15.Bölüm

1457 Kelimeler
Gecenin ikinci yarısı her zaman daha tehlikelidir. Alkışlar yavaşlar, dikkat dağılır, maskeler gevşer. Melis salona geri döndüğünde içerideki hava değişmişti. Protokol alanı yeniden düzenleniyor, basın ekibi ışıkları kontrol ediyor, ses teknisyenleri son ayarları yapıyordu. Mekân hâlâ kusursuzdu. Ama artık bu bir davet değildi. Bu bir vitrin anıydı. Ve vitrin kırılmaya en açık yerdir. Melis adımlarını hızlandırdı. İki garsona yer değişikliği yaptı. Basın köşesindeki masa yüksekliğini kontrol etti. Kameraların açılarını süzdü. Karan’ın duracağı noktayı zihninde işaretledi. Yanında. Kelimeden kaçamadı. Karan salona girdiğinde ortam otomatik olarak toparlandı. İnsanlar farkında olmadan dikleşti. Işıklar daha parlak geldi. Sesler azaldı. Eda ise tam karşı tarafta, davetlilerle konuşuyordu. Gülümsüyordu. Rahattı. Fazla rahattı. Melis bunu fark etti. Bir şey planlanıyordu. Basın koordinatörü Karan’a yaklaşıp program akışını gösterdi. Kısa bir konuşma, ardından soru-cevap. Plan buydu. Planlar her zaman kâğıt üzerinde kusursuzdur. Gerçek oyun, canlı yayında başlar. Karan göz ucuyla Melis’e baktı. Bu bakış bir çağrı değildi artık. Bir teyitti. Hazır mısın? Melis başını çok hafif salladı. Hazırım. Ama salonun diğer ucunda Eda telefonunu birine uzatıyor, bir şey gösteriyor ve alçak bir sesle gülüyordu. Basın alanına doğru adım atarken dudaklarının kenarındaki o ince kıvrım kaybolmadı. Melis içgüdüsel olarak omurgasını dikleştirdi. Bu sadece bir basın konuşması olmayacaktı. Bu, pozisyonların açıkça belirleneceği bir andı. Ve herkes yerini seçecekti. Basın alanındaki ışıklar yandığında salon başka bir havaya büründü. Kameralar yerini aldı. Mikrofonlar uzatıldı. Karan logolu panonun önüne geçti. Ve bilinçli bir şekilde konuşmaya başlamadan önce durdu. “Bu gecenin arkasındaki ismi özellikle belirtmek istiyorum,” dedi net bir tonla. “Melis Solmaz.” Flaşlar patladı. “Operasyonel yönetim ona ait. Kusursuzluk tesadüf değil.” Bu bir teşekkür değildi. Bu bir konumlandırmaydı. Salonun diğer ucunda Eda gülümsüyordu. Elini kaldırdı. “Bir soru alabilir miyim?” Mikrofon uzatıldı. “Bu gece gerçekten özel,” dedi yumuşak bir sesle. “Bazı geceler insanın geçmişini hatırlatır… değil mi Karan?” Uğultu başladı. Karan’ın yüzü değişmedi ama bakışı sertleşti. Eda devam etti: “Yıllar önce aynı projede sabahladığın insanları. Bazen yollar ayrılır… bazen yeniden kesişir.” Bir gazeteci hemen atladı: “Eda Hanım, siz ve Karan Bey geçmişte birlikte miydiniz?” Salon sustu. Melis’in nabzı bir an hızlandı ama yüzü ifadesizdi. Eda başını hafifçe eğdi. “Profesyonel olarak,” dedi. Kısa bir duraklama. “Ve bir süre… daha fazlası olarak.” Flaşlar patladı. Uğultu yükseldi. “Devam ediyor mu?” “Bu organizasyondaki rolünüz ne?” “Bu durum şu anki ekip ilişkisini etkiliyor mu?” Karan mikrofonu aldı. “Özel hayatımla ilgili spekülasyonlara bu platformda yer vermeyeceğim,” dedi soğuk bir netlikle. Ama hasar oluşmuştu. Çünkü artık mesele organizasyon değildi. Mesele, Melis’in yanında durduğu adamın geçmişinin canlı yayında önüne bırakılmış olmasıydı. Eda geri çekildi. Gülümseyerek. Sanki az önce bir bomba bırakmamış gibi. Melis dimdik duruyordu. Ama artık sahne kurulmuştu. Ve oyun açık oynanıyordu.Tam o an. Melis bir adım öne çıktı. Mikrofonu Karan’dan istemedi. Gazetecilerden birine doğru döndü. “Bir açıklık getireyim,” dedi sakin, ölçülü bir tonla. Salon yavaşça sustu. Eda’nın gülümsemesi hâlâ yerindeydi. “Geçmiş, herkesin hayatında vardır,” diye devam etti Melis. “Ama bu gece burada konuştuğumuz şey geçmiş değil.” Kısa bir duraksama. “Bu gece burada konuştuğumuz şey bir organizasyonun başarısı.” Bir gazeteci atıldı: “Bu durum sizi rahatsız etmiyor mu?” Melis’in yüzünde en ufak bir çatlak yoktu. “Ben özel hayat üzerinden pozisyon almam,” dedi. “Ben yetkinlik üzerinden pozisyon alırım.” Cümle salonun içine ağır bir şekilde oturdu. Eda’nın bakışları keskinleşti. Melis devam etti: “Bu gece burada olmamın tek sebebi işimi iyi yapmam. Kimin geçmişte kiminle çalıştığı ya da ne yaşadığı, profesyonel kararları etkilemez. En azından benimkileri.” Kameralar artık Eda’ya değil, Melis’e dönmüştü. “Eğer bir başarı konuşulacaksa,” dedi son kez, “kişisel tarih değil, mevcut performans konuşulmalı.” Sessizlik. Bu bir savunma değil bir çizgi çekmeydi. Karan başını hafifçe çevirdi. Melis’e baktı. Bu bakışta şaşkınlık yoktu. Takdir vardı. Eda ilk kez gözlerini kaçırdı. Basın koordinatörü araya girip teknik sorulara geçti. Gündem yavaşça yerine oturdu. Ama salondaki dengeler değişmişti. Melis artık “yanında duran kadın” değildi. Sahnenin dengesini tek cümleyle değiştiren kişiydi. Ve Eda bunu anlamıştı. Oyun başlamıştı.Salon teknik sorulara dönmeye çalışıyordu ama gerilim hâlâ hissediliyordu. Arka sıradan bir erkek gazeteci söz aldı. “Peki,” dedi. “Geçmişte birlikte olduğunuz biri bugün bu organizasyonda söz sahibi. Bu durum karar mekanizmasını etkiledi mi? Özellikle Melis Hanım’ın konumlandırılması konusunda.” Bu soru artık dolaylı değildi. Bu doğrudan Melis’in yetkinliğini hedef alıyordu. Bir saniyelik sessizlik. Karan mikrofonu kaldırdı. “Hayır,” dedi net bir tonla. “Melis bu projeye ben karar vermeden önce seçilmişti.” Salon hafifçe kıpırdadı. Bu yeni bir bilgi miydi? Karan devam etti: “Yetkinlik üzerinden çalışırım. Kişisel geçmiş üzerinden değil.” Bu cümle, Eda’nın az önce kurduğu imayı tersine çevirdi. Eda dudaklarını birbirine bastırdı. Ama bitmemişti. Aynı gazeteci bu kez Melis’e döndü. “O halde şunu netleştirelim. Şirket içinde sizin ve Karan Bey’in ilişkisinin profesyonel sınırlar içinde olduğuna dair resmi bir açıklama yapılacak mı?” Bu soru tuzaktı. “İlişki” kelimesi bilerek kullanılmıştı. Melis mikrofonu aldı. “Bizim aramızda resmi açıklama gerektirecek bir durum yok,” dedi. Kısa bir duraksama. “Ben burada bir pozisyonu dolduruyorum. Karan Bey de bir pozisyonu dolduruyor. İkimizin de kişisel hayatı, iş tanımımızın parçası değil.” Sesi ne sertti ne savunmacı. Sadece netti. Ve sonra ilk kez Karan’a bakmadan konuştu: “Bu organizasyon bir kişinin değil, bir ekibin işi. Ve ben o ekibin sorumluluğunu taşıyorum.” Bu cümle şuydu: Ben buradayım çünkü burayı hak ediyorum. Eda bu kez dayanamadı. “Kimse aksini iddia etmiyor,” dedi araya girerek. Ama sesi artık eskisi kadar sakin değildi. Melis bakışlarını ona çevirdi. İlk kez doğrudan. “İyi,” dedi. “O zaman konuyu burada kapatabiliriz.” Bu bir meydan okumaydı. Eda birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra geri çekildi. Basın koordinatörü hızla yeni bir konuya geçti.bVe o an herkes fark etti: Skandal bekleniyordu. Ama kazanan netleşmişti. Basın koordinatörü toplantıyı kapattı. Flaşlar yavaş yavaş söndü. Gazeteciler çıkışa yöneldi. Salonun gürültüsü yerini boşluk sesine bıraktı. Eda ilk çıkanlardan biri oldu. Topuk sesleri mermer zeminde net, ölçülü, kontrollü. Melis yerinden kıpırdamadı. Dosyalarını topluyordu ama elleri hâlâ sıcaktı; adrenalin henüz çekilmemişti. Adımlar yaklaştı. Karan. Yanında durdu. Mesafeli. Ama yakın. “İyi misin?” diye sormadı. Bunun yerine şunu söyledi: “Yanımda olmanı istemem boşuna değildi.” Melis başını kaldırdı. Bu bir teşekkür değildi. Bir tespitti. Karan devam etti: “Basın krizini yönetmek kolaydır. Ama çizgini kaybetmeden yapmak… zor.” Melis hafifçe nefes verdi. “Ben kriz yönetmedim,” dedi sakin bir tonla. “Sadece yerimi hatırlattım.” Karan’ın bakışında o zor yakalanan ifade belirdi. Takdir. Ve daha kişisel bir dikkat. “Yerini hatırlatmana gerek yoktu,” dedi. “Ben biliyorum.” Melis birkaç saniye sustu. “Senin bilmen yetmez,” dedi. “Bazen herkesin bilmesi gerekir.” Bu cümle aralarındaki dengeyi eşitledi. Karan bir adım yaklaştı. “Eşit duruş istiyorsan,” dedi alçak bir sesle, “o duruşun arkasında da dururum.” Melis’in gözleri bir an yumuşadı, sonra yeniden toplandı. “Gerekirse,” dedi, “tek başıma da dururum.” Karan’ın dudak kenarı hafifçe kıpırdadı. “Biliyorum. Zaten mesele bu değil.” Salon neredeyse tamamen boşalmıştı. Uzaktaki teknik ekip kabloları topluyor, ışıkların yarısı kapanıyordu. Alan daralmış gibiydi; büyük mekân artık daha kişisel bir çerçeveye dönüşmüştü. Karan gitmedi. “Tek başına durabileceğini biliyorum,” dedi. “Sorun şu… buna mecbur kalmanı istemiyorum.” Bu cümle Melis’in beklemediği yerden geldi. “Ben mecbur kalmam,” dedi. “Seçerim.” Karan’ın bakışları yumuşadı. “İşte o yüzden,” dedi yavaşça, “yanımda olmanı istedim.” Bu kez cümle daha kişiseldi. Melis onun gözlerine baktı. Kaçmadı. Aralarında artık sadece yarım adımlık bir mesafe vardı. Salonun boşluğu sesleri büyütüyordu. Karan eliyle masanın kenarına yaslandı. Melis’in hemen yanında. “Basının önünde güçlü durdun,” dedi. “Ama bir an vardı… soruyu sana yönelttiklerinde.” Melis kaşını hafifçe kaldırdı. “Ne vardı?” “Bir saniye,” dedi Karan. “Beni korumayı düşündün.” Bu doğruydu. Melis cevap vermedi. Karan bir adım daha yaklaştı. “Neden?” Ses tonu artık iş tonu değildi. Melis’in kalbi hızlandı ama yüzü sakindi. “Çünkü kriz kişisel algılanırsa,” dedi, “ikimize de zarar verir.” Karan başını hafifçe salladı. “Bu teknik cevap.” Sessizlik. “Gerçek olanı istiyorum.” Melis’in bakışları ilk kez yumuşadı. “Çünkü seni yalnız bırakmak istemedim.” Bu itiraf fısıltı kadar hafifti. Ama aralarındaki mesafeyi tamamen değiştirdi. Karan masadan destek almayı bıraktı. Bir adım daha. “Ben yalnız kalmaya alışığım,” dedi. “Ben değilim,” dedi Melis. Bu bir kırılma anıydı. Karan ona dokunmadı. Saçını düzeltmedi. Mesafeyi zorlamadı. Sadece çok yakından baktı. “Alışmak zorunda değilsin,” dedi. Melis geri çekilmedi. Aralarındaki ilk yakınlık bir öpücükle değil, alınların neredeyse değdiği o birkaç saniyelik nefes mesafesiyle başladı. Gerilim, arzudan daha yoğundu. Ve kapı aralığından bir gölge geçti. Birinin durup onlara baktığını fark etmediler. Henüz.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE