Karan Yalçın, bir odaya girdiğinde ortamın dengesi değişirdi. Bunu özellikle yapmaya çalışmazdı zaten doğasında vardı.
İnsanlar onun yanında daha dikkatli konuşur, daha dik oturur, cümlelerini seçerek kurardı.
Bu bir korku değildi yalnızca.
Bu, farkında olmadan verilen bir otorite refleksiydi.
O gün de öyleydi. Cam duvarlarla çevrili salon, sessiz bir beklentiyle doluydu. Masada oturan herkes dosyalarını önüne açmış, kelimelerini zihninde tartıyordu.
Karan masanın başına geçtiğinde odanın dengesi değişti.
Kimse bunu yüksek sesle fark etmedi ama herkes hissetti.
O konuştuğunda insanlar susardı. Ama çoğu zaman konuşmasına gerek kalmazdı.
Sunum başladı.
Rakamlar, grafikler, tahminler…
Herkes sırayla konuşuyor, fikirlerini savunuyor, onay arıyordu. Karan dinliyordu.
Sessizce. Dikkatle. En küçük tereddütleri bile yakalayarak.
Dışarıdan bakıldığında sakin görünüyordu.
Omuzları gevşekti, elleri rahatça masaya dayanmıştı.
Ama gözleri…
Gözleri hiçbir zaman rahat değildi. Her ayrıntıyı fark ederdi. Ses tonlarındaki en küçük titremeyi, insanların yalan söylerken kaçırdığı bakışları, saklamaya çalıştıkları korkuları…
Kontrol onun diliydi.
Kapı sessizce açıldığında başını kaldırmadı hemen. Önce ayak seslerini duydu.
Hafif.
Tereddütlü.
Ama acele etmeyen adımlar…
Bu yürüyüşte bir şey vardı. Bir kararsızlık değil bir seçim hissi. Sonra onu gördü.
Melis Solmaz, odanın eşiğinde bir an durdu.
Işığın bir kısmı yüzüne düşüyordu, bir kısmıysa saçlarının arasına gizleniyordu. Üzerinde abartısız bir elbise vardı. Ne dikkat çekmek için seçilmişti ne de saklanmak için.
Olduğu gibi görünmeyi tercih eden biri gibi…
Karan ilk anda bunun ne olduğunu anlayamadı. Ama içinde bir şey yer değiştirdi.
Göğsünde, adı konmamış bir ağırlık belirdi.
Melis içeri adım attığında bakışlarıyla odayı hızlıca taradı. İnsanlara değil kaçış yollarına bakar gibi. Bu ayrıntı Karan’ın dikkatini çekti.
Çoğu insan bir ortama girdiğinde görülmek isterdi. Melis ise kendine ait bir alan bırakmaya çalışıyordu.
Göz göze geldiklerinde zamanın ritmi değişti.
Melis’in bakışlarında bir meydan okuma yoktu. Ama bir teslimiyet de yoktu. Sakin bir mesafe vardı.
Karan’ın bakışı onun üzerinde durduğunda, alışık olmadığı bir his duydu. Bu bir heyecan ya da beğeni değildi. Daha çok kendi düzenine izinsiz dokunulmuş gibi bir rahatsızlıktı.
Melis yerine oturduğunda, yüzünde hafif bir gerginlik vardı ama bu korkudan değil
kontrol edilmek istemeyen bir zihnin temkininden kaynaklanıyordu.
Sunum devam etti.
Melis konuşmaya başladığında sesi sakindi.
Yüksek değildi ama netti. Cümlelerini süslemiyor, gereksiz kelime kullanmıyordu.
Ne söylüyorsa, tam olarak onu söylüyordu.
Karan onu izlerken farkında olmadan daha dikkat kesildi. İnsanların çoğu onay isterdi.
Melis istemiyordu.
“Bu çeyrekte personel devri yüzde on iki,” dedi. “Bu yalnızca bir oran değil. Bu, on iki insanın burada kendini yalnız hissettiğini gösteriyor.”
Yöneticilerin yüzlerini inceliyordu.
Birinin kaşı hafifçe çatıldı.
Bir diğeri gözlerini masaya indirdi.
Melis bu yüz ifadelerini okumaya alışkındı.
Savunma.
Rahatsızlık.
Sessiz inkâr.
“İnsanlar sadece çalışmak değil,” dedi Melis,
“değer görmek ister.”
Karan yerinde doğruldu ama bakışlarını ondan ayırmadı.
“İş dünyasında,” dedi sakin ama derin bir sesle, “değer, performansla ölçülür.”
Melis ona baktı.
Bakışında korku yoktu.
“İnsanlar performans makinesi değildir, Sayın Yalçın,” dedi yumuşak ama net bir sesle. “Onları yalnızca sonuç olarak görürseniz, bir süre sonra gerçekten de hiçbir şey üretemezler.”
Odadaki gerilim ince bir tel gibi gerildi.
Karan’ın yüzünde hafif bir değişim oldu.
Kaşları neredeyse fark edilmeyecek kadar hareket etti. Bana böyle konuşan kimse olmamıştı, diye düşündü.
Ve kimse beni böyle düşündürmemişti.
Bu, ilk görüşte aşktı ama sakin, sessiz ve tehlikeli bir aşk.
Melis onun bakışını hissetti. Ama bu bakış hoşuna gitmedi. İçinde hafif bir sıkışma oluştu.
Güçlü adamlardan hoşlanmazdı çünkü güçlü adamlar genellikle sevmekten çok sahip olmak isterdi.
Ve Melis, sahip olunacak biri değildi.
Sunumun sonunda Karan konuştu.
“Melis Solmaz,” dedi Karan sakin bir sesle.
Ses tonu ne yumuşaktı ne sert. Ama kelimelerin arasında bir ağırlık vardı.
Melis başını hafifçe eğdi.
“Evet.”
Karan onu incelerken mimiklerini saklamaya çalışmadı ama abartmadı da.
“Burada çalışmayı kabul etmeden önce hiç tereddüt etmediniz mi?”
Melis’in dudağının kenarı çok hafif kıpırdadı.
Bir gülümseme değildi, daha çok bir mesafe işaretiydi.
“Tereddüt ettim,” dedi. “Ama korkmadım.”
Bu cevap Karan’ın hoşuna gitti.
Ama aynı zamanda onu huzursuz etti.
Çünkü korkmayan insanlar öngörülemezdi.
Sesi alçaktı ama kesindi.
Gözlerinde ne çekingenlik vardı ne de meydan okuma.
“Özgür çalışmayı tercih ettiğinizi belirtmişsiniz,” diyerek arkasına yaslandı Karan ama gözlerini bir an olsun Melis’in yüzünden ayırmıyordu.
Melis’in dudakları çok hafif gerildi.
Bu bir gülümseme değildi, bir mesafe çizgisiydi.
“Sahip olunmaktan hoşlanmam,” dedi sakince.
Odadaki hava bir an için gerildi. Karan’ın ifadesi değişmedi. Ama bakışı daha derinleşti.
“Burada kimseye sahip olmuyoruz,” dedi.
Melis’in cevabı gecikmedi.
“Bunu zaman gösterir.”
Bu cümle Karan’ın zihnine takıldı.
Çünkü ilk kez biri onun otoritesine kibarca ama net şekilde karşılık vermişti.
Karan bugüne kadar birçok insan tanımıştı.
Çok kadın görmüştü.
Hayranlık, istek, oyun, geçici heves…
Hiçbiri onu sarsmamıştı.
Ama Melis’te başka bir şey vardı.
Ona bakarken içini huzursuz eden bir his oluştu.
“Onu çözmek istiyorum,” diye düşündü.
“Neyi sakladığını, neden bu kadar mesafeli olduğunu…”
Toplantı sona erdiğinde insanlar yavaşça dağıldı.
Karan yerinden kalkmadı. Melis’in az önce oturduğu sandalyeye baktı. Ama sandalyeyi değil, onda uyandırdığı huzursuzluğu düşünüyordu. Bu his bir hoşlanma değildi.
Bir romantik çekim hiç değildi.
Bu his bir çatlak gibiydi..
“O farklı,” diye düşündü.
“Ve farklı olan şeyler ya korunur ya da kaybedilir.”
Karan kaybetmeyi sevmezdi.
Aslında…
Kaybetmeyi hiç kabul etmezdi.
Melis toplantının ardından öğle molası için binadan çıktığında ciğerlerine derin bir nefes çekti.
Güneş gözlerini kısmasına neden oldu.
Ama zihnindeki ağırlık güneşten daha keskindi.
Karan Yalçın’ın bakışı hâlâ üzerindeymiş gibi hissetti ve omuzları farkında olmadan gerildi.
Bu bakışı tanıyordu.
Zihninden bir alarm sesi yükseldi.
Bu bakış soğuk değildi.
Ama sıcak da değildi.
Yoğundu.
Sanki bir şeyi sahiplenmek ister gibi…
İnsanı konuşmadan çözen türden.
“Bu adamın sessizliği yüksek,” diye düşündü.
“Ve yüksek sessizlikler insanı boğar.”
Melis’in içi hafifçe sıkıştı.
“Bu adam tehlikeli,” dedi içinden.
“Nazik olduğu için değil güçlü olduğu için.”
Güçlü adamlardan uzak durması gerektiğini biliyordu çünkü onların alışık oldukları tek şey kontrol etmektir.
O ise kontrol edilmek istemiyordu.