadar belirsizdi. Gülmekten çok, acı barındırıyordu. Gözleri mutfağın diğer ucuna takıldı.
“O halde, o bıçağı bu gece karnıma sokacaksın.” Dedi bir adım daha atarken ve derin bakışlarını göz irislerine dikti. Göz içlerindeki kızarıklık, ciddiyetinin belirtisiydi.
“O bıçağı bana sokacaksın ki, eski Adal dirilsin.”
Yüz kaslarını daha fazla, tutamadı. Acıdan sağ gözü seğirirken, başından aşağı kaynar sular hissi canını yakıyordu. Alnında oluşan ter damlacıkları, stresine ve korkularına eşlik etti.
“Bana öfkelisin.”
“Hayır.” Kaşları çatılırken dudaklarını birbirine bastırdı. Elindeki bıçak biraz daha havaya kalktı. Tam karın bölgesine üzerindeki gri tişörte dayadığında, mimikleri hiç olmadığı kadar acı ifadesi aldı. Kaşlarını yukarı kaldırarak, içindeki duygu patlamasını ele almaya çalıştı.
“Öfkeli değilim. Senden iğreniyorum.”
Doruk gözlerini bir kez daha yana kaçırdı.
“Seni görmek midemi bulandırıyor.”
Bir adım daha atacağı sırada, bıçağın sivri olmayan ucunu yaklaşmaması için karnına bastırdı.
“Bir adım daha atarsan, seni zevkle deşerim.”
“Deşsene.”
“Blöf yapmadığımı ikimizde iyi biliyoruz. Gözünü kırpmadan yaparsın.”
Yüzünü iyice buruştururken, sevimsiz bir hal aldı. Siyaha andıran gözleri o denli aşağılayıcıydı ki; kim olsa kendinden iğrenirdi.
“Midemi bulandırıyorsun. Senden iğrendiğimi beyin hücrelerimin damarlarında hissediyorum. Sesin.. Yüzün.. Gözlerin.. Senin olan her şey midemi bulandırıyor.”
“Aynaya baktığında da miden bulanıyor o halde.”