Kulakları işittiği cevap karşısında, nutkunun tutulmasına sebep oldu. Kaşları bedeninde hissettiği acıdan yukarı kalkmazken, kulaklarındaki uğultu arttı. Gözlerinin içinde yollar çizen kılcal damarla gözle görülebilir hale geldi. Yaşlar göz uçlarında birikmiş, akmamak için büyük denli savaş veriyordu.
Yüzünü refleks olarak yere eğdi. Kendi bedenine istem dışı hükmeden ve zorla dokunan ürpertici ellerin sahibi tam karşısında, yaptığından utanmaksızın pişkin kelimelerle ona ait olduğunu söylüyordu.
İçinde mini minnacık tükenen ufacık kırıntıda yok olup gitti. Duyguya dair kalbinde hiçbir iz kalmamış, sadece nefret ve öfke doluydu.
Haklıydı. Onun bedeni Doruk Tekand'a aitti.
Ne kadar istemese ve iğrenti duysa da, zorla sahip olmuştu. Lakin zorla bile sahip olamayacağı tek bir yer vardı. Kalbine ve sevgisine sahip olamazdı. Onlar bedenine değil, ruhunun derinliklerine aitti.
Ve Doruk Tekand asla kalbine sahip olamayacaktı.
Siyaha andıran koyu kahverengi göz irislerini, kaldırdı ve kırılgan bakışla Doruk'un kahverengiliklerine dikti. Onunda kızaran gözlerindeki damarları seçebiliyordu. Gözlerinde sadece pişmanlık kırıntısı görmek istedi. Lakin bakışları o kadar düzdü ki; seçilemez ve anlam verilemezdi.
Ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlayabilmek o kadar zordu ki. Umut etmesi saçmalıktı. Kapkaranlık görüntüsünün altında, acımasız görüntüye sahip olan kişilik tam karşısında duruyordu. Onun içi başkalarınınki kadar temiz değildi.
O dışı kötü görünen çocuklardan değildi. Gerçekten de kötüydü. Gecenin karanlığında, dokunuşları vücudunda gezerken, çığlıkları gökyüzüne kadar delip geçerken, mazoşistçe işini yapmaya devam etmiş ve bir anlık durmamıştı.
Sadece bir anlık, durup ne yaptığını düşünmemişti. Onun ne kadar incinebileceğini düşünmemişti. Onu seviyor olduğunu bile düşünmemişti.
Zorla sahip olmuştu.
Düşünceleri ve karşısında duran büyük cüsse, titreyerek küçücük kız çocuğu görünmesini sağlarken, bıçağı Doruk'un karnında tutarak, boşluktan yer kazandı ve kapı çıkışına doğru geri geri yürümeye başladı.
Mutfak kapısına ulaştığında, sağ tarafında duran tezgâhın üzerine elindeki bıçağı bırakarak, kendisine bakan Doruk'un derin kahverengiliklerine son kez bakış attı.
Derin kahverengiliklerin kendisine ne söylemek istediğini ilk kez anlayabildi. Gitmesini istemiyordu.
"Konuşmalıyız Adal."
"Sen konuşabileceğimiz, bütün konuları yok ettin Tekand."
Arkasını döndü ve adımları ürkek kedi misali merdivenlere ulaştı. Kulaklarına ilişen sesle anlık duraksadı.
"Beni bıçakla defalarca deşmen gerekse bile; bir gün konuşacağız."
Adımları merdivenlerden, uygun ritimde çıktı ve sola döndü. Odasının tam önünde, dikilerek kapı kulpunu aşağı indirdi. Sakin adımları içeriyi buldu ve kapıyı kapatarak tedbir amaçlı kilitledi.
Düşüncelerini ilk defa paniğinin dışında kontrol altında tuttu. Adımları yuvarlak yatağına ulaştığında boylu boyunla yayıldı ve üzerine pikeyi çekti. Sol tarafına yatarken, kollarını önünde topladı ve bacaklarını karnına doğru çekti.
Uykusu o denli bedenini kaplamıştı ki; hiçbir şey düşünecek ve kafa yoracak hali yoktu. Demirkan yanında olduğu sürece güvendeydi. Korkması gereken durum yoktu.
Ve rüyaların başlangıç noktası olan uyku, kollarından tutarak usulca bedenini kendine çekti.
Gözleri yeni bir gün ışığına açıldı. Aydınlık onun için fazlaydı. Yatağından uykunun bedenine verdiği rehavetle doğrulurken, oldukça yavaştı. Ayağa kalktı ve kapıya giderek, kilidini açtı. Banyoda elini yüzünü yıkamasının ardından kendini daha iyi hissediyordu.
Kardeşinin odasına yöneldi ve kapıyı açarak bakındı. Yatağı düzgün, odada kimse yoktu. Adımları ahşap merdivenlere kadar ulaştığında, aynı katta bulunan oturma odasından gelen sesle birlikte kendini oraya yönlendirdi.
Evin bütün erkekleri farklı koltuklara yayılmış, kimisi telefonla kimisi bilgisayarla meşguldü. Boğazını temizleyerek dikkatleri üzerinde toplamak istedi. İşler istediği gibi gitmiş, bakışlar kendisine kaymıştı.
İlk konuşan kardeşi oldu.
"Sonunda uyanabildin. Saat kaç haberin var mı?"
Bakışları duvarda duran görkemli saate kaydı. 5'i gösteriyordu. Şaşkın bakışları, kardeşine çevrildiğinde bir anlık konuşamadı.
"O kadar oldu mu ya? Neden uyandırmadın?"
"Kapıyı tıklattım. Duymadın."
"İçeri girseydin."
"Kapıyı kilitlemişsin Adal."
Ulvi araya girdiğinde, konunun kapanmasını ister gibi duruyordu. Söyleyeceklerinin başlangıcı olarak algılanabilirdi.
"Masanın üstündeki zarfta senin hakkın var. Biz bölüşerek, aldık."
Zeytine andıran gözleri kenarda duran büyük masayı buldu. Yavaş adımları önüne kadar ulaştığında zarfı eline alarak, açtı. Aklından gördüğü yüzlükleri sayarken, son rakamı dudakları hafifçe mırıldandı.
"100.000"
Elinde duran para, içindeki bütün sıkıntıların yok olup gitmesine neden oldu. Büyük ateşin üzerine, hortumla su tutulmuş gibiydi. Beyaz Kafe'de çalışırken de, ufak miktar biriktirmişti. Kürtaj için parası tamdı.
Az sonra odasına gidip, telefonuyla doktoru arayacak ve yarın için randevu talep edecekti. Zarfı kapattı ve adımları oda çıkışına yöneldi.
"Bu gece tekrar işimiz var."
Adımları durdu. Gözlerini kapatarak derin nefes aldı. Kürtaj konusunun biraz beklemesi gerekecekti.
"Sık aralıklarla yapılacağını düşünmemiştim. Demirkan ayda 2-3 kez olduğunu söylemişti."
"O kısım pek belli değil. Telefonla arayıp haber veriyorlar." Dedi Selim konuya açıklık getirerek.
"Yani ayda 5-6 defa bu pis işi yapmamız gerekebilir."
"Ne kadar sık çağırırlarsa o kadar para demek."
Bakışları kardeşine kaydı. Haklıydı. Paradan zarar gelmezdi. Lakin karnındakinden kurtulmasının ardından, her gün nakliyat işinde olmaları umurunda bile olmazdı. Kardeşine baktı ve adımları yanındaki boş koltuğu buldu.
"Benim için sorun yok."
Yayılırken, oldukça rahat görünüyordu. Uzun saçlarını geriye doğru attı. Ulvi lafı uzatmadan konuya girdi.
"Bu sefer ne taşıdığımızı tam olarak bende bilmiyorum. Teslim etmemiz gereken, 3 sırt çantası var."
"Daha fazla bilgi ver." Dedi Selim ayaklarını uzatarak.
"Çantalar İstanbul'dan Ankara'ya ulaştırılacak. Eski taşıt trenleriyle. Güvenli ulaşım için bizden 3 kişinin gitmesini istiyorlar. Gidenler parayı arasında bölüşecek."
"Doğru mu anladım? Eski taşıt trenin içinde saatlerce yolculuk yapacağız. Hem de kapalı eşya dolu bir vagonda. Yolun 8-9 saat sürmesini hesaba katmıyorum bile. Üstüne vagondan inilip bırakılacak yere kadar eşlik edilmesini."
Ulvi ağzının kenarıyla tuttuğu, tükenmez kalemi eline alarak, ekledi.
"Ve trenin binerken de, inerken de durarak almayacağını."
"O halde uçarak bineceğiz, durmayan trene."
Doruk elindeki telefonu bırakırken, ilk defa konuya dâhil oldu. Oturduğu yerde konuşmayı dinler gibi hali yoktu. Fakat görüntü her zaman insanları şaşırtabilen bir faktördü. Kelimesi kelimesine dinlemiş ve kafasında tartmış duruyordu.
Ulvi'nin her şeye cevabı olduğu gibi buna da, eklemek istediklerini ekledi.
"Trenin yanında araba gidebilecek yol var. Arabadan Trene atlamanız oldukça kolay olur. Yalnız bunun yapılabilmesi için yolu ve trenin gidiş hızını hesaplamama göre sadece 3 dakikanız var. Bu zaman diliminde herkesin açık vagona atlaması gerekiyor."
"Bay dahi vagonun açık olup olmadığını nereden biliyoruz?"
"Sizin için bu akşam o vagonun kapılarının açık olduğuna emin olacağım. Top bende. Siz bunları boş verin ve gidecek kişileri seçelim."