-Alesya-
Kral Dora kaşlarını çatarak kardeşine döndü. Sadece iki kardeşin hissetmesi talihli bir durum sayılırdı fakat diğer krallarda hissettiyse kız için Adal Krallığına gelecekleri kesindi. Genç kız gözlerini etrafta gezdirip içinde bulunduğu kocaman odaya baktı. Düz duvarlar iki tondu, aşağı kısımları daha koyu üst tarafları aydın duruyordu. Alacakaranlığın gölge düşürmesi gereken bazı yerler ışıklı duruyordu. Duvarlarda oymalar ve ağır süsler vardı. Yatağın yanında duran uzun komodini fark etti. Üzerinde taze çiçeklerin olduğu vazoyu eline aldı. Havaya kaldırıp kendini tanımadığı bu adamlara karşı korumak için kullanacaktı. Her hareketi içgüdüseldi. En son koşuşturduğunu ve bunun kaçış olduğunu anımsıyordu. Şu an elinde olan tek şey hisleriydi onları takip ediyordu. Kaçtığı şeyi ya da nedenini hatırlamıyorken karşısındaki tüm kişiler tehlikeli geliyordu. Kral Dirim, onun elindeki vazoya karşı tatlı bir şekilde gülümsedi. “Onunla bizi yaralayabileceğini zannetmiyorum.” Bu sözler Alesya’yı kışkırtırken onun kendinden eminliğide korkutmuştu. Hiç düşünmeden elindeki vazoyu kardeşlere doğru fırlattı. Aklı karışık olan Kral Dora bir de bu saçmalıklarla uğraşmak istemiyordu. Zaten herhangi bir şey yapmasına gerek kalmadan fırlatılmış vazo saçılan çiçekleri içine alarak eski yerine tekrar döndü. Alesya aklını kaçıracak kadar şaşırdığında Kral Dirim yine gülümsüyordu. “Burası krallık sarayı ve biz kralız, her şey bize itaat eder. Saray, krallarına ihanet etmez..” Kız gideceği bir yer kalmayıp duvara toslayana kadar adımlarını geriye attı. Saray, krallar ve az önceki vazonun geri gelmesi bunlarda neydi? “Siz kimsiniz?” diye sordu, korku dolu sesi ağlamaklıydı. Kral Dora, başını sakince ona çevirdi. Sakinliğin altında aslında öfkeyi tutuyordu. Onun bilinmezliği karşısında kendini güçsüz hissediyordu. “Asıl sen kimsin? Krallara zarar vermeye kalkıştığın için ölmelisin.” dediğinde Alesya onun söylediği bir kelimeyi zihninde sorgulayarak tekrar etti. “Kral?” Kral Dirim derin bir nefes aldı. Herkesin onun bilgisine ve söyleceklerine ihtiyacı vardı. Bu kızdan alınabilecek tüm bilgiler hayatları kadar değerliydi. Fakat kızın bir şey bilmediği belli oluyordu. Belki bir oyun belki bir gerçek. Bu her neyse Kral Dirim karar vermeden yol alacaktı. “Seni bekleyen on beş kral varken senin bu kelimeyi düşünmen talihsizlik, kraliçe.” dediğinde kız yine aynı şeyi yaptı. “Kraliçe?” diye tekrarlayıp anlamaya çalıştı. Kral Dora buna katlanamadı, kardeşinin karşısına geçip kız odada yokmuş gibi davrandı. “Daha onun beklenen kişi olup olmadığını bilmiyoruz bile. Bu konuda iyice düşünmeliyiz. Sen neden bu kadar keyiflisin onu da anlamıyorum.” Kral Dirim, soğukkanlı kardeşinin kendi kontrolü dışında gerçekleşen olaylara katlanamadığını biliyordu. Sinirli olmasının yanı sıra kabul etmek istemediği gerçek; arkasındaki kızın bekledikleri olmasıydı. “Kral Dora, kabul etmen gerekli. Kehanet gerçekleşiyor.” “O bir insan, buraya ait değil.” Kız olayların dışında kalmaktan ve görünmez olmaktan memnunken içine aldığı nefeslerin ciğerlerini zorlandığını hissetti. Öksürmeye başladı, havanın ciğerleri için fazla yoğun olmasını bedeni kaldırmamaya başladı. Kral Dirim, kardeşinin söylediği şeyin doğru olduğunu biliyordu. İnsanlar bu evrende yaşayamaz, bedenleri uyum göstermezdi. Kız buraya saatlerdir gelmişti ve öksürmeye başlamıştı. Bilgelerden öğrendiği kadarı ile saatler içinde öksürükleri şiddetlenecek ve ciğerleri patlayıp ağzından kan gelmeye başlayacaktı. Kız, öksürüğü kesilince derin bir nefesi susuzluğunu gideren bir yudum gibi içine aldı. Birbirlerine dönük kardeşlerin bu durumunu fırsat bilerek kaçmak istedi. Nereye olduğunu bilmese de gözünü kestirdiği kapıya doğru koştu. Kapıdan geçip koşmaya devam ettiğinde onu engellemek isteyen Kral Dirim’i kardeşi durdurdu. Kral Dora önüne geçip adımlarını kesti. “Bırak ölsün zaten yaşamayacak.” Kız odadan çıkıp tüm gücü ile koştu. Korku içinde duvarlarının ayna kaplı olduğu koridora ulaştı. Koşarken etrafta kimse yoktu. Aslında biri onu takip ediyordu. Fakat bu ne krallardı, ne de krallıktan birileriydi. Ona eşlik eden aynalardaki bedeninden farklı bir kızın yansımasıydı. Saçları geriye doğru savrulurken çıplak ayakları sarayın soğuk taşlarından geçiyordu. O koşuyordu fakat aynadaki yansıması onu durdurmak için sesini duyurmaya çalışıyordu. Kız, nefes nefese koşarken küçük bir uğultunun onu takip ettiğini biliyordu fakat korkudan dönüp bakamıyordu. Karşısındaki aynadan yansımayı fark edene kadar durmadı. Aynadan ona durması için yalvaran ve bu yaptığını onaylamayarak kafasını iki yana sallayan kız onun gibiydi fakat o değildi. Bunun bir ayna olduğunu değilde koridorun devamı olduğunu sanıyordu. Biri onun koşmasını engelliyor olmalıydı. Kendi yüzünü bilmiyordu fakat karşısındaki olmadığını hissediyordu. Artık hiçbir şeyi aklı almıyordu. Boş zihni karanlıkla doluyken hiçbir şeyin girmesine izin vermiyordu. Kıza yaklaşmaktan korksa da kaçmaktan vazgeçmediği için ilerlemek zorunda kaldı. Aynanın önüne geldiğinde nefes nefese durdu. Yansımasındaki kız büyük bir hüzünle tebessüm edip onu sakinleştirmek için konuştu. “Korkma Alesya.” Bu sesi hatırladı, ona bağıran kişiydi, koyu karanlığın içindeki sesti. Bunlara daha fazla dayanamayan korkunç bir rüyadan kurtulamayan Alesya ağlayarak dizlerinin üzerine düştü. Yansımasıda aynanın içinde diz çöküp yakınında olmaya çalıştı. Onun gözlerinde süzülen yaşları içinin acısı ile seyretti. “Hiçbir şeyi hatırlamadığını biliyorum. Korktuğunu da hissediyorum Alesya. Fakat güçlü olmalısın.” Bu olanların gerçekliğine inanamayan Alesya aynaya bakıp yalvardı. “Lütfen, lütfen bitsin bu rüya.” Ona şefkatini göstermekten çekinmeyen yansıma incinmesini istemiyordu. “Bu bir rüya değil, Alesya. Güçlü ol.” “Sen kimsin?” diye sordu, bir aynaya bunu sormaktan çekinmediği gibi gerçekliğinede ne kadar inandığını bilmiyordu. Ta ki yansıması ayağa kalkıp gülümseyerek “Alen.” diyene kadar. Hiçbir şey seslendiği bu isim kadar tanıdık gelmemişti. Kız bu ismi tanıyordu, zihninin karanlığı bunu inkar etmiyordu. Gözlerinde yaşları donarken yansıması gibi ayağa kalktı. Onun kim olduğunu bilmeden tanıyordu. Onu ayakta görmek yansımayı mutlu etmiş gibi gülümsedi. “Senin için aynalardayım Alesya. Seni koruyacağım.” Kızın yorgunluktan ağlaması kesilmişti. Bu sözlere itibar etmiyordu, gerçekliği sorguluyordu. Elini aynaya uzatmaktan kendini alamadı. Elini aynanın soğuk yüzeyine yerleştirdiğinde yansımasındaki kızın gülümsemesi içini ürpertti. Kimseyi ya da herhangi bir şeyi bilmiyordu fakat herkes ona tanıdık gibi davranıyordu. Yansıma elini onun eline koymayıp başını işaret etti. “Ben oradayım Alesya. Seni koruyacağım. Senin yanında olmam için beni düşüncelerinle çağırmalısın. Adımı söyle. Ben Alen’im.” Kızın tedirginliği artarken yorgunluktan ve halsizlikten ağlayamayacak derecede kötü bir durumdaydı. Elini aynadan çektiğinde arkasından seslenen Kral Dirim ile kalbi hızla atmaya başladı. Arkasını dönüp yaklaşan kralı gördüğünde ona karşı yalnız olmaktan korktu. Bildiği tek isim olan Alen’i yani yansımayı aklına getirdi. Zihninden bu ismi tekrar etti. Kafasında olduğunu söyleyen yansımayı andığında çağrısına cevap geldi. “Korkma Alesya. Seni koruyacağım.” Yansıma cümlesini bitirir bitirmez aynaların kapladığı koridor Kral Dirim’e karşı geldi. Aynalar onun geçtiği yerlerdeki duvarlardan patlayarak kırılıp saçılmaya başladı. Kral Dirim, zarar görebileceğini düşünmedi. Bunu yapanın üzerine yürüdüğü kız olduğunu düşünüp basit bir insan olmadığı kanısına varıyordu. Kızın özel güçleri olduğuna ve aynaları parçaladığına sevinirken parçalanmış aynaların yerlerine geri dönmeye niyetleri olmadığı fark edemedi. Saraydaki her şeyin ona itaat ettiğinde emin olan Kral Dirim savunmaya geçmemişti. Ayna parçası kaftanındaki kumaşı yırttığında afalladı. Odadan çıkmış olanları hayretle seyreden Kral Dora kardeşini koruma iç güdüsü ile elini ona doğru uzatıp sihrini kullandı. Ayna parçalarını kardeşinden uzaklaştırıp bir kenara doğru fırlattı. Sarayı onlara ihanet ediyordu ve bu daha önce hiçbir kralın yaşamadığı bir durumdu. Kral Dirim, yine de zarar görebilme ihtimaliyle küçükte olsa ilgilenmedi. Kızın özel güçleri olmasına sevinmekle meşguldü. Bu nedenle onun karşısına geldiğinde gülümseyerek iltifat etti. “Güzel savunmaydı. ” Kız ne diyeceğini bilemiyordu ama zihninde Alen'in krala karşı “Daha güzel savunmalarım var.” dediğini duyduğunda bunu dışından tekrarladı. Bunu yaparak karşısındakini korkutup geri çekilmesini sağlayacağını düşündü. Alen güçlüydü ve onun gibi davranarak onları korkutmak istedi. Aklını ve mantığını kullanıyordu. Bundan korkması gerektiğini düşündü zira aynalar kırılmaya başladığında o çok korkmuştu. Hatta konuşurken sesi cılız çıkmıştı. Kral Dirim kendinden emin bir şekilde yine gülümserken arkasından gelen kardeşi bu küstahlığa ve yaptığına karşı sinirliydi. “Onları gösteremeden öleceksin!” diye bağırdı. Onların yanında geldiğinde ise kardeşini geçip elini kızın ince boğazına doğru uzattı. Onu boğmak istiyordu, başlarına bela olacağına ve gelenin şeytanın sütünden olduğuna kesin gözüyle bakıyordu. Fakat eli ince boyuna ulaşamadı sanki derisinin önünde bir kalkan vardı. Daha önce bunun gibi bir sihir ya da büyü ile karşılaşmayan kralların şaşkınlığı yüzlerine yansıdı. Kız zihnindeki yansıma tarafından korunduğunu düşündü. Bu onu dehşete düşürerek korkuturken en azında birinin onu korumaya çalışması güven verdi. Kimsenin ona dokunamadığını bilmek birazda olsa rahatlattı. Belki böylelikle canını acıtamazlardı. Tüm bunları mantığına oturturken aklının bir kısmı biraz sonra rüyasının biteceğini söyleyerek onu yatıştırıyordu. Kral Dora, tekrar ona dokunmaya çalıştı fakat olmadı. Zarar verme niyetiyle değilde sadece dokunmak için elini eline uzattığında yine aynı sonucu aldı. İşlerin onun tarafından ters giden bir durumu vardı. Bu kızın yüzünü kaybolan dolunayda gören oydu fakat kardeşi onu saraya kucağında getirmişti. Sadece kendimi kıza dokunamıyor diye düşündüğünde aynı konuyu kardeşi Kral Dirim’de merak ediyordu. Nazikçe avucunu kıza doğru uzatan Kral Dirim güven vererek konuştu. “Diğer krallarda buraya gelecektir. Onlar gelene kadar biraz dinlemeye ne dersiniz?” Kız cesaretini toplamaya çalıştı. “Bana burada neler olduğunu anlatacak mısın?” diye hiddetle sordu. Zihnindeki karanlığı çekmek, bilinmezliği yok etmek istiyordu. Kral Dirim başını sallayıp her zamanki sıcak gülüşüyle cevap verdi. Zihnindeki karanlıktan her şeyden çok korkan kız hissettiği yalnızlığı yok etmek istiyordu. Zihnindeki kızın her neyin nesi olduğunu bilmesede onun derinlerinde bir yerde tüm benliğini kapladığını hissediyordu. Bu onu korkutuyordu. Hiçbir şeyi bilmeyen biri duygular ve hisler haricinden kimseye itaat edemezdi. İki kardeşede baktı, biri diğerine göre daha zararsız görünüyordu. “Siz kimsiniz?” diye sordu. Kral Dora kaba davranışlarına son vermeden bağırdı. “Asıl sen kimsin? Sen ne cürütle bir krala zarar vermeye kalkarsın!” Kız onun bağrışıyla gerilerken sorduğu sorunun cevabını zihninde aradı fakat bulamadı. İçinde yardım istercesine dikilen mavi gözlerle kendi kendine söylenirken iki kardeşe baktı. “Bilmiyorum.” İki kral bu cevaba şaşırıp kalırlarken Kral Dirim’in yardım eli narin bir avuçla doldu. Kız tedirginlik ve endişe içinde doğrunun ne olduğunu bilmeden elini onun avucuna koymuştu. Bu aklında değil hislerin attırdığı adımdı. Çok yorgun hissediyordu. Kral Dirim, kehanetin kızına karşı saygı gösterip dizini hafif kırdıktan sonra selam verdi. “Siz bir kraliçesiniz, hanımefendi.” Onun bu kadar hızlı kabul etmesi Kral Dora’yı sinirlendirdi. Tekrar kıza hücum etsede kızın bedenine sarılan görünmez duvar nedeniyle eli geride kaldı. Bu onu çok sinirlendirdi ve hiddetle bağırdı. “Sen şeytanın sütündensin!” Saraylar krallarına ihanet etmezdi. Yerinden hiç kıpırdamayan dolunay Sukha’yı terk etmezdi. O gitmesine rağmen hâlâ daha nasıl onu hissedebiliyorlardı? Işığını ve sıcaklığını nasıl anlıyorlardı? Bu kızın gelmesi ile dolunay saklanmış gibiydi. Diyar Perdesi’nden geçen bir insan Tanrı’nın kötü şakası olamazdı. Bu kız güçleri olan bir insan mıydı? Kitaplar insanların güçleri olmadığını yazardı. Yedi Bilgiler yalan yazmadı. Bedeni et ve kemikten olan kırmızı kanı akan bir canlı nasıl bunları yapabilirdi? İyi niyetli bir ziyaretçi değildi, fazla bela ile gelmişti. Son kehanet buydu. Bu kötülüklerin başlangıcıydı. Bunu durdurmalıydılar. Bu yüzden Corcon kralları bir araya geldi. Bu gizli bir görüşmeydi. Sadece iki kardeş ve krallık hayvanları vardı. Kum tepesinin üzerinde bir araya geldiler. İlk önce Kral Jan pelerinin altından sakladığı yüzünü açığa çıkardı ve selam verdi. “Doğunun sahibi Kral Janek Concor’a selam olsun.” Kardeşi ona başını sallayarak selam verdikten sonra pelerinini açtı. İri kollarını iki yana açtı. “Batının sahibi Kral Jan Concor’a selam olsun.” Sonra birbirlerine sarıldılar, sırtlarını sıvazladılar. Aralarındaki diploması onları çok uzun yıllar önce ayırmıştı. Fakat onlar ayrı olsa dahi birliği bilir, uzak olsa dahi sevgiyi ve saygıyı hissederlerdi. Fiziksel olarak birbirine çok benzerlerdi fakat giyindikleri ve tarzları farklıydı. Birbirlerine baktılar sıhhatlerini gözettiler. Sağlıklı ve güçlü duruşları her ikisine de gurur veriyordu. Fakat iki kralında acele etmesi gerekiyordu. “Tanrı’nın çocuklarının evine; Sukha’ya, biri geldi Kral Jan. Bir kız. Adallardan gelen elçiler zayıf varlıklardan insan türündenmiş dedi.” Kardeşi bu söylenenlere güldü. “Kral Janek, şu perde Tanrı’nın işidir. İzniyle aralanır. Sence zayıfı gönderip dolunayı alır mı?” Kardeşide gülümsedi onun gibi düşünüyordu. Aklından geçenleri sezebiliyordu. Çıkarcı bir gülümseme ile başını salladı. “Kardeşim, derdimiz ve devamız; zehrimiz ve şifamız; savaşımız ve barışımız; lanetimiz ve kurtuluşumuz birdir. Concor Krallarından biri olarak kızı buraya getirelim derim.” Kardeşi bir süre düşündü. O da bunu istiyordu fakat bu işin kötü ihtimalleri çoktu. İkisi de kızın burada olmasını istiyordu fakat öldürmek için. İyi ya da kötü evrene ne getirecekse onu yok etmek için. Risk almaya gerek yoktu. Kral Jan başını sallayarak onayladı. Üzerinde bulunuğu kum tepesi sallandı. Küçük taneli kum çölün yükselip alçalması ile kaynıyor gibiydi. Bir süre sonra sarı kumlar bir araya geldi, krallarında pelerinlerinin içinden geçip onları sardıktan sonra tam ortalarında bir beden kavuştular. Bir Çöl Vaşağı kralları için başını eğdi. Onlar için görür onlar için hisseder ve onlar ne derse onu yapardı. Ölümü emrederse kum tanelerinin arasında boğup nefessiz bıraktığı bedeni önlerine yığardı. Kraliyet hayvanları asla krallara ihanet etmezdi. Alesya Göz kapaklarımın ardından derin kuyuların ardına hapsolmuş gibiydi. Ben o kapakları hiçbir şekilde açamazken ışıksızlıktan bitap düşmüştüm. Kafamdaki ses içimde cılızlaşıp gücünü yitiriyordu. Sürekli bana sesleniyordu fakat çok yorgundum. İsmimi tekrarlıyordu fakat ben kipriklerimi bile hareket ettiremiyordum. Başımda konuşanların sesi kulaklarımı dinç gelse de beynimde ağır işliyordu. “O bir insan, ölecektir.” diyordu sesinin matlığı ile zihnimin derinliklerini siyaha boyayan bir adamdı. Neden ayırt ediliyordum, benim insanlığımın sorun olduğu bu yer nereydi? Kaçmalıydım... Neden ve kimden bilmiyorum. Ama tüm hislerim ayaklarımdan medet umuyordu, uzaklaşmam gerekiyordu. Ciğerlerim kıvamı yoğunlaşmış kütleler gibi bedenimde ağırlaşıyordular. Göğsüm her kalkıp indiğinde göğüs kafesimdeki kemikler sızlıyordu. İnledim. “Buna izin vermeyeceğim.” dedi diğeri. Sesi o denli parlak geliyordu ki. Taze bir umut ve yardım dileme isteği karşıma çıkıyordu. Canım çok acıyordu. Bedenime hiçbir dokunma hissetmeden uzandığım yerden ayrılmaya başladım. Boşluktaki sırtımı ve yere süzülmeye meyilli bacak ve kollarımı hissediyordum. Fakat gözlerimi açınca bile tepki vermedim. Tenimde küçük kıpırtılar vardı, tatlı kıpırtılar. “Krallıktaki tüm büyücüleri ve bilgeleri toplayın.” Bu sese karşılık yine o karartıcı ton sertçe kulaklarıma geldi. “Diğer krallıklara ne diyeceğiz? Aptallık etme Kral Dirim. O bir insan bırak ölsün.” “İnsan... O zaman artık benim insanım Kral Dora. Krallara da bunu söyleyebilirsin.” Gözlerimi hafif araladığımda derin kabartmalı ve yılan figürlü tavan ile karşılaştım. Kafamı çevirecek gücüm yokmuş gibi hissetsemde ağır bedenim hafiflemeye başladı. Tavandan uzaklaştığımda alçalıyordum. Sırtımda ve bacaklarımın altındaki kollar ile küçük kıpırtılar tenimden ayrıldı. Onun yerine oldukça sıcak göğüsten yükselen kalp atışları bedenimi etkisi altına aldı. Birinin kollarındaydım, acılarım yerinde durdurken utancın ve çekingenliğim bedenimde kendilerine ait yer buldular. Küçük bir mırıltının içine ona güvenmem gereken tüm ses tonlarından seslendi. “Acıların geçecek, Kraliçem. İyileşeceksin.” Gücümün yettiği kadar başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinin renginin fark edemiyordum bunun nedeni onların önüne geçen harelerindeki sarıların parlaklığı. Siyah küçük noktası bile her an ışık saçacakmış gibi duruyordu. Yüzündeki yumuşak hatlar sert gözüken derisindeki düzgün sakalının keskinliği ile çarpışıyordu. Gözlerim gözlerindeyken gülümsedi. Dudaklarının ardındaki dişleri ortaya çıksa gözlerimi acıtan bir parlaklık fışkıracak zannediyordum. Onun ardından belirsizce büyüyen silüeti dikkatimi çekti. Gözlerimi ondan ayırdığımda ardında duran kocaman yılan nutkumun tutulmasına neden oldu. Sadece başı bile iri adamdan büyüktü. Nabzım yükselip kalbim son gücüne kavuşmuştu. Yılanın gözlerindeki siyah çizgiler bile parlamaya yeterdi. Ama gözlerinin içindeki sarılar içine çekiyordu. Yılanın ağzı aralanmaya ve dişleri gözükmeye başladığında korkudan titremeye başlayan bedenim başımı daha fazla dik tutamadı. Yanağım adamın göğsüne yapışırken sığınmış olduğum belli oluyordu. Ama korunup korunmayacağım muammaydı. Sıcaklığına teslim olurken dakikalar sonra yüzüme soğukluk çarptı. Rüzgâr deli gibi bedenimi yalarken saçlarım yüzüme yapışıyordu. Narin bir üflemenin yüzümde onları ittiğimi hissettiğimde gözlerim aralandı. Güven veren sıcaklığını ile ısınırken gözüme bulutlar çarpıyordu. Merak biraz daha dinçlik verdiğinde göz kapaklarım daha çok aralandı. Gökyüzünde olduğumuzu anlasamda zihnim bunu kabul etmeyecekti. Uçuyor olmayı aklım almazdı. Başımı çevirerek yere bakmak istedim. Bunun bir rüya olduğunu kendime kanıtlayacaktım. Fakat daha delirtici şeyi gördüm. O büyük yılanın üstündeydik ve o devasa yılan uçuyordu. Gökyüzünde benim bilmediğim ve göremediğim bir zeminin üstünde kıvrılarak gidiyordu. “Daha iyi misin?” diye sorduğunda rüzgâr kelimeleri arasında pürüz yapmıştı. İyi değildim ve uyandığımda bunlar geçecek olmalıydı. Delirmiş olsam bile burası bir hayal dünyası için fazla çıldırtıcıydı. Bir yılanın uçması delinin bile aklında bulunmamalıydı. Ses etmedim, doğrusu cevap veremedim. İyi miydim? Rüya ise nasıl canım acıyordu? Ciğerlerim nasıl bu derece sertti bilmiyorum. Uyanmama yardımcı olan dehşetim ile kolları arasında kıprandım. Artık rahatsız ediyordu fakat bıraktığında ne olacak bilmiyordum. Aşağıya düşecek ve rüyadan uyanacak mıydım? Bu acı bitecekse değerdi. Kollarından inmek ister gibi ayaklarını kırpırdattım. Bunu anlamış olacak ki, her hareketimde gözleri bulunan adam beni indirmeye çalıştı. Çıplak ayaklarımın değeceği zeminin yılanın derisi olacağını düşünmemiştim. Ayakta durmanın bu kadar zor olduğunu da hatırlamıyordum. Başım dönüyordu ve ayaklarımın hissettiği kaygan ve sert deri beni çıldırtıyordu. Ayaklarımın üstüne koysada ellerini benden ayırmadı. Bunu istemezdim de... Sırtımdaki elinin varlığı ile düşmekten kurtuluyordum ve dirseğimde duran diğer eli sayesinde dik duruyordum. Gökyüzünde gezinen gözlerim uzakta görünen hilaleri gördükçe ardına kadar açılıyordu. Nasıl bu kadar çok ay olabiliyordu ve nasıl ayrı ayrı ışıkları oluyordu. Ağzım açıkta kaldığında giren rüzgâr dilimi kuruttu. Bu gerçek olamaz. Yılan bir delik bulmuş gibi başını eğerek hafif eğimle aşağıya süzüldüğünde düşmemek için yanımdaki adama tutundum. Onun kolları bana sarılmaya hazırdı. Aklım almıyordu fakat bedenim her gelişmeyi takip ediyordu. Düşündüğümden daha sakin duruyordu. Kaçmak isterken sakin ayaklarımın ne gibi bir savunması vardı bilmiyorum. Hiçbir şeyi bilmiyorum fakat bir şey yoğun bir şekilde içerimde varlığını belli ediyordu. Onun bile ne olduğunu bilmiyorum. O neydi? Çimenlerin üzerinde duran yılanın üstünden atlayıp kaçma isteğim onun bana saldırmak isteyeceği düşüncesi ile zayıflayıp yok oluyordu. Yanımdaki adam sırtımdaki elini belime indirerek beni kavradığında yavaşça kaldırmıştı. Böylece o inerken benide yanına aldı. İçimde beliren tüm minnettarlık onun yabancı olduğu gerçeği ile kavga edip duruyordu. Rüya bile olsa bu adamı öğrenmek istiyordum. “Sen kimsin?” diye sordum cılız çıkan sesimle. “Adal Krallığından, Kral Dirim.” Arkamızda kalan devasa yılana baktığımda yine göz bebeklerim hayretle fırlamasına engel olamadım. O devasa yılan git gide küçülerek ince ve kısa bir yılana dönüştü. Bize doğru süzüldüğünde yanımdakinden ayrılarak sarsak adımlarla birazcık uzaklaştım. Yılan onun bacağına sarılarak omuzuna kadar çıktı. Daha sonra bileğine doğru dolanarak süzülüp, sanki bir aksesuar gibi orada kaldı. Elinin üstünde duran yılan çenesini onun derisinin içine girmek istercesine gömmüştü. “Zarar vermez.” Sesiyle ona döndüm, sakinliğine de şaşırdım. Kral demişti kendi için... Acılarım ve yoğun duygularım rüya ihtimaline saldırıp öldürmeyi arzuluyordu. Çünkü bunların rüya olması akla yatkındı. Fakat zor nefeslerim ve korkudan atışları deli gibi hızlanan kalbim, böyle düşünmemi engelliyordu. İçimde beni zincirleyen bir şey vardı. Bir irade bana sahip çıkıyordu. Fakat onun himayesi altında olmak beni etkisiz kılıyordu. Düşünemiyordum, konuşamıyordum ve bilmek için düşüncelerimi kullanamıyordum. “Neler oluyor burada? Neden hiçbir şey bilmiyorum?” Benim ağzımdan dökülen kelimelerin hepsi kıvranıyordu. Sorular çoktu fakat tek bir hakkım varmış gibi hissederken şansımı hangisinden yana kullanmalıyım bilmiyordum. Sadece burada neler olduğunu sordum. “Dünya Perdesi’nin ardındasın, burası Sukha. O yüzden tuhaf hissetmen normal.” Söylediği sözlerin manasını bilmezken tonundaki şefkat beni bir nebze olsun durduruyordu. Fakat duygularımın beni kolumdan tutup izlerinde sürüklese de aklım karşı koyuyordu. Mantıklı gelmiyordu, garipseyerek baktım ve tekrar sordum. “Neredeyim?” Derin bir nefes aldı kısa bir süre etrafa baktı. İçindeki kararsızlığı bedenine yansıtması beni etkiliyordu. İri cüssesinin içinde olanı bilmek en azından boş beynimde bir bilgi niteliğindeydi. Kendini rahatlatıp konuşmaya başladı. “Burası Dünya Perdesi’nin ardında bir evren, burası Sukha. Tanrı’nın çocuklarının yaşadığı ve evren geçitinin bulunduğu yer. Burası her şeyin olmasına izin verdiği yer.” İstemsiz bir şekilde düşünülmüş bir hareket olmadan güldüm. Elimi sertçe yüzümden geçirip, avucumla yüzümü silerken saçma sırıtış gitsin diye uğraştım. Bana uzattığı düz bakışlarını üzerine içimdekileri söyledim. “Komik geliyor, söylediklerin resmen beni gıdıklıyor. Ben delirmiş olmalıyım.” Bana hak verdiğini düşünmeme sebep olacak bir şekilde başını salladı. “Bir insan için inanması güçtür. Siz evrenlerin farkında olmadan yaşarsınız.” Kaşımı kaldırıp “İnsan?” diyerek onu abes karşıladım. Bu altı çizili belirtmenin sebebini anlayamadım. Beni sınıflandırışında kendini kapsamayan bir türden bahsediyor gibiydi. Düşünceli bir şekilde baştan ayağa beni kısa bir süre süzdü. Sanki bedeniminde bulabileceği herhangi bir yazı arıyordu. “Evet, galiba bir insansın. Büyü ve bilgeler bize bunu gösteriyor. Fakat senin özel güçlerin bunun aksini gösteriyor.” Tekrar sırıttım. Bana neler oluyor bilmiyorumdum. Çıldıracak gibi hissediyordum, içimde dönüp dolaşan korku dışarıya gülümseme olarak çıkıyordu. Bu karmaşık durum beni öfkeye sürükledi. “Sanırım kafam çatlayacak. Başım ağrıyor ve senin sözlerin... Bunlar dayanılmaz zırvalar.” Elimi şaşaklarıma yerleştirip parmaklarımı bastırırken bedenimin acılarına alışmaya çalıştım. Her ne oluyorsa biraz fazla gerçekçiydi. Bedenim allak bullak olmuştu. Bana doğru biraz yaklaştı. “Başının ağrıdığını biliyorum. Ben ve diğer tüm krallar bunu hissediyoruz.” Geriye çekilip aradaki mesafeyi artırdım. Belki de farkındalık kazandığım bir rüyadır ve bu yüzden gerçekçi geliyordur. Kral diyordu ve ben aklımı kaçırmak üzereyken gülümsüyorum. Bu gülümsemede bana öfke getirdi ve ona sert çıkıştım. “Senin gibi başka delilerde var yani?” Bu sefer o gülümsedi. Dişleri ince dudaklarının arasında itina ile dizilişlerini sergiledi. “Bir krala hakaret ediyorsun ve yaşamına devam edeceksin.” Bu sesindeki hafif alay ve şüpheli bir ima ile söyledi. Yine de kendimi koruma iç güdüsü ile bir adım daha uzaklaştım. Koşarak kaçma niyetimi koluna sarılmış yılan engelliyordu. “Diğeri gibi beni boğazlamaya mı kalkacaksın?” diye sordum. “Kral Dora.” “Ne?” Yine bir kral ve devam eden, ne olduğu bilinmez bir rüyaydı. Söylediğini anlamadığımı fark edince açıkladı. “Diğeri dediğin Kral Dora. Kendisi benim kardeşim.” Beni bir yerlere götürmeyen amaçsız adımlar atarak kendi kendime söylendim. “Sanırım biraz sonra avazım çıktığı kadar bağırıp, bu rüyadan uyanacağım. Sakin olmalıyım.” Sesim giderek azalırken dönüşen mırıltıda göz yaşlarının sinyalleri veriliyordu. Her an ağlayabilirdim. Ama bunu yapmak bile bir bilince sahip olmam gerektiğini savunuyordu. Ben neler oluyor bilmiyordum. Kimim, neredeyim, çevremdeki kim bilmiyorum. Yanıma sokuldu ve ellerini çekinerek uzattı. Ona dokunmak istemiyordum. Fakat uzatılanın yardım eli olduğuna inanmak istiyordum. Bana iyi davranıyordu ve kendi zihnimin karanlığında onunla birlikte savaşabileceğimi düşündürüyordu. “Zihninin ve bilincinin hafifliği sana rüyadaymışsın gibi hissettirebilir. Sonuç olarak insan bedenindesin. Bu beden bir yere kadar dayanacaktır.” “Ne?” Her seferinde içimdeki şaşkınlığın yanı sıra merak ve hiçbir şey bilmemenin korkusu beni bu soruya itiyordu. Onun söyleyeceği doğru ya da yanlış fark etmeksizin ona göre hissedecektim. Beni yeniden cevaplara kavuşturmaya çalıştı. “Saçların beyazlıyor ve yüzün yavaşça değişecek. Kitabın birinde okumuştum. Bunun adı yaşlanmaktı. İnsanlar ölüm için yaşlanırlarmış ve sende yaşlanıyorsun.”