2.Bölüm

1149 Kelimeler
Melis Solmaz’ın evi küçük ama ferah bir apartman dairesiydi. Şehrin karmaşasından biraz uzakta, sabahları kuş seslerinin trafikten önce duyulabildiği bir sokakta yer alıyordu. Kapıyı kapattığında, dış dünyanın gürültüsü bir anda kesilirdi. Sanki içeri girerken yalnızca eşyalarını değil başkalarının beklentilerini de dışarıda bırakıyordu. Ayakkabılarını kapının yanında düzenlice çıkardı. Bu onun için bir alışkanlıktan fazlasıydı; günün yükünü üzerinden indirme ritüeliydi. Evin içi sade döşenmişti. Fazlalık yoktu. Gösteriş yoktu. Her eşya bilinçli seçilmiş gibiydi tıpkı hayatındaki insanlar gibi. Salondaki pencerenin önünde birkaç saksı bitkisi duruyordu. Melis her akşam onları kontrol eder, toprağın nemine bakar, yapraklarını nazikçe düzeltirdi. Bitkileri severdi. Çünkü bitkiler sahip olunmak istemezdi yalnızca bakım isterdi. Üzerini değiştirip mutfağa geçti. Kendine basit bir yemek hazırladı: zeytinyağlı sebzeler, biraz ekmek, bir bardak su. Kalabalık sofraları sevmezdi. Sessizliği tercih ederdi. Masaya oturduğunda telefonuna baktı. Birkaç mesaj, birkaç arama… Ama hiçbiri acil değildi. Ve hiçbiri onun özgürlüğünden daha önemli değildi. Yalnızlık bir eksiklik değil, diye düşündü. Doğru yaşandığında bir ayrıcalıktır. Yemekten sonra pencereyi açtı. Akşam rüzgârı yüzüne değdi. Gözlerini kapattı. Onun hayali hiçbir zaman büyük değildi. Lüks arabalar, gösterişli davetler, kalabalık çevreler… Hayali daha basitti ama daha derindi: Sabah acele etmeden uyanmak Sevmediği hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak. Kimseye hesap vermemek Kimsenin gölgesinde yaşamamak... Ve en önemlisi: Kimseye ait olmamak! İnsan birine ait olduğunda, diye düşündü, kendi hayatından biraz daha vazgeçer. Geçmişte bunun bedelini ödemişti. Melis yatak odasına geçtiğinde komodinin çekmecesini açtı. İçinden eski bir anahtar çıkardı. Bu anahtar bir kapıya ait değildi artık ama bir anıya aitti. Bir zamanlar, diye düşündü, biri beni çok sevdiğini söylemişti ama o sevgi zamanla sahiplenmeye dönüşmüştü. Sorulara. Kontrole. Kıskançlığa. Ve özgürlüğünün yavaş yavaş daralmasına… Sevgi böyle olmamalı, dedi içinden. Sevgi nefes aldırmalı, boğmamalı. Anahtarı çekmeceye geri koydu. Artık kimsenin hayatına bu kadar karışmasına izin vermeyecekti. Melis Solmaz bazı anları unutamıyordu. Sabah uyandığında ilk hissettiği şey huzur değil, temkindi. Perdeyi araladı. Güneş içeri süzüldü ama o ışığı doğrudan içine almaktan kaçındı. Sanki fazla ışık insanı görünür kılardı ve Melis uzun zamandır görünmemeyi tercih ediyordu. Mutfakta kahvesini hazırlarken geçmişi zihninin kıyısında dolanıyordu. Gürültü yapmayan ama susmayan bir hatıra gibi. Bir zamanlar kendisini küçülmüş hissettiği o anlar… Melis eskiden daha çok konuşurdu. Daha çok gülerdi. Daha kolay inanırdı. Birine güvenmenin bu kadar pahalı olabileceğini bilmiyordu. O zamanlar hayatı daha genişti. Daha kalabalık... Ama o kalabalığın içinde kendine ait alanı daha dardı. İlk başta her şey normal görünmüştü. Tanıştıklarında Melis kendini özel hissetmişti. Dinlenmişti. Önemsenmişti. Sorular sorulması, merak edilmesi, düşüncelerine değer verilmesi hoşuna gitmişti. Birinin ilgisi sevgi gibi gelmişti. Ama sevgi bazen yüksek sesle gelmez. Bazen yavaşça sarar ve giderek o kadar sıkılaşır ki fark ettirmeden insanı boğar. Önce küçük şeylerdi. “Üşürsün, ceket alsan iyi olur.” “Bence bu arkadaşların sana iyi gelmiyor.” “Bu kadar geç çıkman doğru mu?” “Ben sadece seni düşünüyorum.” Melis bunları önemsememişti. Hatta bir kısmını şefkat saymıştı. Çünkü başta bu cümleler yumuşaktı. İçinde tehdit yoktu. Ama içinde yönlendirme vardı. Bir gün Melis çok sevdiği bir kıyafetini giymek istemişti. Karşısındaki kaşlarını hafifçe çatmıştı. “Bu seni olduğundan daha farklı gösteriyor,” demişti. “Sen yeterince güzel ve gösterişlisin. Bu yüzden daha sade şeyler sana yakışıyor.” Melis o gün dolabı kapattığında, bir kıyafeti değil bir tercihi askıya kaldırmıştı. Zamanla sorular arttı. “Kimleydin?” “Niye cevap vermedin?” “Beni neden haberdar etmiyorsun?” “Beni düşünmüyor musun?” Başta açıklamaya çalışmıştı. Sonra anlatmaya. Sonra savunmaya. Sonra susmaya... Bir süre sonra Melis fark etti ki bir yere gitmeden önce içinden şu geçiyordu: “Acaba kızar mı?” “Acaba yanlış anlar mı?” “Acaba bunu yapmam sorun olur mu?” Bu düşünceler Melis'in kendi sesinin önüne geçmişti. Artık kararlarını kendi isteğine göre değil oluşabilecek tepkilere göre veriyordu. Yine bir gün arkadaşları onu dışarı çağırmıştı. Eskiden tereddüt etmeden kabul ederdi. Ama o gün mesajı uzun süre ekranda açık bırakmıştı. Sonra karşısındaki kişinin yüzü gözünün önüne gelmişti. Soruları. Sessizliği. Hafif hayal kırıklığı ifadesi. Ve Melis mesajı yazmamıştı. O an fark etmemişti ama ilk kez kendi hayatından vazgeçmişti. Zamanla daha az gülmeye başladı. Daha az paylaşmaya. Düşüncelerini filtreden geçirmeye. Bir tartışma sırasında karşısındaki sabrını kaybetmişti. Sesini yükseltmemişti ama kelimeleri sertleşmişti. “Sen bensiz bir şey yapamazsın,” demişti. “Ben olmasam dağılırsın.” O cümle Melis’in içini yakmıştı çünkü o an şunu hissetmişti: Bu sevgi değil aşağılama! O gece yatağına uzandığında ilk kez kendinden utanmıştı. Ne zaman bu kadar küçüldüm? Ne zaman bu kadar sustum? Bir akşam banyoda ışığı yakmış, aynanın karşısında durmuştu. Yüzüne uzun uzun bakmıştı. Gözlerinin içi daha sönük görünüyordu. Omuzları daha düşük. Bakışı daha temkinli. Ve içinden şu geçmişti: “Bu ben miyim?” Bu soru onu sarsmıştı. Çünkü bir insanın en korkutucu kaybı bir başkasını değil kendisini kaybetmesiydi. O gece ilk kez ağlamıştı. Sessizce. Kimse duymasın diye yastığına yüzünü gömerek. Bir gün, sıradan bir tartışma sırasında, karşısındaki yine şunu söylemişti: “Ben bunları senin iyiliğin için yapıyorum.” O an Melis'in içinde bir şey netleşmişti. Eğer bu benim iyiliğimse… neden kendimi bu kadar kötü hissediyorum? İlk kez karşılık vermişti. Sesi titremişti ama kararlıydı: “Ben senin projen değilim.” Bu cümleyi kurarken kalbi hızla atıyordu. Ama ilk kez korkudan değil kendine sadık olmanın heyecanından. Gitmek kolay olmamıştı. Eşyalarını toplarken elleri titremişti ama bu titreme pişmanlıktan değil özgürlüğün ağırlığındandı. Kapıyı kapattığında arkasından biri seslenmemişti ama Melis yine de birkaç saniye durup dinlemişti. Sonra merdivenlerden inerken ilk kez şunu hissetmişti: Hafiflik. Ama bu mutluluk değildi. Bu, yeniden nefes almaya başlamaktı. Geçmişin henüz silinmeyen izlerini derin bir iç çekip zihninin kıyılarından uzaklaştırmaya çalıştı. Başarılı olduğunda güne başlamak için özenle hazırlandı. Sokağa çıktığında rüzgâr saçlarını hafifçe savurdu. Yürüyüşü kararlıydı ama hızlı değildi. Aceleden hoşlanmazdı çünkü acele, insanı kontrolsüz kılardı. Otobüste cam kenarına oturdu. Dışarıyı izlerken insanların yüzlerine baktı. Çoğu yorgundu. Bazısı öfkeli. Bazısı kayıtsız. Ve birçoğu farkında olmadan başkalarının beklentisiyle şekillenmişti. Ben öyle olmayacağım, dedi içinden. Kimsenin projesi olmayacağım. Sabahın ilk saatlerinde henüz bir haftadır çalıştığı binanın döner kapısından içeri adım attığında, ortamın soğukluğu tenine değmiş gibi hissetti. Mermer zemin, yüksek tavanlar, cam yüzeyler… Her şey düzenliydi, steril ve mesafeliydi. O ise bu düzenin içinde fazla insani duruyordu. Sade bir elbise giymişti. Gösterişten uzak, abartısız. Saçlarını gevşekçe toplamıştı; birkaç tel yüzüne düşüyordu. Makyajı hafifti dikkat çekmek için değil, kendini rahat hissetmek için. Asansöre bindiğinde aynaya baktı. Yeşil gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı ama bu uykusuzluktan değil geçmişten geliyordu. Bu bir başlangıç değil, diye düşündü. Bu, yarım bırakılmış bir şeyin devamı. O büyük hayaller kuran biri değildi. Sadece hapis hayatını andıran son ilişkisinden kurtulduktan sonra eski benliğine, eski Melis'e geri dönmeye çalışıyordu. İnsan Kaynakları katına doğru yürürken kalbi hızlandı. Ama bu hızlanma heyecan değil hatırlayıştı. Bugün önemli bir toplantı vardı. Tüm yöneticilerin bulunacağı bu toplantıda kendi departmanı ile ilgili bir sunum yapacaktı. Her ne kadar kısa süreli bu şirkette çalışıyor olsa da dersine iyi çalışmış, son birkaç ayın tüm raporlarını inceleyip rakamsal verilere dayandırdığı sunumunu güzel hazırlanmıştı. Gergindi ama bu gerginlik sunum yapacak olmasından değil herkesin adını korku ve saygı ile andığı şirketin CEO'su Karan Yılmaz ile ilk kez karşılaşacak olmasından kaynaklanıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE