Kendimizi evin dışına atmış yolu kaplayacak şekilde yan yana yürüyorduk. Adım atmak yerine ayaklarımı sürüyerek devam ediyordum ki bu Kaan'ın hiç hoşuna gitmezdi. Bana baktığını hissettiğimde başımı yukarı kaldırdım. Bir şey demek yerine omuz silmeyi tercih etmiştim.
"Yani tamam anlıyorum okula gitmeyi sevmiyorsun da bari bu işi zehir haline getirtme kendine."
Kaan bana karşı her zaman bir eğitmen edasına büründü. Aynı hayat düzenleme rehberi gibiydi. Benim gözüme sokmadan ve huyuma giderek yanlış olduğunu düşündüğü şeylere müdahale ederdi. Onun yerinde bir başkası olsa bu yaptığına izin vermez "En çok sen biliyorsun kanki." diye dalga geçerdim. Ama Kaan'ın gizli bir marifeti vardı.
Dediğini yapıp normal bir şekilde adım atmaya başladığımda sanki küçük bir çocuğu ödüllendirirmişsecine kendine yakınlaştırıp sol omzumu sıvazladı.
"Sıla gerçekten kıracak mısın beni?"
Atakan'ın evdeki meselesi hala bitmemişti. Anlaşılan bu sefer Sıla biraz daha çetin ceviz çıkmıştı. Ama her ne kadar inatlaşırsa inatlaşsın sonunda Atakan'ın kazanacağının üzerine bahse bile girerim.
Sıla başını gökyüzüne kaldırıp derince nefes alırken onun yerine Kaan söze girdi.
"Bu t****k çekiyor diye ayrıldığın kız değil mi?"
Kaan'ın sözleri bittiğinde Sıla deli gibi yandan sırıtmaya başladı. Ona yan gözlerle bakan Atakan ise alt dudağını dişleyip tavşanı andıran bir ifadeyle kuzenine karşılık verdi.
"Evet."
Kaan gözünün önüne düşen saçını yana doğru attığında kafasında büyük ihtimalle hangi nedenden ötürü geri dönmek istediğini düşünüyordu.
"Şimdi niye tekrar istiyorsun?"
Ne dedim ama ben. Kız Gözde maşallah zehir gibi aklın var.
Sıla büyük bir kahkaha atarken Atakan tüm nefretiyle ona baktı. Kaan'ın sorduğu sorudan sonra ne yalan söyleyeyim ben de cevabı dört gözle bekliyordum. Acaba yine ne olmuştu da bu ayran gönüllü böyle bir işe girişmişti?
"Cevap versene Ata, niye susuyorsun?"
Atakan cevap vermek yerine sessiz kalmaya devam edince Sıla büyük bir zevkle ve onu bozmanın heyecanıyla devam etti.
"t****k'da ünlü oldu diye." sözlerini söylerken neşeli şekilde bağırıyordu.
Cidden böyle bir şeyi düşünmüş olabilir mi diye gözlerimi bizim işgüzara baktım. Ama ondan kendini savunacak bir hareket göremeyince yolun başından beri koruduğum sessizliği bozdum.
"Yüzde kaç şerefsizsin testinde yüzde üç yüz çıkmana şaşmamalı."
Kaan kendini tutamayıp sırıttığında Atom'un gözleri ilk bana sonra da normalde duygularını gizlemekte usta olan Kaan'a döndü.
Kaan elini özür dilercesine havaya kaldırdığında "Kusura bakma, kendimi tutamadım." dedi.
"Dinime söven Müslüman olsa, sen değil miydin yüzde doksan dokuz çıkan?"
Atom'dan defansa geçiş. Demek ki damarına basmışız, işe yaramış. Yavru kuzu
"En azından benim yüzde birlik olmama ihtimalim var. "
Sonuçta ihtimal dahilinde hala bir şansım vardı. Ve bu da şerefsiz olmadığımı gösterirdi.
"Yani şu an sen yüzde birlik bir kısımla mı kendini savunuyorsun?"
Sıla'nın sorusundan sonra sırt çantamın sebep olduğu kamburumu düzeltip kendimden emin bir havaya büründüm. Ama eklemeliyim ki bu havanın gerçekten ayrı bir tarafı da yoktu.
"Ben hiçbir zaman ihtimaller insanı olmam saf balık."
Kendimi savunacak bir yolu her zaman bulurdum. Belki de hayatı ciddiye almadığımdan çok fazla incindiğim bir olayın merkezinde bulunmamıştım.
Tabi ki benim de kaygılandığım, şimdi ne yapacağım dediğim şeyler oldu ama ertesi gün uyandığımda bir çıkış yolunu bulmayı başardım.
Ne kadar topluluk içinde olursanız olun yalnızlık durumsaldır ve o durumdan bir tek siz kendi mücadelenizle kurtulabilirsiniz.
İşte böylece insan güçlü olmayı öğrenir. Ben de aynı bu şekilde hayatı yaşamayı öğreniyorum. Yaptığım yanlışı bir azap haline getirmeden bir dahakine daha deneyimli ilerlemeye gayret ediyorum. Ama kendimi de tecrübe tahtasına çevirmiyordum.
Belki önümde koca bir süreç, kırgınlıklarla dolu gelecek var bilmiyorum. Önemli olan da bugünü dünün pişmanlığını duymadan yarının endişesini gütmeden yaşamak.
Sıla ise çok kırılgan bir insandı. Kimseyi incitememek gibi bir huyu vardı. Bundan dolayı da kendi benliğini hep ikinci planda tutardı. Duygularını o kadar yoğun yaşardı ki sevinci de üzüntü de doruklarda hissedilirdi.
Ona her baktığımda gülen çevresinin arkasında duran yaralı kızı görüyordum. Kim onu yaralamak istese bıçağı ellerine veren kendisiydi. Bundan dolayı da ona karşı içinde oluşan haklı bir sitem vardı. Biraz olsun damarına basıp belki de kendini değiştirmesi gerektiğini vurguluyordum çoğu zaman.
"Sen de belki kendini korumak için beni örnek alırsın." dediğimde gözlerini ok gibi üstüme sapladı. Sıla'ya ne zaman onun iyiliğine bir şey söylesem yanlış anlardı. Şimdi yine aynı şeyi yapıyordu.
"Benim gibi kalpsiz ol diyorsun yani!"
Sabahın ilk saatlerinde ve havanın kesen soğuğunda Sıla ile tartışmak istemiyordum. Bu yüzden de ona karşı çıkmak yerine ellerimi ceketimin cebine yerleştirip hafif rampa yolda yürümeye devam ettim.
Okulumuz evin iki alt sokağında olduğundan yürümeyi tercih ediyorduk. Kaan bunun sağlığımız için çok faydalı olduğunu söylese de benim derdim sağlık değil dolmuşa vereceğim paranın cebimde kalmasıydı. Ayrıca benim için kabirden farksız olan okul öncesi kafamı ne kadar boşaltırsam o kadar iyiydi.
Okula yaklaştıkça ayaklarım geri geri gidiyor, beynim gitmemek için türlü bahaneler arıyordu. Haliyle bu durum yüzüme de yansıyordu. Kaan ilk bana bakıp sonra derince nefes aldı. Dudağımın iki yanından tutup yukarıya doğru çekerken "Gül biraz gül!" diye uyardı.
Omuzumu silkip devam ederken Atakan içine tavşan kaçmış gibi zıplayarak ve etrafa neşe saçarak ilerliyordu. Onun derslere olan aşkından, eğitime olan saygısından böyle davrandığını düşünmüyorsunuzdur umarım. Kendisi güzide(!) okulumuzun haylaz başkanı olur.
Kollarını yana açıp başını yukarı kaldırdığında gözlerini göğün maviliği ile buluşturmuştu. Derince nefes alırken hali hapisten yeni çıkmış mahkum gibiydi.
"Şu güzelliğe bak be. Şu eğitim yuvamızın asilliğine bak be!"
Yanımda duran Kaan'a dönüp Atakan'ı gösterdim.
"Daha yeni eğitim yuvamız ve güzelliği aynı cümlede mi kullandı?"
Sanki Atakan'ı duymamış gibi cevabını bekledim. Kaan gülerek bakarken aynı zamanda kafasını salladı. Gözlerimi bu sefer
Atom'a çevirip tiksinircesine baktım.
"Bari okulu ders için seviyormuş imajı verme be çocuk!"
"Kızım ben dersleri de severim de hitap etmiyor bana." dediğinde dikkatini girişteki tayfasına verdi.
Okulda kendine efsane bir ekip kurmuştu. Hepsi Atakan'ın kafa dengiydi ve bundan dolayı da resmen yıkım ekibi gibiydiler. Aynı yapıya sahip bir sürü Atakan olduğunu ve bunların aleni şekilde her haltı yediğini düşünün. Düşüncesi bile beyne zarar olduğunu biliyorum ama eğer Gümüştaş Anadolu Lisesi'ndeyseniz buna katlanmak zorundasınız.
İyi yanları da olmuyor değil. Başkanın kuzeni ayrıcalığını işime göre kullanmayacaksam böyle bir vasıfa sahip olmanın ne önemi var ki?
Sabahın şu vaktinde bile enerjileri tavan yapan bu hayta sürümüz çobanların görme sevinciyle değişik değişik sesler çıkarak yanımıza geldiler.
Hala ergenliğin zirvesinde olduklarından çok fazla dalga geçemiyorum. Zira çocuğum böyle olursa adam olana kadar baba tarafında büyümek zorunda kalır diye korkuyorum.
Sen o kadar cefaya katlan ana ol böyle çocuğun olsun. Allah düşmanımın başına vermesin.
Kültürlü lisemize kültür katan bir diğer grup ise Pelinsu kızlarımız oluşturduğu hocam valla dünden kalmış derneği boya fıçısının içine düşenler kulübü.
Bu kızlarımız ağızlarını büzerek konuşmaktan balığa dönmüş, sevgili yapmayı kendine hüner bilip evde bulduğu her markayı üzerine giyen cinstenlerdir.
Hele bir de birinin sevgilisinin eli yüzü düzgün olsun bir alınlarına "Sahipli" yazmadıkları kalır. Çünkü hayatlarındaki tek başarıları testosteron hormonunu etkisiyle her gördüğü kıza yürüme potansiyeline sahip bir erkeği avlamak olmuştur.
Okulumuz çirkef ama popi kızı Çağla ve onun egosunu tatmin etmesi için yanında tuttuğu popüler kültür manyakları her zamanki bankalarında oturuyorlardı. Onları gördüğüm gibi bakışlarımı çekmek bir oldu çünkü güzelim gözlerime daha fazla eziyet vermek istemedim.
Hatta daha değişik tipler görmemek için bizimkilere dönüp "Ben sınıfa geçiyorum." dedim.
Tam okulun kapısından girecekken Kaan çantamdan tutup geriye çekti. İki adım gerilerken kaşlarımı çatıp gözlerimi yukarı kaldırdım.
"Beklemek de yok artık sanırım."
Kolunu omzuma attığında koridorun solundan yürümeye başladık. Sınıfımız ikinci katın en sonunda olduğundan yolumuz uzundu.
Üçüncü sınıf sayısal bölümünde okuyorduk. Ama Sıla ve Atakan'ın bölümle çok ilgisi olduğu söylenemezdi. Atakan okulun futbol takımında oynuyordu ve lise sonunda besyoya hazırlanmayı düşünüyordu. Sıla'nın ise iyi bir resim yeteneği vardı. O da Atom gibi yeteneğini kullanıp güzel sanatlar için uğraşacaktı.
Kaan ise ailemizin gururu, çalışkan çocuğuydu. Hatta dedem ona özel okul teklifinde bulunmasına rağmen bunu kabul etmeyip şu öldürücü duvarlar arasında sürünmeye devam ediyordu. Dersleri son derece iyi olduğundan aynı zamanda hocalarında gözdesiydi.
Aslında tüm iyi özellikler Kaanellom'da toplanmıştı. Gitar çalabilmesi ve sesini güzelliği, onu okul etkinliklerinin vazgeçilmez öğrencisi yapıyordu.
E tüm yetenekleri kuzenlerim kapınca ben de kendi yağında kavrulan bir gariban olup çıktım. Ne güzel bir yeteneğim var ne de derslerin iyi...
"İki haftaya yazılılar başlıyor."
Kaan'ın sözlerine omuz silkerken çok da umurumda olmadığından takmamıştım. Atom ve Safım ne kadar bölümle ilgisi yoka benim de pek ilgili olduğum söylenemezdi. Kaan'a göre ben de bir ışık olsa da ders çalışmak bana hep eziyet gelmişti.
"Resul Hoca'nın yanına gittin mı? Niye çağırmış seni?" dediğinde kafamı salladım ve söyleyeceğim yalana kendimi hazırladım.
"Bir kitap hediye etti."
Kaan alt dudağını bükerken başını beni anlamışçasına salladı.
Nihayetinde yolu bitirip sınıfa adım attığımızda 11-C'nin her zamanki gürültüsü ile karşılaştık. Genellikle sınıfa son gelen biz olurduk çünkü malum evdeki telaştan anca bu vakide kalıyorduk.
Kaan'a beraber oturduğumuz sıraya doğru ilerledikten sonra çantamı masanın üstüne koydum. Hemen önümde oturan Yağız bana doğru dönüp "Günaydın," dedi.
Omuzunu sıkıp aynı şekilde karşılık verdim. Yağız okuldaki birkaç arkadaşından biriydi. O da aynı Kaan gibi son derece olgundu. İkisinin arasında kendimi her ne kadar beş yaşında bir çocuk olarak görsem de onlardan başka takıldığım kimse de olmazdı.
Sınıfın içinde yükselen uğultuya kulak versem de hepsi farklı telden çalıp aceleci bir tavırla hareket ettiklerinden pek bir şey anlayamadım.
Yağız'a dönüp "Ne oluyor?" diye sordum kaşlarımı anlamsızlık içinde çatarak.
"Arama olacağı haberi sızmış."
O tam lafını bitirdiğinde ani bir hareketle Atakan sınıf kapısında belirdi. Tek omuzunda asılan çantasını yanındaki Berker'e verirken boğazını temizleyip ciddileşti.
"Siz hiç merak etmeyin. Başkanınızın tabi ki müthiş bir planı var."
Elimi yüzüme götürürken derince nefes verdim. Çünkü asıl şimdi olay başlıyordu. Eğer Atakan merak etmeyin dediyse kesin başıma alacağımız bir bela olacaktı. Kaan yanıma gelip kolunu omzuma koyarken "Gazamız mübarek olsun." dedi.
Gazamız gerçekten mübarek olsun. Bakalım Atakan'ın müthiş planı neydi? Yine nasıl bir çorap örecekti başımıza?