Lanet ve Kehanet
“Lanetlenme Tanrı tarafından olursa ne yaşadığınız an ne de yaşayacağınız zamanlar sizindir. Diz çökün ve boyun eğin, çünkü Tanrı daha en başında bunu sizlerden istemişti.” Yedi Bilge
Sukha...
Alacakaranlığın, gri tondaki tüm ışıkların evreni.
Kurşuni ışıkları sekiz hilalden ve bir dolunaydan alan yüce evren. Tanrı’nın çocuklarının yaşadığı, kendini yerden ve gökten bağımsız kılan, diğer alemlerin habersiz olduğu cennetin ve cehennemin ortak köşkü... Diyar Perdesi’nin dolanıp toprak toprak böldüğü evren...
Orası sınır olarak yaratılmıştı ama şimdi lanete bulanmıştı. Sukha, Tanrı’nın nefesinden öfkeyi kokladı. Taşı, toprağı, havası, suyu, geçmişi ve geleceği bu lânete dolandı. Tüm işaretleri verildi.
Sukha, artık kendi içinde sınırlarını çizsede Tanrı tüm bu çizgileri yok eden kişiyi yaratacağını söyledi. Tanrı sadece onlara değil tüm yarattıklarına öfkeliydi.
Kehanet ve lanet bir karında dolanıp doğduğunda vaktin geleceğini bildirildi. Tüm evrenler için kaosa geri sayım başlatılmıştı. Üç fırtına koparan tüm evrenlerde yankılanmış ve şimşekler göğü değil, yeri kamçılamıştı.
Sukha’da dahil her yerde kaos için düğmeye basılmıştı.
Sukha’da kraliyetler artık barışın doğurduğunu kendi içlerinde emzirmişti. Artık, asıl ve nesilin son halkasında olduklarını anlamışlardı.
O gün, dokuz kraliyette doğumlar gerçekleşti. Bir kraliçe hariç diğerleri ikişer oğlan doğurdular. Sadece biri Sukha’ya ikiz kızlar bıraktı.
Doğumlar büyük, acılı ve sancılıydı. Kraliçelerin güçleri bitti, doğum ardından ölüverdiler. Prenslerin gelişini Tanrı’nın lütfu sayıp kutlayamadılar. Çünkü Kraliçeler doğururken ölmüş, tüm Kralları ise Yedi Bilge evrenden götürmüştü. Krallıkların yeni sahiplerinin doğumu, diğer sahiplerinin yok olmasıyla başlamıştı.
Tanrı, öfkesini ve vaat ettiği büyük kaosun ilk işaretini onlara vermişti. Yine onlara merhametli davranıp lanet başlamadan kehanetlerle birlikte kurtulacakları bir ihtimali de saklamıştı. İşaretler çoktu fakat anlayabilecek olanlar çok azdı. Ama her işaret zaten lanetin esiriydi. Geriye son bir işaret kalmıştı. Son kehanet...
Diyar Perdesi’nin yırtılmalıydı. Kehanete göre ise o gün içinde doğan sadece iki kız bebek olmuştu. Elban Krallığı’nın kraliçeleri olarak doğmuş ve kaybolmuşlardı.
İkiside şeytanın sütünde yıkanmış meleğin kanadında kurutulmuştu. Fakat biri şeytanın sütünden içmiş, diğeri meleğin kanadından huy çekmişti. Kehanete göre birinin Sukha’ya iyilik diğerinin kötülük getireceği söylendi. Yedi Bilge’nin arkalarında bıraktıkları öğütte aynı gün doğan oğlanlardan biri bu kızlardan iyi olan ile evlenmesi tembih etti. Ama Tanrı iyi ya da kötü olanı onlara bildirmeyecek kadar öfke duyduğu için kendileri bulmaları gerekiyordu. Ya meleğin kanadından huy çeken gelip her şeyi düzeltecek ya da şeytanın sütünden olan kız gelip harap edecek...
Sekiz hilal ve bir dolunay üst üste gelince; mevsimin günden atılıp kışın tek gün yaşandığı vakite kavuştuklarında oluş ve ölüşünün mensupları gelecekti.
Yedi Bilge’nin takviminde, her yılın karalanan bugünün de işareti beklemeliydiler...
Hep beklediler de...
Bugün de bekliyorlardı. Takvimde karalan güne gelmişlerdi. Başlangıç gününden on bir evre geçmiş ve bugün ilk günü başlamıştı. Son kehanet bugünü gösteriyordu.
Herkes kendi krallığında ritüel için bekliyordu. Zamanı geldiğinde törenler ve nişaneleri göğü süsleyeceklerdi.
Sukha’nın en güçlü krallığındaki Adallar da bekliyordu. Alacakaranlığın hayatıyla yaşanan bu evrende Adal Krallığının iki kralı farklı yerdeydiler. Gri ışıkların hükümlerini sert bakışları ile kılınçtan geçirmiş Adal krallarından biri sarayın balkonundaydı. Geniş omuzlarındaki kürklü kaftanını yere uzanırken beyaz renkteki kadifesi, boz ışığın altından bile belli oluyordu. O Adal Krallığının krallarından biriydi. Kral Dora...
Kral Dora, sarayın kocaman balkonundan ellerini arkasında birleştirerek Diyar Perdesi’ne doğru giden kardeşini izliyordu. Kaftanının üzerine tek günlük kardan konan hiçbir tanecik olmamıştı. Yine de bugün için kalın giyinmişti. Derin bir nefes alıp zihnindeki cümleyi halkının önünde ilerleyen kardeşinin zihnine büyü ile ulaştırdı.
“Aptallık ediyorsun Kral Dirim.”
Kral Dirim, duyduğu cümle ile ardında kalan kardeşinin silüetini beyninde resmedebiliyordu. Herkesin düşüncesi buydu aslında. O hiçbir zaman inançlarından ya da inandıklarından şüphe edip geri durmazdı. Sadece gücün peşinde olmak ve ona fayda sağlamayan şeylerin peşini bırakmak Kral Dirim'e göre değildi. Kraliyet için daha kârlı ve güçlerini artıracak işler peşinde koşan Kral Dora gibi olmamıştı. Gerçi bunun için hiçbir zaman çaba sarf etmedi. Bir ülkenin iki kralının olması kendi içlerinde bölünmeleri gibi tehlikeleri sıklaştırsa da onlar birbirlerini tamamlıyorlardı.
Kral Dirim inançlı biriydi ve halk onu çok seviyordu. Belki diğer kralları Kral Dora gibi gurur duymuyorlardı ama Kral Dirim’i daha fazla severlerdi. Kral Dirim, şu zamana kadar halkının göğsünü gurur ile kaldırmamıştı. Sadece iyilik severliği ve disiplini ile saygı, engin bilgisi ile sevgi ve minnet kazanmıştı. Arkasından ilerlemekte olan halkın içindeki tek bir kişide ona duyulan gurur vardı.
O da: Kahin Lodar’dı...
Adal Krallığındaki en yaşlı kâhindi. Yedi Bilge’nin son takvimine olan inancından dolayı onunla gurur duyuyordu. Diğerleri gibi sadece görevini yerine getirmiyordu, tüm içtenliği ile inanıyordu.
Aslında herkes inanırdı buna ama çok az kişi ve Kral Dirim gibi şeytanın sütünden için kızın değilde meleğin kanadından huy çekenin geleceğine kesin gözüyle bakardı. Diğerleri gerçekleşenin sadece bir lanet olduğunu düşündükleri için sevgi duyamıyorlardı. Onun umudu, gurur duyulması ve haklına verdiği iyimserlik nedeniyle takdir edilmesi gerekliydi.
Yıllardır ritüellerde, meleğe çağrı diye adaklar adamıştı. Kardeşi Kral Dora’da önceden yapardı ama zamanla yapacak daha kıymetli işler bulmuştu. Halkının tüm basamaklarına adaletli olmak ve zenginleştirmek çok çetin ve zaman alan bir işti.
İnce işler ve yargılar Kral Dirim’e göre değildi. O halkın çalışkan ve gözü pek olmasını isterdi. Bu nedenle gözü hep onların üstünde olurdu. Sarayda kalmaz krallığın her karışında dolaşırdı. Büyücülere ve bilgelere, kardeşi Kral Dora’dan çok emek verirdi.
Kral Dora ise keskin zekası ile bilgelere danışmaz, doğuştan gelen güçleri ile büyücülere de gerek duymazdı. Kibri ortaya çıkmasa dahi varlığını sezdirirdi.
Kral Dirim’e göre daha dik başlı ve dediğim dedik olduğu için kardeşi onun bilgelerden akıl almamasına üzülürdü. Fakat yine de kardeşinin işleri yapmasını hep takdir ediyordu. İki kralda bunu birbirleri için düşünüyordu. En azından mantıksız kararlar yerine akılcı şeyleri uygulamak için hep birlikte karar verirlerdi.
Anneleri Kraliçe Glodya onları denizin ve toprağın üstünde göbeğini çatlatarak hayata getirdiğinde biri karada diğeri denizde ağlamış. Fakat göbek bağları birbirlerine bağlıymış. Doğumlarından bile her daim yana yana ama birbirlerinde farklı olacakları belli olmuş.
Kral Dora, daha önceleride olduğu gibi bu kış günü içinde kehanetin gerçekleşeceğine inanmıyordu. Ama diğer tüm kraliyetlerin Diyar Perdesi’nin yırtılıp birinin geleceğine olan inancının yerinde olduğunu görebiliyordu. Tüm kraliyetler kendi hilallerini gökyüzünde hiç hareket etmeyen dolunayın üstüne çekiyordu. Diğer krallıkların hilalleri ile bir araya getirdiğini görüyordu.
Sukha’da her kralığın kendine ait bir hilali vardı. Hilaller krallık taçlarındaki güçlerle gökte hareket edebiliyorlardı. Şimdi hepsi yerinden kımıldamayan dolunayın üzerine hilallerini yollamaya başladılar.
Gerçi bunun bir ritüel haline geldiği için yapıldığını da kestiriyordu. Ayrıca diğer sekiz kraliyet içinden kehanet kadınının buraya düşeceğine de ihtimal vermiyordu.
Eğer bu sene de kehanet geçekleşmezse - ki gerçekleşmeyeceğine yıllardır inanıyordu- yobaz suçu işleyip Tanrı’ya karşı gelecek olsa bile evlenecekti. Kehanetteki kadını beklemek istemiyordu. Bazı kralların evlendiği duyumlarını almıştı.
Hem kızın gelip gelmeyeceği bile belli değildi. Kralları alarak kaçan Yedi Bilge’nin sözüne pek güvenemiyordu. Gelse ve şeytanın kızı çıkarsa onu öldürmek zorunda olacaklardı. Atalarının söylediğine göre o kadın yıkım ve ölüm getirecekti.
Kral Dora, inancının zayıflaması nedeniyle artık buna baş eğmek istemiyordu. Kehanetleri ve laneti biliyordu ama artık gözlerini ve hislerinin bunun için kullanmadığı için korlaşmıştı.
Yedi Bilge’nin takvimde karaladıkları gün, tüm krallıklar kehanetteki kızın geleceği söylenen Diyar Perdesi’nin önünde beklerdi.
Diyar Perdesi, Tanrı’nın diğer yarattığı evrenlerin kapısı ya da çıkışı mı bilinmez. Oradan geçebilen ya Tanrı’nın iznine ya da Yedi Bilge’nin gücüne sahip olması gerekir. Diğer türlü gökten yukarıya uzanan içinde mor ışıkların gri rengi ile parçalandığı büyülü geçite kimse yaklaşamazdı.
Diyar Perdesi, tüm krallıklarda bir çizgi gibi geçerdi. Kimi ülkeleri birbirinden ayırır, kimlerini birleştirirdi. O gün tüm kraliyetlerin birliği ve barışı üzerine her ülke kendi hilallerini gökyüzünde canlandırdı.
Her kraliyetin kendilerine ait hilalleri vardı ama evrenlerinde güneş yoktur. Sukha için dolunay vardı, diğer hilallerin ışığı vardı fakat sıcaklığı yoktu. Onların yerini hiç hareket etmeyen dolunay evreni sahiplenirdi; gri bir aydınlığa boyar, ısıtır ve halkı sıcaklatırdı. Tüm aylar birleşip dolunayın önüne geçtiğinde evren soğur ve tek günlük kar etrafı sarardı.
Yönetilen hilallerin hepsi, dolunayın üzerine getirildiğinde ritüeli tamamlamış olacaklardı. Daha sonrasında adak vermeler ve dua ile yakarış ayinleri gerçekleşecekti.
Kraliyetlerin hilalleri sadece tacı takanlar tarafından yönetilebilirdi. Bu nedenledir ki Kral Dora’nın zayıflayan inancı nedeniyle Adallar’ın ayları en geç yerine ulaşan olmuştu. Kral Dora gökyüzüne odaklanmak yerine sarayının balkonundan tek günlük kış için hiçbir hazırlık yapmayan halkını seyrediyordu. Kardan dolayı üşümesinler diye elini onlara doğru küçük bir hareketle savurdu. Avucundan tatlı sarı bir gün ışığını, kar gibi tüm halkının üstüne gitmesi için yolladı.
Kral Dirim, kaftanının üzerinde gezinen sarı küçük ışıkları ve sıcaklığı hemen hissetmişti. Kardeşi Dora’nın sihrini kullandığını anladı. Böylece bir süredir gelmediği karşılama ritüellerindeki şartı unutmuş olduğunu belli etti.
Sihir ve büyü ne için olursa olsun şeytanın ruhunu çekerdi. Böylece şeytanın kızı diğer ruhları ezip gelebilirdi.
Kardeşinin el hareketinin tam tersini yapıp üstlerinde bir rüzgâr geçirir gibi sarı ışıkları geri yolladı. Kardeşinin inanmaması umurunda değildi. Kral Dirim, kendi inancı ile meleğin kanadından huy kapan kızı bu kraliyete gitirecek ve eşi yapacaktı.
Tüm kraliyetler önlerinde kralları ile krallıklarındaki Diyar Perdesi'ne doğru yürüdüler. Hilaller boz ışıkları ile birbirlerine kavuştular; aydınlık amaçları olabilirdi fakat onlar dolunayın aydınlığını bile kapattılar. Alacakaranlıktaki tüm evren grinin koyu bir tonuna teslim oldu. Halkların ellerindeki meşaleler ile ülkeleri aydınlatmaya koyuldular. Hepsinin gözü karanlığa alışıktı onları korkutan ancak aydınlık olabilirdi. Fakat herkes tek günlük karı izleyebilmek için can atıyordu.
Etrafı aydınlatıp bulutların yavrularını bırakması gibi etrafı görsel şölene çeviren beyaz taneleri seyretmek istiyordu. Bu olay neredeyse tüm krallıklarda aynıydı. Halkın arasındaki çocuklar kara odaklanmıştı, onlar için ritüelden daha ilgi çekiciydi.
Kral Dirim, atından indi ve hemen arkasındaki askerler yanına konuşlandı. Askerler gerçekleştirilen ritüeller nedeniyle silahsızdı. Bugün lanete sebebiyet veren; savaşlar, aç gözlülük, nefret ve kinin hiç bir objesi bulunmayacaktı.
Elbet bu kuralı çiğneyen krallıklar vardı. Ama bunlar arasında Adallar olamazdı onların zaten silaha ihtiyaçları yoktu. Halklarının kendini savunmasız hissetmemesinin nedeni krallarının üstün güçleriydi. Onlar Tanrı’nın çocukları olarak kabul görürlerdi. Hiçbiri alt edilemezdi ve hepsi kendine özel üstün güçlerle donatılmıştı.
Kral Dirim başlığını indirdi ve metrelerce uzağında olmasına rağmen Diyar Perdesi’nin sıcaklığını hissetti. Halk onu sıkça görse de indirdiği başlığı ve askerlerin arasından gördükleri kadarı ile yine heyecan duydular. Onu her görüşlerinde daha güzel ve çekici buluyorlardı. Kral Dirim’in aurası kişilerin ona hayran kalmasını sağlıyordu. Örülmüş uzun ve gür saçlarının üzerine kar düştüğünde kadınlar kadar erkekler de hayran oluyorlardı. Yüzünü görenler iç geçirmeden durmazdı. Kardeşi Kral Dora’dan daha yakışıklıydı eğer onun kadar başarılı olsaydı kesin taparlardı. Bir noktada bu aura bile onun özel gücü sayılırdı.
Kral Dirim, yakıcı ışığından ve kör kokusundan dolayı Diyar Perdesi’nden rahatsızlık duymaya başladı. Kafasını kaldırıp sekiz hilale baktı, ayrılmalarına az bir vakit kalmıştı. Yine hepsi gidip dolunayı yalnız bırakacaklardı. Onun için bu bir hüzündü. Orada öylece durup herkes için aynı şeyi yapan dolunayı en az kendi hilalleri kadar severdi.
Gözyüzündeki her kraliyet kendi ayını ülkesinin üzerine çekecek ve dolunaya yalnızlığı geri vereceklerdi. Bu aylar bile gökte onların hikayesini anlatıyordu.
En güçlü ikinci ay Dora ve Dirim Adal kardeşlerindi. Diğer kraliyetlerin aylarından daha güçlü ve parlak gözükürdü. Bu nedenle Adal Krallığı pek fazla karanlığa düşmezdi.
En parlak ve en büyük dolunaydı ve hiç hareket etmeyişine şüphe duyuyorlardı. Dolunayın doğan iki kız kardeşe ait olduğunu düşünülüyordu. Hiç hareket etmeyişini birinin öldüğüne yoranlar elbet vardı.
En hızlı yükselen ve dolunay ile birleşen hilal ise Anda Krallığının ayıydı. Dolunaya ilk katılan hilal onların olduğu için kâhinleri halklarına kehanetteki kadının onlara geleceğine olan inançlarını yüksek tutmalarını söylerdi.
Artık ritüeli gerçekleştirmek ve gökyüzündeki ayların çekilişini izlemek kalmıştı. Kral Dirim tek dizi üzerine çöküp toprağın üzerine koydu. Halkı ise ardından iki dizleri üzerine çöktüler, yanlarındaki binek hayvanları bile çökmüştü.
Kral Dirim biraz sonra sekiz ay geri çekilince kalacak olan dolunayı görmek için başını yukarı kaldırdı. Ayinleri kâhinler başlatırdı sadece bekledi. Yüzünün sert derisinde dalgalanan bir hüzün vardı.
Fakat hayal kırıklığı nedeniyle gözlerini kapatmaktan kendini alamadı. Parlak aylarını geri çekmek için zihninde onu hissederken bir kadının yüzü dolunayın içinde belirdi. Gördüğü yüz karşısından şaşırmadan edemedi ve irkilip gözlerini açtı. Kızın yüzü dolunaya hapsolmuş gibiydi, saniyelik bu görüntü tüm zihnine kazındı. Gözlerini açtığında belki dolunaydan silinmişti ama asla zihninden kaybolmamıştı. Ne olduğu anlamasa da kardeşi Dora’nın da bunu görüp görmediğini merak ederek zihninde sesini duyurdu.
“Sen de onu gördün mü?”
Cevabı beklerken kafasını kaldırıp gökyüzüne tekrar baktı. Tüm ayların kurşunu gri rengiyle aydınlattığı gökyüzü yavaşça kararıyordu. Kendi ülkelerine doğru usulca serpilmeye başlayan aylardan en parlak olana yani kendi aylarına bakındı. Adalları ayı duruyordu ama dolunay kaybolmuştu. Yüzyıllardır gökte sabit duran dolunay artık yoktu. Tüm krallıklar kehanetin gerçekleştiğini o an anladı. Herkes korku ve şaşkınlık içindeydiler.
Kral Dirim heyecanla gülümserken zihninden kardeşine şu sözleri ulaştırdı.
“Beklediğimiz vakit geldi Kral Dora. Vakit geldi.”
Kral Dirim, ayağıya kalkıp üzerindeki kaftanın ağırlığında kurtulmak için ipini çözerek arkasına düşmesini sağladı. Korku duyan halkı onun ayaklandığını görselerde yerlerinde kıpırdamadılar. Zaten bunu bekliyorlardı ama yıllardır yaptıkları tek şey beklemekti. Beklemek alışageldiğinde, vakit çıkagelince kalbi kaplayan korku zihni de sarardı. Daha sonrasında ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Şeytan sütünden olan kızın ihtimalı onları korkutuyordu. Sekiz kraliyet, kendi aylarını bırakıp dolunayı yutan kararmış göğe korkuyla bakıyordu. Karlar inerken bir uğultu getiriyordu.
Yumuşak tatlı kar taneleri masum beyazlarını evrene bu sefer şenlik için değil korku için yolluyordu. Kar sonsuza kadar onların içinde kalacak gibi üstlerine konup içlerine işliyordu. Tüm sesleri içine çekerek her yeri sus pus etmeye niyetli olsa dahi onlara kendi kalp atışlarını duymaları için geri çekilecekti. Herkes korku içinde deli gibi atan kalplerinin seslerini kulaklarında hissediyordu.
Kral Dirim, Diyar Perdesi’ne doğru yürümeye başladı. O adım attıkça teni beyazlaşıp bir ay gibi ışık saçmaya başlıyordu. O gelecek olan kızı dolunayda görmüştü. İnancı ona mükâfat olarak geri dönmüştü. Kızın kendi krallığına geleceğinden artık çok emindi.
Kral Dora daha fazla durumu balkonunda seyredemedi. Balkonun taş duvarına çıktı ve kaftanı rüzgârla geriye dalgalanırken kendini aşağıya bıraktı. Kardeşine göre biraz küçük bedeni havayı sertçe dövüyordu. Kısa saçları keskin hatlı yüzündeki sertliği net bir şekilde yansıtıyordu. Yere doğru hızla düşerken Kadeh Yılanı onu havada sarmaladı.
Gövdesine dolandı ve onu havada güvenle taşımak için yükseldi. Daha sonrasında heybetli cüssesiyle havada süzülürken kralını üzerinde dikkatle taşıdı. Kral Dora, yılanın kafasının hemen gerisinde en az kıvrılan yerde dururken gözünü halkından ayırmadı. Kısa sürede onların yanına geldiğinde yılanın boyutunu küçültmesini beklemeden yere zıpladı ve iç güdüsel olarak halkını arkasına alır gibi durdu.
Kadeh Yılanı, Kral Dora’nın yanında durup huysuzlanırken olacakları sezmeye çalışır gibi çatal dilini çıkarıp havanın tadına bakıyordu. Kral Dora, kardeşi gibi ileriye yürümenin akıllıca olmadığını düşündü. Ritüele gelen halkını şeytan sütünden olan gelirse diye koruması gerekebilirdi.
Kral Dirim, teninden öyle parlak bir ışık saçıyordu ki kararmış gökyüzüne inat beyaz bir ışık olmuştu. Kralların, Diyar Perdesi’ne yaklaştıkça böyle parladıklarını ve sonunda kendi ışıkları ile kör olduklarını biliyorlardı. Onunda altın sarısının karıştığı kahverengi gözleride sızlamaya başladı fakat biri gelecekse onu karşılayan kişi olmak istiyordu. O bunca inançla yaşadıktan sonra mükâfat elbet onu bulacaktı.
Diyar Perdesi içinde mor bir ateş yanıyormuş gibi dalgalandırdığı rengini kaybediyordu. Mor ışıkları kendini yakıyor, kırmızı ve mavilerini ayırıp yeniden birleşiyordu. Duman gibi tütüyormuş gibi dalgalanan güçlü, sihirle dolu olan duvar kıvranıyordu.
Kar onu soğutamazdı fakat sıcaklığını bir müddet sonra sessizlikle beyazlara bıraktı. Bu anın oldukça gürültülü ve kaos dolu olacağı tahmin edilebilirdi. Lanetin en büyük kehaneti gerçekleşiyordu. Fakat ıssız bir hayatın sessizliği dolanmıştı. Sanki tüm evren dinlemek için susmuştu.
Kral Dirim durup beklediğinde Diyar Perde’sinden taraf koşarak gelen birini gördü. Biliyordu, gözleri ışıkla kısılsada mutlulukla parlamak için göz kapaklarını zorluyordu. Bunun olacağını biliyordu. Bir kız olduğu uzaktan geriye doğru savrulan uzun saçlarından ve uçuşan eteklerinden belli oluyordu. Fakat Kral Dirim kendi ışığı nedeniyle gözlerini fazla açamıyordu, olduğu yerde beklemeye koyuldu.
Kız nefes nefese yağan karın altında koşarken çıplak ayakları toprağa tutunmak isteyen kar tanelerini eziyordu. Uzaktaki parlamanın ne olduğunu kestiremese de ona doğru koşarken soluğu yetmedi ve durdu. Mavi gözlerinde yaşlar vardı.
Nefesini toplamaya çalışırken korku içinde bulunduğu yeri sezmeye çalıştı. Deli gibi etrafa bakıyor ve nefesini panikle alıyordu. Göz bebeklerindeki korku yüzüne ilmek ilmek yansımıştı. Önündeki ışıktan gözleri kamaşıp etrafı göremeyince başını sabah mı yoksa akşam mı olduğunu kestiremediği vakti öğrenmek için gökyüzüne kaldırdı. Gökteki birden fazla hilali görmesi bile aklının zorlanmasına ve ödünün patlamasına yetmişti.
Korku içinde buradan da kurtulmak için tekrar koşmaya başladığında birkaç metre sonra gücü kalmadı. Uzun dalgalı saçları gerisinde sallanarak öne doğru düştü. Yere serilirken son gördüğü ona yaklaşan yoğun beyaz ışıktı.
Kral Dirim gücünü zorlar gibi gözlerini kapattı. Adımlarını beyaz ışıktaki körlüğün zorluğu ile attı. Heyecanı o kadar fazlaydı ki aklında ne zerre korku ne de endişe vardı. Öyle ki o an halkını bile unutmuş sayılırdı. Kızın yüzünü dolunayda görmüştü. Saçları uzun ve düz siyahtı. Gözleri iri ve dudakları dolgundu. Çehresindeki sivrilik gözlerindeki yumuşaklıkla zıttı fakat kabul edilmeli ki güzel bir kızdı. Kızın varlığının yerde olduğunu hissettiğinde eğildi. Tüm bunları kapalı gözleri ile yapacaktı. Elini yerde sürtüp topraktan geçerek onun bedenine ulaştırdığında ilk dokunuş Diyar Perde’sinin tüm sıcaklığını sildi. Teninde ve ya hissedilir bedeninde bir şey vardı. Bu evrende olmayanlarda bulunan bir şey. Okuduğu kitaplardan bunu tahmin edebilirdi.
Kırmızı kan vardı.
Kızı kucağına aldı ve yürümeye başladı. Kolları arasında küçük kalan bedende bir ağırlık vardı. Kral Dirim heyecanının yavaşlaması ile diğer şeyleri hatırlamaya başladı. Onların aklından uçup gitmesine kendi bile şaşırdı. Bunun için kendinden utandı. Bedeninde ışık zayıflamaya ve gözlerini açabilecek noktaya geldiğinde bakışlarını kollarındaki kıza indirdi.
Kahverengi ve sarı çizgili gözleri büyüdü. Kucağında ki kız dolunayda yüzünü gördüğü kız değildi. Olduğu yerde durdu ve uzaktan onu izleyen halkına baktı. Onlara kendi kucağında götürdüğü neydi bilmiyordu. Kehanetteki bahsedilen şeytan sütünden kız bile olmayabilirdi.
Belki bir bela götürüyordu belki bir deva.
Bunu anlamak kolay değildi. Kral Dora, arkasını dönüp askerlere emir verdi. “Herkesi evlerine götürün ve tüm krallıklara haber verin. Diyar Perdesi’nden biri geldi.”
Askerler hemen emirleri yerine getirmek için hareketlendiler. Halk karmaşaya bulaşmadan düzen içinde krallıklarına dönmeye başladı. Korku ile birbirine sarılan ve Tanrı’ya yakaran çok kişi vardı. Askerler koşar adım hareket ediyorlardı. Bir an önce silahlanmak istiyorlardı bu yüzden korumak zorunda oldukları halkı da hızlandırdılar.
Kral Dora olduğu yerde duran kardeşine uzaktan baktı. Ayaklarının dibinde dolanan huzursuzca bacağına dolanmak isteyen ve sonra bundan vazgeçen yılana baktı. Normal büyüklüğünde sıradan bir yılan gibi duruyordu. Fakat kralların hisleri ile ne yapacağını bilemez bir şekilde dolanıyordu. Kral Dirim’in yanına gitmek istiyordu aynı zamanda uzak kalmak istiyordu. Ama her ne olursa olsun bir kraliyet hayvanı kralları için görür ve hissederdi. Anlar ve yaşardı. Onu çağırmayan uzaktaki kralına doğru dönüp yassı kafasını havaya kaldırıyor ve kokluyordu. Çatallı dili havayı kamçılar gibi sallanıyordu.
Onun kararsızlığı Kral Dora’nın kardeşine yollaması ile bitti. Kendi savunmak için güçlerini bedeninde yoğunlaştırıp tetikte beklerken yılana emir verdi. “Git.”
Yılan kar değen toprağa sürünerek biraz ilerledikten sonra havaya yükseldi. Yükseldikçe bedeni devasa bir şekilde büyüdü, kanatsız olmasına rağmen havada görünmez bir zemin varmış gibi kıvrıla kıvrıla gidiyordu. Kadeh Yılanı için hava, su, toprak fark etmezdi hepsinde ilerleyebilirdi. Biri karada biri suda doğan krallar için ortak nokta hava olduğu için hep gökyüzünde ilerleyerek giderdi.
Kral Dirim krallık hayvanlarının ona yaklaştığını gördü. Yürümeye devam etti. Krallığın içine girmeden onunla birlikte buradan uzaklaşabilirdi. Kollarının arasındakinin ne olduğunu bilmeden krallığına sokamazdı. İnançlıydı fakat halkının önüne geçebilecek bir bağnazlığı yok etmek için elinden geleni yapardı. Her zaman öncelik krallığı ve halkıydı.
Kadeh Yılanı doğruca yaklaştığında kralının kucağında gördüğü kızla ani bir tepki verdi. Geriye dönmek istedi havada süzülüp yere indi yeniden havalandı. Daha önce kralları onu böyle görmemişti. Daireler çizmeye başladı, kendi kuyruğunu takip ediyordu. Bir sembol ya da bir işaret miydi bilmiyorlardı. Bir şey anlatmak istiyor gibi değildi zaten. Korkmuş gibiydi...
Krallarının cesareti ile dolan bir asil krallık hayvanı kendi iradesi ile neyden korkabilirdi ki?
Kral Dirim tekrar kucağındaki kıza baktı. Daha sonra gökte delirmiş gibi dönen Kadeh Yılanına ve yok olmuş dolunayın boş yerine.
Diyar Perdesi’nden kim gelmişti böyle? Tanrı’nın izni ile mi buraya gelmişti yoksa gücü Diyar Perdesi’nden geçmesine yeterli miydi? Eğer o kadar güçlü ise şu an Sukha’daki en güçlü kişi kucağında tuttuğu bu kızdı.
*****
Şeytan Taşı Melek Gözyaşı...
Sukha’nın gerçekten ve doğrudan çok güvendikleri bir yer vardı. Öz Tepesi... Burası Tanrı’nın eskiden iyi olan ve kötü olan şeyleri ayırıp yarattıklarının özüne kattığı tepeydi. Tepenin üzerinden büyük bir taş vardı. İçi az oyulmuş bir küvete benzetilebilirdi. Taşın üzerinde ise havada durup hacmini değiştirmeyen ve kütlesini kaybetmeyen melek gözyaşı vardı.
Tüm krallıkların elçileri bir an önce öğrenmek istiyordu. Kral Dirim, Sukha’ya geldiğinden beridir baygın olan kızı kolları arasından bir an bile bırakmamıştı. Yutkunarak Kadeh Yılanının üzerine çıktı ve orada toplanan kişilerin gözü önünde tepeye doğru yükseldiler. Diğer krallıklardan gelen elçiler olabileceklere karşı aşağıda durup onları uzaktan seyrediyordu.
Kral Dirim endişe ile yutkunup kızın yüzüne baktı. Tepeye yükseldiklerinde kollarını ileriye uzatıp kızı kendinden uzaklaştırdı. Buranın daha önce kullanıldığını görmemişti, kitaplardan okuduğu kadarı ile biliyordu. Burası eski kralların korkuyla bahsettikleri bir yerdi. Her şeyin gerçek özüne dönüşeceği söyleniyordu. Kızı havada asılı kalmış su kütlesinin içine bıraktığında eğer içinde şeytanlık varsa taşa düşecekti. Taş kendinden olanı kabul edip sarabilirmiş ya da içinde meleklik bulursa yukardaki suya fırlatırmış. Bu döndüden kurtulmayı beceremeyen kişinin öleceğinden bahsedildiğini kitaplarda okumuştu. Bu döndüden kralların bile korkması tembih edilirdi. Çünkü herkesin içinde biraz iyilik ve biraz kötülük vardı. Şimdi bu kızı oraya bırakmak kendi eliyle öldürmek olurdu. Ama yapacak bir şeyi yoktu. Tüm krallıklar onun şeytan sütünden olup olmadığını bilmek istiyordu.
Herkesin içini korku kemiriyordu ve panik herşeyi karıştırmak için hazırda bekliyordu. Bunu krallığına yapamazdı, onları muallakta koyamazdı. Derin bir nefes alıp kızı suya doğru bıraktı. Kız havada süzülerek süratle suyun içine düştüğünde herkes nefesini tutmuştu. Kral Dirim refleks olarak su sıçramasında diye Kadeh Yılanının üzerinde biraz gerilemişti bile. Neler olabileceğine baktı. Su kabarmaya başladığında nefes alamayan genç kız çırpınmaya başladı. Çıkmak için çabalarken su kütlesi onunla birlikte taşa doğru indi. Su kızı içinden atmamıştı, onunla birlikte şeytan taşının üzerini kaplamıştı.
Kız kendini ileri atabilecek bir zemin bulduğunda doğrulabildi. Avuç içlerini şeytan taşına bastırıp dikeldi. Onu kaplayan su taşın üzerinde durgun bir şekilde dururken o içinde oturuyordu. Hızlı hızlı nefes almaya çalışırken öksürdü. Ağzına kaçan suyu çıkardı.
Herkes dona kalıp olanlara anlam vermeye çalışırken Kâhin Lodar kendi krallık elçilerinin önüne geçti. Gördüğü şeye anlam verebilen sadece oymuş gibi duruyordu. Elinden tuttuğu kendinden uzun asayı yere sertçe bastırdı. Ne düşüneceğini bilmeyen elçileri şaşkınlığa boğacak cümleyi kurdu.
“O bir insan.”
***
“İnsan...”
Bilge, baygın kızın uyuduğu yataktan uzaklaşırken merakla bekleyen Adal Krallarını düş kırıklığına uğratan gerçeği söyledi. Beklenen kızları, yok olan Elban krallığın kraliçesi doğurmuştu ve insan olmasına olanak yoktu. Şeytanın sütünden ya da meleğin kanadından beklerken insan gelmiş olması sadece kötü bir şaka gibiydi.
Kral Dirim, bunu kolay kolay kabul edecek gibi değildi. “İnsan olamaz, binlerce yıldır buraya insan gelmedi. Kâhin Lodar Diyar Perdesi’nden ölümlülerin geçemediğini söylemişti.”
Bilge bu bilgiyi teyit eder gibi başını salladı. “Doğru. Fakat kitaplarda Tanrı’nın cezalandırmak için buraya gönderdiği birkaç insandan bahsedilir. Bu kızda Tanrı’nın öfkesi nedeniyle buraya gelmiş olabilir.”
Kral Dora, keyifsiz ve kafa karışıklığı ile odadaki lordlara emir verdi. “Diğer krallıkların elçilerine gelenin bir insan olduğunun teyit edildiğini söyleyin. Eğer krallardan buna inanmayan olursa kızı onlara gönderebileceğimizi de bildirin.”
Kral Dirim, hayretler içinde verilen emri dinledi. Kardeşinin acele ettiğini düşünüyordu. Bu yüzden yeni bir emir verdi.
“Yeni bir emir verene kadar hiçbir şey yapmıyorsunuz. Eğer diğer krallıklardan gelenler olursa büyük salonda toplayın hepsini. Elçilere gidebileceklerini söyleyin, bundan fazlasını değil. Şimdi herkes dışarı çıksın.”
Bu önceki emirden daha keskindi ve diğer kraldan ses çıkmayınca da denileni yaptılar. Odada yanlız kalan kardeşler kızın uyuduğu yatağın iki yanına geçtiler.
“Kardeşim çok erken karar veriyorsun.” diyen Kral Dirim kızın yüzüne dikkatle bakıyordu. Dolunayda belirip ona görünen yüz bu kıza ait değildi. Fakat kızın gelmesi ile dolunayın kaybolması birbirleriyle alakalı olmalıydı diye düşünüyordu. Öz Tepesindeki olanları da enine boyuna düşünmeliydi.
Kraliyeti düşünen Kral Dora, bu kızın onlara sorun oluşturmasını istemiyordu. Dolunay saatlerdir yoktu ve evren ne soğuk ne karanlıktı. Beklenen kesinlikle insan olmazdı daha fazla bu işi kurcalamak istemiyordu. Bir an önce karar verip harekete geçmek istiyordu, çünkü tedirgindi. Kardeşi Dirim’in fazla heveslenmesini istemiyordu. Oluşan şeyler kötülüğün belirtileri gibiydi, bundan ne kadar uzak dursalar o kadar iyi olurdu.
Biraz kardeşini avutur gibi konuşurken aslında ikna etmeye ve düşünceleri ile onu yönlendirmeye çalıştı.
“Kral Dirim, dolunayda bu kızın yüzünü görmüş olmamız aklını karıştırmasın-” diyerek konuşmaya başladığında kardeşi şaşkınlık ile sözünü kesti.
Dirim uzun kaşlarını çatıp kardeşine bakarken kızı gördüğünde ona sorduğu soruyu hatırladı. Onunda kızı görüp görmediğini sormuştu. Yanıt almayınca sadece kendine bahşedilmiş bir mucize gibi davranarak aptallık etmişti. Hele şimdi Dora’nın dolunayda gördüğü kızın bu olduğunu öğrenince kendine sinirlendi.
“Dolunayda gördüğüm kız bu değildi.” diyerek itiraf etti. Kendi içinde sindirmeyi becerememişken Kral Dora şaşkınlık ile “Nasıl?” diye sordu.
Kral Dirim’in aklı iyice karışırken gerileyip arkasında duran koltuğa oturdu ve yataktaki kıza bakarken gördüğü kızdan bahsetti. “Saçları düz siyah renkte olan gözleri iri ve dudakları kalın bir kızdı. Ben bu kızı görmedim.”
Kardeşler arasında değiştirilen telaşlar şimdi Kral Dora’ya geçmişti. Kıza dikkatle bakarken dolunayda onun yüzünün belirdiğine emindi. Uzun dalgalı kahverengi saçları, küçük burnu ve kalın dudakları vardı. Gördüğü mavi gözleri hatırlıyordu fakat kızı baygınken gördüğü için gözlerinin rengini bilmiyorlardı.
Kral Dirim’in aklı ve duyguları öyle karmaşık bir haldeydi ki düşünemiyordu. Sadece elindeki bilgileri kardeşi ile değerlendirmek istedi.
“Bu kız geldiğinde Dolunay yok oldu ve o sırf insan diye beklenen olmadığını düşünmemizi istiyorsunuz. Kral Dora, bu sizin her daim kullanmayı yeğlediğiniz aklınıza yatıyor mu?”
Kinayeli bir resmi konuşma ile sözlerini bitirdi. Kral Dora aklını toparlayıp mantıklı kararlar verebilmek için sakince düşünmesi gerektiğini hatırladı. Bu yüzden kardeşini ardında bırakarak hışımla odadan çıktı. Onunda düşüncelerle savaşmasını izlemek istemiyordu.
Kral Dirim oturduğu yerden kalkıp kıza yaklaştı. “Sen neden insansın? Hemde bu kadar güzelken...” Kızın dalgalı saçları yatağında üzerinde şelale gibi süzülürken yorganın altındaki cılız bedeninden çıkan nefes zor gözüküyordu.
Elini kızın bedeninin biraz yukarısında gezdirip yorgunluğunu ve acısını almak için sihrini kullandı. Kızın bedenine serpilen küçük ışıltıları ona şifa olarak verdi.
Kızın küçük yuvarlak yüzünde duruma memnuniyetini belirtir gibi oluşan gülümseme Kral Dirim’in gözüne takıldı. Ondan gözünü alıp koca pencerelerden gözyüzünden silinmiş olan dolunayı aradı. Kral Dirim, dolunayı kendi hilalleri kadar seviyordu. Onun yokluğunda düştükleri bu karanlık onu hüzne kaptırdı.
“Dolunaya ne yaptın insan kızı?”
Onun sözlerini duymayan kız, rüya ve uyanıklık ile bulunduğu sonsuz karanlığın içinde ayağıya kalktı. Her taraf karanlıktı sadece adımını attığı yer parlıyordu. Her an karanlıktan bir el ona uzanıp içine çekerek boğacakmış gibi geliyordu. Korkuyordu ve üşüyordu. Hissettiği yorgunluk ile adımlarını yavaşça karanlıkta sürdürdü. Ta ki naif bir ses onu durduruna kadar.
“Alesya!”
Bu ince ses bir genç kadına aitti ayrıca tınısında hissettiği tanıklık özlemi hatırlatıyordu. Kendi etrafında dönerken gözleri karanlığı tarayarak sesin sahibini bulmaya çalışıyordu. Ses yeniden varlık gösterdi.
“Güçlü ol Alesya! Artık uyanmalısın!”
Bu sözlere anlam veremeyen kız hafızasındaki büyük boşlukta adını bile hatırlamazken neler döndüğünü bilmiyordu. Bu bir rüya mı yoksa gerçek mi onu bile kestiremiyordu. Korku içinde titrerken gözbebekleri kıpranıyordu. İçinde damarları ve etleri arasında, beyni ve zihni arasında gezinen bir şeyler vardı. Uyanmasını söyleyen sesin aksine onun uykusu gelmişti. Gözleri yavaşça odak noktasından kayarken naif ses tüm gücüyle onun bu uykudan kurtulması için bağırdı.
“Alesya!”
Kız, yataktan bağırarak sıçradığında içindeki acı onu doğrultmuştu. Başında keskin ve çıldırtıcı ağrılar vardı. Onları kesmek ister gibi tüm gücü ile çığlık attı. İçindekini susturmak istiyordu. Sesi tüm evrene yayıldı ama onu sadece krallar duyabildi. Kızın çektiği acının en küçük zerresini bile hisseden tüm krallar beyinlerine bir bıçak kesiği yemiş gibi kıvrandılar. Hepsi neredeyse yere serildi beyinlerini kesen ve sıkıştıran acıdan kurtulmak için ellerini başlarına koydular. Neyseki kısa sürdü yoksa bedenlerinin acısı içinde her yeri yakarlardı.
Kral Dirim, acısı aniden kesildiğinde düştüğü yerden başını kaldırdı ve toparlanmaya çalıştı. Kızın yatağın üzerinde nefes nefese kaldığını gördü. Mavi gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Karşısındaki duvara bakarken elleri arasına acı çeken başına sıkıştırmıştı.
Toparlanıp ayağıya kalkmayı başardığında şaşkınlıkla biraz öylece durup kaldı. Odadaki balkonunun pencereli kapıları hışımla açıldı. İçeriye Kadeh Yılanının bıraktığı Kral Dora girdiğinde kızla aynı nefesleri alıyor gibiydi. Aynı anda sertçe nefes alıp veriyorlardı.
Kız korkuyla gözlerini iki kardeşe çevirdiğinde Kral Dora ona yaklaştı. Bunun olmasına anlam veremesede gerçekti. Korkması gerektiğini söyleyen yanını şaşkınlığının susturduğu bir anda kaybolmuştu.
“Seni hissettim.” diyebildi.
Kız yataktan apar topar çıkıp tanımadığı adamlardan kendini korumak için uzaklaştı. Beyni bomboş ve karanlıktı. Kendini hatırlamıyordu. Hiçbir şeyi hatırlamıyordu, varlığını hissetiği şeylerin üzerinde kara perdeler örtülmüştü. Hissedebiliyordu fakat ne olduklarını bilmiyor ve hatırlamıyordu. Krallar kendilerinden kaçan kıza bakarlarken Kral Dirim kardeşine önemli bir ayrıntıyı açıkladı.
“Sadece sen hissetmedin Kral Dora.”