“Abi, ben artık o köşede ağlayan kız değilim,” dedim dik bir sesle. “Ve bunu sen sağladın.”
Göz göze geldik. İkimizin de içinde kalan şeyler vardı ama bu gece onları konuşacak zaman değildi. Gözlerimi yeniden cama çevirdim. Dışarısı, içimden daha sakindi.
Eve vardığımızda hiçbir şey söylemeden indim arabadan. Celal arkamdan yürüyordu ama sessizdi. Anahtarı çıkarırken ellerim titrediğini fark ettim. Yorgunluktan değil... içinde boğulmaya başladığım duygulardandı. Gözümde ne Arel’in yüzü silinmişti ne de o adamın alnıma geçirdiği şişenin yankısı.
Kapıyı açtım. Sessizliğin boğazıma dolduğu salona adım attım. İçerisi karanlıktı. Ne televizyon açıktı, ne de mutfaktan gelen bir ışık. Karanlıkta yalnız kalmak istemiyordum ama bunu da itiraf edemezdim.
Arkamdan gelen adımları duyduğumda, başımı çevirmeden koltuklardan birine çöküverdim. Sanki bedenim sonunda “yeter” demişti. Celal yaklaştı. Bir süre hiçbir şey söylemeden karşımda ayakta dikildi. Sonra ceketini çıkarıp sırtıma örttü. Bunu çocukken de yapardı. Ne zaman düşsem, ne zaman kaçıp gitsem... hep beni sıcak tutan bir şey bulurdu.
“İyi misin?” diye sordu fısıltıyla.
"Hayır," dedim. Sesi uzatmadım. İçinde gözyaşı barındırmayan, dimdik bir “hayır”dı bu.
Yanıma oturdu. Omzuma dokundu. Normalde o teması bile iterdim ama bu gece... o dokunuşun altındaki kardeşliğe ihtiyacım vardı. Bir süre sessizce oturduk. Yalnızca saat tıkırtısı eşlik etti bize. İçimdeki savaş bir nebze durulmuş gibiydi.
"Ben senin başını belaya sokacak biri değilim abi," dedim, gözlerim karanlıkta bir noktaya takılı.
"Senin başın beladaysa, ben zaten o belanın ortasındayımdır," dedi. Sesi sert değildi, korkutucu hiç değildi. Yalnızca gerçekti.
Omzuna yaslandım. Birkaç saniyeliğine sadece küçük bir kız olmak istedim. Güçlü olmaya çalışmayan, küfretmeyen, herkese karşı dikenlerini çıkarmayan hâlimle. Belki de sadece bir geceliğine. Belki sadece Celal varken...
“Ben büyürken hiç kimse bana ‘yanındayım’ demedi, biliyor musun?” dedim fısıltıyla. “Ama sen... ben konuşmasam bile duydun.”
“Çünkü senin gibi yalnız bir kızı, yalnız bırakmak... benim gibi bir adama yakışmazdı.”
Boğazımda bir düğümle başımı salladım. Gözlerimi kapattım. O an, içimdeki her şeyin sessizce çözüldüğünü hissettim. Tüm küfürlerin, tüm öfkelerin altındaki o çocuk hâlim... Celal’in yanında biraz nefes alabildi.
Sabah gözlerimi açtığımda hâlâ geceyi yaşıyor gibiydim. Başım yastığa ağır geliyordu ama beynim çoktan ayaktaydı. Saatin alarmı henüz çalmadan önce uyanmıştım. Üzerimdeki ceketi kenara ittim, kalktım. Dışarısı hâlâ karanlıktı. Her şey sessizdi, ama içim? İçim hâlâ bağırıyordu.
Duşa girdim, su yüzüme vurdukça sanki biraz ayılıyordum. Gece olanlar bir bir gözümün önüne geliyordu. Arel’in sesi, gözlerimin içine bakan bakışları, Melis’in sarhoş hâli... o herifin alnıma geçirdiği şişe... ve sonrasında gelen o karanlık.
Hızlıca hazırlanıp siyah, dar paça bir pantolon ve sade beyaz bir gömlek giydim. Saçlarımı dağınık şekilde topladım, az makyaj yaptım. Aynaya baktığımda gördüğüm hâl ne öğrenciydi, ne de sadece bir kız... Ama bugün, her şeyin arasında, Lara sadece dersine gitmek zorundaydı.
Mutfağa geçerken Celal hâlâ uyuyordu ya da odasındaydı. Sessizce evden çıktım. Arabaya atladım, motorun sesiyle içimdeki sessizliği bozmadan yola koyuldum.
Yolda Melis’i düşündüm. Gecenin sonunda ne hâlde olduğunu tam hatırlamıyordum. Sadece yüzünü kanla gördüğüm o an vardı aklımda. Ona bir mesaj attım:
"Uyanınca yaz. İyisin değil mi?"
Telefonu koltuğun yanına bıraktım. Bu şehirde ne gece dinliyordu insanlar, ne de sabah. Herkes kendi cehennemine uyanıyordu sadece. Benimkisi biraz daha kalabalıktı, hepsi bu.
Üniversiteye vardığımda gözlerim alışılmış kalabalığı taradı. Herkes kendi hayatını yaşıyordu. Masum, sıradan... Dışarıdan bakan biri için ben de onlardan biriydim. Ama içimde silah sesleri, yumruklar, kan ve küfür vardı. Ve ben her sabah onları sessizleştirip sınıfa giriyordum.
Derse girdiğimde hocanın sesi bile flu geliyordu. Elimdeki kalemle defterin kenarını karalarken, Melis’ten hâlâ cevap gelmemişti. Sinirim tekrar yükselmeye başlamıştı. Ya o herif hâlâ onun peşindeyse? Ya bir şey olduysa?
Dayanamadım, dersten çıkmak için notlarımı toplayıp arka sıralardan sessizce kalktım. Tam çıkarken telefonum titredi.
Melis:
"İyiyim. Başım ağrıyor ama evdeyim. Sana çok şey anlatmam lazım."
Gözlerimi kapattım. Şükür... en azından yaşıyordu. Cevap yazdım:
"Dersim biter bitmez yanındayım. Uyursan kapıyı kırarım, haberin olsun."
Telefonu çantama geri attım ve yürümeye başladım. Aklım hâlâ oradaydı. Melis’in yanına gitmek, ne olduysa öğrenmek istiyordum. Ama bir yanım da hâlâ Arel’le yaşadıklarımı düşünüyordu. O odadaki sessizlik, gözlerindeki o belirsizlik... Ve sonra gelip beni ispiklemesi.
Neydi derdi? O kadar kadının içinde neden benimle uğraşıyordu? (Çünkü sen uğraşıyorsun)
Kafamın içi susmuyordu. Ve bugün, bu şehrin karmaşası arasında ben sadece kafamın içinde kayboluyordum. Ama ne olursa olsun... öğleden sonra Melis’le yüzleşecektim.
Melis’in evinin önüne geldiğimde elim zile gitmeden önce birkaç saniye durdum. Ne yüzle konuşacaktım? Hâlâ başım ağrıyordu, ama içimdeki sıkıntı daha beterdi. Sonra kapıyı iki defa vurdum, zile basmak istemedim. Melis kapıyı açtığında suratı darmadumandı, ama yaşadığına şükrettim.
"İçeri geç" dedi sessizce.
Ayakkabılarımı çıkardım, salona geçtik. Koltuğa attım kendimi, sanki on beş saat yürümüşüm gibi. Melis de karşıma geçti, elinde iki kupayla. Birini bana uzattı, sıcak çikolataydı. Burnumu yakarcasına çektim içine. Sıcaktı ama rahatlatıcı.
"Bana dün gece olanları anlat" dedim.
Omzunu silkti. "O herif yine geldi. Beni takip ettiğini anlamamıştım. Önce laf atmaya başladı, sonra rahatsız etmeye... Sonra sen geldin zaten."
"Sonra da kafama şişe geçirtti!" dedim gülerek ama içimden küfrediyordum hâlâ.
"Senin surat ifaden... Lara yemin ederim sen o herifi öldüreceksin sandım. Masaya çarpınca ses çıktı, millet bağırdı… ve sonra zaten her şey birbirine girdi."
Kafamı salladım. "Sana o adamdan uzak dur dedim."
"Ben uzak durdum, o durmuyor!"
Göz göze geldik. Sonra Melis yavaşça bana baktı.
"Senin bu kadar sinirlenmen sadece bana yapılan şey değildi, değil mi?"
Birden gözlerim kısıldı. "Ne demek istiyorsun?"
"Arel’den bahsediyorum. Sana karşı çok farklıydı. Diğer kadınlara davrandığı gibi davranmadı."
İçimdeki o gerilim aniden kalbime yürüdü.
"Farklı mı? Bana karşı ne olduğu bile belli değil. Bir bakışıyla içimi yakıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi dönüp gidiyor. Dün gece, kıyafetlerimi bile aldırmış, kendisi almış. Neden?"
Melis omuz silkti. "Belki de ilgisini çektin?"
"Onun ilgisini çekmek istemiyorum."
Yalan söyledim. Sesim biraz titremişti. Melis gözlerini kısmış, yalanı yememişti ama üstüme gelmedi.
"Bu adam farklı Lara. Nox'un sahibi. Bu kadar sert görünüyorsa, emin ol onun da geçmişi seninkinden geri değil."
"Ama ben geçmişimi gizlemiyorum."
"Sen kimseye bir şey göstermiyorsun Lara. Sadece ben biliyorum ne yaşadığını."
Sessiz kaldım. Gerçekti.
"Ve o herif sana bakarken... Ben daha önce öyle bir bakış görmedim. Ciddiyim."
Gözlerimi kapadım. O odadaki anlar... üzerime giydirdiği tişört... Sırf o an için bile başkasını boğabilirdim. Ama bu duygular bana göre değildi. Ben aşık olamazdım, olmamalıydım. Bu yolda duygular zayıflıktı.
Melis bana döndü.
"Bence dikkatli olmalısın. Ya sana zarar verirse?"
"Ya ben ona veririm?"
Bu lafımdan sonra ikimiz de gülümsedik. Ama o gülümsemenin altında yatan şey... çok daha karışıktı.