Karan Yalçın binanın önündeki merdivenlerde durmuş, sigarasını yakarken aşağıdaki kalabalığı izliyordu.
Aşağıdaki insanlar… Telaşlı, sıradan, savunmasız.
Adımlarında acele, yüzlerinde yorgunluk vardı. Hayatın ağırlığını taşıyan ama bunun farkında bile olmayan kalabalık bir kitle. Hepsi birbirine benziyordu. Ama Melis benzemiyordu.
Onu ilk gördüğü anın görüntüsü zihninde hâlâ canlıydı; silinmemiş, solmamış, aksine her hatırlayışta daha da keskinleşmişti.
Sunumun ortasında başını hafifçe kaldırışı… Sözcükleri sakin ama kararlı bir tonla seçişi… Sesindeki o kontrollü özgüven… Gözlerinde korkudan çok, mesafeli bir meydan okuma oluşu…
Sanki hiçbir yere ait değilmiş gibi duruyor, ama aynı anda her bulunduğu ortamın dengesini değiştirebiliyordu.
Ve o an… Bir darbe gibi vurmuştu.
Karan’ın iç dünyasında aşk romantik bir masal değildi. O, sevmeyi hep sahiplenme dürtüsüyle öğrenmişti.
Kontrol ederek. Sınayarak. Sınırlarını zorlayarak.
Duygular onun için narin bir şey değil, yönetilmesi gereken bir güçtü. Ama Melis’i gördüğü anda hissettiği şey kontrol değildi.
Bu bir istekten daha fazlasıydı. Bir çekim…
Bir takıntı…
Ve kabul etmek istemese de bir zayıflık.
Sigarasından bir nefes daha çekip hayatını düşündü. Bolca şiddet ve karanlık içeren, ama bir o kadar da yalnızlıkla örülmüş yaşamını…
Karan şiddeti sevmezdi.
Ama şiddetin dilini kusursuz konuşurdu.
Bir adamın gözünün içine bakarak, tek kelime etmeden onu titretebilirdi. Sesini yükseltmezdi. Çünkü onun gücü bağırmakta değil, sessizlikteydi.
Bir işte biri hata yaptığında öfkeyle bağırmazdı. Sadece sakin bir tonla şöyle derdi:
“Bir daha telafi şansın olmayacak.”
Bu bir tehdit değildi bir hüküm gibiydi.
Ve hüküm verildiğinde geri dönüş olmazdı.
Onun yanında insanlar yüksek sesle gülmezdi. Çünkü Karan’ın varlığı, bulunduğu odanın havasını ağırlaştırırdı.
Sessizliği bile bir otorite gibi hissedilirdi.
Yalnızlıktan şikâyetçi değildi.
Ama geceleri yalnız kaldığında, annesinin sesini hatırlardı:
“Kalbini bu kadar sert yapma oğlum…”
Ama Karan, kalbini sert yapmasaydı bu hayatta kalamayacağını düşünüyordu.
Çünkü onun dünyasında yumuşak olanlar eziliyordu.
Mafya lideri olarak verdiği kararların çoğu bile o kayıptan doğmuştu. Birini koruduğunda, aslında annesini koruyamamanın gecikmiş telafisini yapıyordu. Birini cezalandırdığında ise hayata duyduğu öfkeyi ve intikamı dışa vuruyordu.
Sigara izmaritini yere attı, ayakkabısının ucuyla sertçe ezdi.
Sanki geçmişin yüklerini eziyormuş gibi…
Kalbindeki boşluğu yemekle doldurabilecekmiş gibi hissedip bir şeyler atıştırmaya karar verdi.
Ceketini düzeltirken eli belindeki silahın soğuk ama güven veren metaline değdi ve binanın camında yansımasına gözü takıldı.
Güçlü…
Tehlikeli…
Ve tehlikenin farkında olan bir adam görünüyordu. O günü düşündü.
Tüm benliğini geri dönülmez şekilde değiştiren o geceyi…
O gece yağmur ince ince yağıyordu.
Ne romantikti…
Ne de arındırıcı. Sadece kirliydi.
Karan yirmi üç yaşındaydı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, hayatını temiz bir yolda kurmaya çalışmıştı. Ama temiz yollar her zaman hayatta kalmaya yetmiyordu.
Annesinin ölümünden sonra babasının borçları ortaya çıkmıştı. Karan bunu geç öğrenmişti. Ama borç sahipleri sabırsızdı.
O gece onu eski bir depoya çağırdılar.
İçeri girdiğinde metal, rutubet ve sigara kokusu birbirine karışıyordu.
Masada üç adam vardı.
Hepsi rahat.
Hepsi alışkın.
Hepsi güçlü olduğunu sanan tipler.
Ortada diz çökmüş bir adam duruyordu. Ellerinden bağlanmıştı. Yüzü kan içindeydi.
Karan ilk kez bir insanın bu kadar savunmasız görünebileceğini fark etti.
Adamlardan biri gülümsedi.
“Babanın borcunu üstleniyoruz,” dedi. “Karşılığında sadakat istiyoruz.”
Sadakat…
Kelime masumdu ama tonu değildi.
Sonra yere diz çökmüş adama baktılar.
“Bunu bitir,” dedi biri.
O an Karan’ın kalbi hızlandı. Ama yüzü değişmedi.
İçinden geçen tek düşünce şuydu:
“Eğer şimdi zayıf görünürsem, sıradaki ben olurum.”
Silahı eline aldığında parmakları titremedi.
Çünkü titrerse bir daha asla ciddiye alınmayacağını biliyordu.
Yere diz çökmüş adam başını kaldırıp ona baktı.
“Lütfen…” dedi.
Bu kelime Karan’ın içine çarptı.
Bir anlığına annesinin hastane yatağındaki yüzü gözünün önüne geldi.
“Lütfen…”
Ama o zaman kimse onu kurtarmamıştı.
Ve Karan o anda bir karar verdi:
“Bu dünyada ya av olursun, ya avcı.”
Tetiği çekti. Ses depoda yankılandı. Sessizlik daha da ağırlaştı.
Karan’ın içi zaferle dolmadı.
Aksine garip, soğuk bir sessizlikle doldu.
Ne mutluluk vardı. Ne gurur. Ne de rahatlama.
Sadece tek bir düşünce vardı:
“Artık geri dönüş yok.”
O gece Karan Yalçın eski hayatına veda etti.
Ertesi gün adını farklı bir tonda söylemeye başladılar:
“Yalçın’ın oğlu…”
“Gözünü kırpmadı…”
“Soğukkanlı…”
İnsanlar ondan korkmaya başlamıştı.
Ama kimse şunu bilmiyordu:
O korku, onun içindeki dehşetin yankısıydı.
O gece eve döndüğünde ellerini defalarca yıkadı. Ama kan kokusu zihninden gitmedi.
Aynaya baktığında şunu düşündü:
“Artık o çocuk değilim.”
Ve aynadaki adam ona yabancıydı.
Zamanla Karan sertleşti ama içinde hâlâ o ilk gecenin gölgesi vardı.
Bu yüzden:
Gereksiz şiddetten kaçındı. Gereksiz bağ kurmadı. Gereksiz duygu göstermedi.
Çünkü biliyordu:
Bir kez sınırı aşan insan, bir daha eskisi gibi olamaz.
Derin bir nefes aldı, o günlerden uzaklaşmaya çalıştı.
Sanki ciğerlerine dolan oksijen zihnindeki karanlık günleri silip götürüyordu.
Her zaman gittiği kafeteryaya gitmek üzere caddenin karşısına geçti.
Melis, köşedeki küçük kafeye girerken ferah bir nefes almak ister gibi omuzlarını gevşetti.
Kahve siparişini verirken sesi titremedi.
Ama parmakları bardak altlığını gereğinden fazla sıkıyordu, sanki içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordu.
Kahvesini alıp arka taraftaki masaya yöneldiğinde onu hissetti. Yakınında biri vardı.
Ama sıradan biri gibi değildi.
Karan sandalyeyi çekip karşısına oturduğunda Melis’in nefesi bir anlığına düzensizleşti.
Aralarındaki mesafe bir masadan fazlası değildi.
Ama gerilim… çok daha fazlaydı.
Karan’ın bakışları yüzünde gezindi.
Gözlerinin kenarındaki yumuşak çizgilerde, dudaklarının kıvrımında, saçlarının kulağının arkasına düşüşünde bir şeyler arar gibiydi.
Sanki onu yalnızca görmek değil, çözmek istiyordu.
“Beni izliyordun,” dedi Melis alçak ama sakin bir sesle.
“Hayır,” dedi Karan yavaşça.
“Seni fark ettim.”
Bu cümle basitti.
Ama söylenişi, bir dokunuş gibi hissettirdi.
“Sunumun etkileyiciydi,” dedi sakin bir tonla.
Melis bakışlarını kaçırmadan cevap verdi:
“İşim bu.”
Karan hafifçe gülümsedi ama bu bir tebessüm değil, bir gölgeydi.
“İnsanlar genelde işini yaparken bu kadar… özgür görünmez.”
Melis’in içi gerildi. Özgürlük kelimesi onun geçmişinde yara izleriyle yazılıydı.
“Özgür görünmek başka,” dedi sessiz ama net bir sesle. “Özgür olmak başka.”
Karan’ın bakışı derinleşti.
“Sen hangisisin, Melis Solmaz?”
Bu ismin onun dudaklarından dökülmesi bile Melis’in göğsünde yankı yaptı.
“Ben kimsenin çözmeye çalışacağı bir bilmece değilim,” dedi.
Karan biraz öne eğildi. Sesini alçalttı.
“Toplantıda herkes sayılara bakıyordu,” dedi. “Ben sana baktım.”
Melis’in boğazı kurudu ama belli etmedi.
“Bu profesyonelce değil,” dedi.
“Ben profesyonel olmak zorunda değilim,” diye karşılık verdi Karan. “Dürüst olmayı tercih ederim.”
Bakışları bir an Melis’in dudaklarına kaydı.
Sonra tekrar gözlerine.
Bu küçük hareket, Melis’in içinden sıcak bir dalga geçmesine yetti.
Hayır… Bu adamın beni böyle etkilemesine izin vermemeliyim.
Gözlerini kaçırıp elindeki kahve bardağına yöneltti.
“Benden neden kaçıyorsun, Melis?” dedi Karan yumuşak ama keskin bir tonla.
“Kaçmıyorum,” dedi Melis.
“Hayır,” dedi Karan sakin bir özgüvenle. “Kaçıyorsun. Çünkü hissediyorsun.”
“Ne hissediyormuşum?”
Karan biraz daha yaklaştı.
Aralarında sadece birkaç santim kaldı.
Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü:
“Beni.”
Melis’in nefesi tutuldu. Kalbi hızlandı. Ve o anda anladı:
Bu adam sadece karanlık değildi. Bağımlılık gibi bir şeydi. Onun gibi erkekleri tanıyordu.
Kontrol etmek isteyenleri. Sevgi adı altında zincir örmeye çalışanları.
Ve Melis bir daha asla zincir taşımayacaktı.