Gece çökmüştü. İstanbul’un gri kabuğu, denizin üzerine bastıran kalın bir sis tabakasıyla örtülmüştü. Eski bir tersanenin hemen ardında, terk edilmiş bir depoda rüzgâr kapıları tedirgin edici bir tonda gıcırdatıyordu. İçeride, yarım yüzyıllık makinelerin paslı iskeletleri sessizliğin içinde birer gölge gibi yükseliyor, sarı endüstriyel lambaların altında korkutucu silüetlere dönüşüyordu. Korhan, siyah deri ceketinin yakasını kaldırmış, gözlerini karşıdaki siluetten ayırmadan yürüyordu. Yerdeki kırık camlar, ağır adımlarının altında çıtırdayarak eziliyor; etrafa barut ve mazot karışımı keskin bir koku yayılıyordu. Arkasında iki adamı daha vardı. Omuzları geniş, suratları bıçak gibi keskin. Ama Korhan’ın yanında sadece siluettendiler. Asıl güç, Korhan’ın adımlarında yankılanıyordu. Kapı a

