Karanın Ormanı
Sen ışığı ara diye karanlıkta doğdun. Sen ışık olabil diye karanlıkta eğitildin.
-Yedi Bilge
Belirli bir işlemle tekrar edilen duruma düzen derler. Bu tetiklenmiş bir oluşumun kabul edilmesidir. Fakat bu duruma o kadar bağlı kalıp kendini sabitler ki bunun dışında olan her şey onun için yanlış ve ters kalır.
Çoğu kişinin ters ve yanlış gördüğü düzen bozan aslında yeni oluşumun tetiklenmesidir. Sadece cesurlar ve düzen kabul etmeyenler bu tetiklenmeyi başlatabilir.
Sancağının üzerinde altın renkli kelebeklerin olduğu; her parmağında yüzükler olan fakat işaret parmağındaki yüzükte kelebek figürü bulunan kadın ona gösterilen yerden ilerledi.
Alnında sekiz hilalin tam ortalarına dolunayı aldıkları bir dövme vardı. El parmaklarının sekizinde de krallıkların armaların olan yüzükler vardı. Ama görevi nereden aldıysa o yüzüğü sağ elinin işaret parmağına takardı. İşaret edilen yere onların emri ile geldiğini gösterirdi.
O kadın; elçiydi...
Yanlarında yürüyen dudakları mühürlü kulakları yanmış iki iri devasa varlıklarda onun eşleriydi. Onunla hiçbir şey bilmeden konuşmadan gezer ve korurlardı. Eşlerin elinde altın renkteki kelebeklerin gri rengi kumaşı süslediği bir sancak vardı.
Elçiler dokunulmazdır ve de güvenilmez. Çünkü onlar her krallığın yüzükleri takmalarına rağmen işaret parmaklarına hangi yüzüğü geçirirseler o krallıktan olurlar. Onlar için konuşur paralarını alana kadar onların kârlarını düşünürler. Fakat hemen sonrasında başka birinde iş alınca bu değişirdi.
Krallar emirlerindeki lordları haberleşme için pek göndermezler. Çünkü gittikleri krallıkta sırf canı istediği için onları öldürebilen kişiler olabilirdi ve hakları olsa dahi peşlerine düşemezdiler.
En iyi elçilerdir...
Elçiler bir yandan da güç gösterip şanlarını yücelterek herkese yayın yaptırabilecekleri kişilerdi. Bu yüzden elçi Adal Krallığına girdiğinde sarayda hemen taht salonu açıldı.
İki kralda gösteriş içinde giyindi taçlarını taktılar. En süslü pelerinlerini üzerlerine geçirdiler. Mimarisinde yılanların bol kullanıldığı tahtlarının olduğu taht salonunda buluştular.
Taht odası çukur görünümündeydi. Çukurun içinde taştan oyulan yüzlerce yılanlar vardı. Sanki oraya biri düşse hemen beyaz taştan oyulma yılanlar canlanıp onu yutacaktı. Tahta giden yol, çukurun üstündeki büyük bir yılanın üstüydü. Onun üzerinde yürüyerek kralların huzuruna ilerleniyordu.
Bu koca mermer yılan sonunda kralların tahtını oluşturmak için salona doğru dönüp ağzını açıyordu. Göz çukurlarında gözbebeklerini oluşturulan altınlar vardı. Açtığı ağzında iki sivri dişinin altında çatal dilinin üstünde kralların oturma yeri vardı.
Kral Dirim kardeşinden hızlı hazırlanmıştı ve yerini almıştı. Kral Dora pelerinini giyerken diğerleri arasında en son Alesya’ya verdiği ve Diyar Perdesi’ne giden yolda bulduğu pelerinin gözü takılınca düşüncelere dalmıştı.
Onu günlerdir bulamamanın endişesi ile daldığı düşünceler onu boğmak isteyen korkulara dönmüştü.
Şimdi neredeydi ve ne haldeydi bilmiyordu. Yaşamadığını düşündüğünde gökyüzüne bakıyordu. Varlığını saklayan ama ışığı ve sıcaklığı ile orada olduğunu anladığı dolunaya bakıyordu. Bu bakmalar kardeşi Kral Dirim'den ona geçmişti.
Baktıkça onu dolunayda gördüğü ilk anı ve heyecanını hissediyordu. Gitmesine neden olduğunu düşünüyor ve içten içe kendini suçluyordu. Onu ellerinde tutmak her şeyden önemliydi.
Alesya yokken tartışmalarından kalan hatıralar ile onu ölçüyor nasıl biri olduğunu çözmeye çalıyordu. Genç kızla derin bir bağ kurmamasına rağmen o bile bu durumdayken kardeşinin nasıl oluyor da bu kadar iyi göründüğünü merak ediyordu. Elbet kendi içinde kendini yiyip bitiriyordu ama hâlâ daha aurası ile herkesi hayran bırakan görünüşünde ve bakışlarında hiçbir şey değişmemişti.
Taht salonuna giderken adımlarını hızlandırdı. Bordo rengindeki uzun pelerini arkasından dalgalanırken saraydaki en sevdiği yere gitti. Taht salonunu seviyordu, çünkü büyüdüğü saraydaki taht salonu ile aynıydı. Orayı hatırlatıyordu, evini hatırlatıyordu. Çok önceden gitmeyi aklına koymuştu ama Alesya’nın gelmesi planını bozulmuştu. Büyüdüğü yeri özlüyordu.
Bordo pelerini beyaz mermerli büyük yılan heykelinin üzerinde gösterişle sallanıyordu. Taht salonunun girişinden tahta gelişene kadar Kral Dirim gülümseyerek onu izledi. Güç gösterisini sevdiği için kendini belli eden bordo rengini seçmesi şaşılacak durum değildi.
Kral Dora tahtın önüne geldiğinde dizini kırdı ve kardeşine gösteriş yapmak için selam verdi.
“Adal Krallığının bilge ve zeki kralı Kral Dirim müsait midir?”
Kral Dirim onun bu hareketine güldü. Sadece ikisi olduğunda nasılda ciddiyetini kaybediyor ve rol yapıyordu. Kardeşine uydu ve resmi dile yanındaki boş yeri gösterdi.
“Evet yüce kralımız buyrun. “
Kral Dora sert kemikli yüzünü gülümseten gülüşü ile dikleşip tahta geçti. Oturduktan sonra hem kendisinin hem de kardeşinin pelerininin ucunu düzeltti. İkisi de omuzları geride, bedenleri dik ve çenelerini hafif yukarıda tutarak gelenleri beklediler.
İlk olarak alay girdi, kralları selamladılar ve meşalelerin yanına geçtiler. Sonra lordlar geldi, kralları önünde diz çöktüler ve emirle yerlerini aldılar. Tek sıra bir şekilde büyük yılan yolunun üzerinde karşılıklı durdular ve gelenlerin onların arasından geçmesini beklediler.
Geniş, her iki tarafında lordlar olan taht yolu düşmanlık için gelenlere korku dostluk için gelenler ise gurur verirdi.
Sonunda elçi taht salonuna geldi. İri eşleri yanında ona refakat ediyordu. Elçi böyle ihtişamlara ve görkemli yerlere alışıktı ama uzun zamandır gelmediği Adal Sarayının güzelliği onun gözlerine beğeni olarak yansıdı.
Tahtın önüne geldiğinde eğildi sancak tutan eşleri hiçbir hareket etmeden korkunç görüntüleri ile öylece durdular. Elçi eğilirken yere süzülen boncuklu saçlarını tutup reveransını daha güzel yaptı.
“Sukha’nın en geniş toprak sahipleri... Sukha’nın en güçlü kralları... Adal Krallığının yüce kralları; Kral Dirim ve Kral Dora’ya selamlar olsun. Ben Sukha’nın söz getiren haber bildiren elçilerindenim. Sizlere selam olsun.”
Krallar hiç konuşmadılar ama onu rahata geçirecek baş hareketini yaptılar. Dikelip artık neden geldiğini anlatabilirdi.
“Ben Anisa Krallığında geliyorum. Ben onlar için sadece dilim, onların sözlerinden oluştum.”
Kral Dora böyle diplomasi işlerine kardeşinden daha fazla alışıktı sıkılmıyordu. Ama Kral Dirim yeter artık sadede gel dememek için kendini zor tutuyordu. Nihayet söz gerçek kısma geldi.
“Bundan günler önce dolunayın ben buradayım deyip kendini hatırlattığı fakat hemen ardından bizleri yine terk ettiği gün Anisa Kralları, Sukha’ya gelen insan ile konuşmuşlar.”
İki kralda gerildi; her ne kadar belli etmeseler bile göz bebekleri odaklarını bulmuş gibi pür dikkat kesildiler. Alesya, Anisa Krallığında diye sandılar. Kayıp olmasından daha iyi bir seçenekti.
Elçi devam etti. “Kehanetle gelen onlara korku ve tedirginlik içinde bulunduğu yere BlackDown denildiğini söylemiş. Aziz Anisa Krallarına onu gelip almalarını istemiş.”
Kralların tüm rahatlamaları ve kavuştukları bilgilerin ışıkları kayboldu. Artık ikisi de kap kara düşünceler ve endişelerle boğuşmak, kendilerinden önce de Alesya’yı kurtarmak zorundaydılar.
Elçi devam etti. “Aziz Anisa Krallığı, kehanetle geleni birlikte bulalım diyorlar. Bu zamana kadar o kara topraklarda ondan hiçbir iz bulamadılar.”
Kral Dora, vereceği haberin bu kadar olduğunu anladığında görkem içinde ayağa kalktı. Eli ile taht salonun kapısını göstermeden önce iznini verdi.
“Anisa Krallığına haber verdikleri ve iş birlikleri için teşekkür ettiğimizi söyleyin. Anisa Krallarına saygılarımızı ve daim dostluğumuzu iletin.”
Elçi sırf bu söylediklerini iletmek için bile karşılık alacaktı. Onu dışarıda sandık dolusu altın bekliyordu. Elçi çıkarken alay onu takip etti. Krallığın sınırına kadar eşlik edecekti. Lordlar artık gösteriş töreninin bittiğini biliyordu.
Kimse orada dikilmekten şikayetçi değildi. Çünkü lordların orada durması, krallığa getirilen bilgileri öğrenmeye layık görülmeleriydi. Onlar krallığın güçleri ve sadık koruyucularıydı; bu yüzden güç gösterirken orada olacaklardı ve de krallıklarının durumunu herkesten önce haber alacaklardı.
Kral Dora geri yerine oturduğunda kendi kendine söylendi. “Oraya nasıl gidebilmiş?” Kaybolduğu gün içinde oraya gitmesi imkansız. Oraya atlarla gitmek on günden fazlaydı. Kaldı ki Alesya İksir Gölüne girmeden fazla yaşayamazdı.
Kral Dirim elini kirli sakalının üzerinde gezdirdi. Daha sonra eli sıkıca toplanmış saçına gitti. Tokayı çekip atmak saçlarını serbest bırakmak istiyordu ama lordların önünde dağıldığını gösterecek değildi. Tek bir ihtimal vardı, o gün renginin kırmızıya döndüğü Diyar Perdesi’nden karşı tarafa geçmişti. Basit bir geçit ve normal bir kapı gibi.
“Diyar Perdesi'nden geçmiş.” diyerek düşünmekte olan kardeşine cevap verdi. Bu akıl almazdı ama Alesya neyi normal kılmıştı ki... Sadece buna şaşırıp diğerleri gibi daha sonra kabul edeceklerdi.
Kral Dora bu ihtimale kafa yordu, Diyar Perdesi’nin hemen diğer tarafı BlackDown Krallığıydı. “Diyar Perdesi onu diğer tarafamı geçirmiş!” Kafasını iki yana salladı, hiç iyi şeyler olmuyordu ve olmayacak gibiydi.
Kral Dirim ayaklandı henüz ne yapacağını bilmiyordu ama bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Kendi topraklarını bile kara büyülerle karartmış kral kim bilir ne yapardı daha da kötü ne yaptırırdı.
“Sanırım. Çocuklar kaybolduğu hakkında doğru söylüyormuş demekki.”
Kral Dora’nın birden yüz ifadesi değişti. Çocuklar aklına yeni gelmişti. “Artık onların olduğunu sanmıyorum.” diye söylendi. Çünkü sabah lordlardan bir kaçını onların hayatını sonlandırması için göndermişti. Onun düşünceli hali ve ifadesinden hiçbir şey anlaşılmaması Kral Dirim’in aklını karıştırdı.
“Anlamadım.” diyerek onu bilgilendirmesi için beklenti ile kardeşi Kral Dora'ya baktı. Kral Dora da tahtından kalktı sonra neden böyle bir şey yaptığını da açıkladı.
“Kız çocuklarından biri atının öldüğünü söylemişti. O atı orman yakınlarında bir çiftlikte gördüm. Yalan söylediğine kanaat verdim ve cezamı onlara gönderdim.”
Yalan söylerseler öleceklerini söylemişti. Krallara kimse yalan söyleyip yanıltamazdı bu aldatmacanın cezası her zaman ölümdü. Kral Dirim bunu biliyordu, ayrıca kardeşinin kararlarına karışmazdı pek. Ama bu sefer biraz endişe ediyordu her ne kadar cezalandırılmayı hak ettiklerini düşünse bile...
“Lordlar mı gittiler?” deyip orada duran lordlar arasında gözlerini gezdirdi. Lord Veter buradaydı, sadakati kadar gücüne inandığı baş lordunu görebilmişti. Kral Dora yürümeye başladı ve arkasına dönerek kardeşi ile konuştu.
“Evet, şimdi Karanın Ormanından geçiyor olmalılar.” Bu durdurmak için çok geç demekti. Kral Dirim kardeşinin yanında yürümeye başladı iç çekti. “Bu Kâhin Lodar'ı kızdıracak ve küstürecektir.”
Kral Dora endişelenen kardeşine kaşlarını çattı ve alnında oluşan çizgilerle baktı. “O dağı onun başına yıkmadığım sadece çocukları öldürdüğüm için bana minnettar olacaktır.” Buna hakkı vardı, o çocukların yaşama şansı yoktu. Durgunların çocuklarını toplayıp onları büyütmek ve onları bir kâhin ordusu gibi örgütlemek büyük bir suçtu.
Kral Dirim elini kardeşinin omzuna koyup sıktı. “Sen iyisini bilirsin kardeşim.” Şu an çocuklardan daha önemli bir meseleleri vardı. Alesya’yı bulmaları gerekiyordu. BlackDown Krallığında; krallık için kardeşini öldürmüş kralın yönettiği krallıkta onu iyi şeyler beklemezdi.
Kral Dora artık aradıkları bir kız olmaktan çıkıp kurtarmaları gereken kız konumuna geçmişti. Alesya için endişe etmeye başladı. Kral Dirim bu durumdan nasıl çıkacakları düşünmek için planlar yapmaya başlamıştı bile. Onu hangi gerekçe ile Kral Oliver’ın elinden alacağı, diplomasi ve kuralları nasıl kendi tarafında kullanacaklarını hesaplıyordu.
“Bu zamana kadar beklemek ve onu aramaktan başka bir çaremiz yoktu. Ama artık BlackDown Krallığındaysa kurtarmamız gerekiyor.”
Kral Dora’dan ses çıkmadı, içinden bunları onların başına açan Alesya’ya öfkeleniyordu. Bir tarafı bunu hak ettiğini söylerken diğer tarafı onun için edişe ediyordu. Taht salonundan çıkıp oturma salonlarına giderken kardeşine konuştu. “Diplomasiyi bozmadan hareket etmeliyiz.”
Kral Dora ne onu onayladı, ne de karşı çıktı. Bu suskunluğu ona garip gelince Kral Dirim ona beklentiyle baktı. “Sen bir şey yapmayacak mısın?”
Kral Dora, tam kapıdan geçecekken durdu ve kaşını kaldırarak kardeşine döndü. Hiçte bir şey yapmak zorunda değildi. “Hayır. Sonuçta kızla öpüşen sendin?” Uzun zamandır içinde beklettiği bu konuyu tamda bu an kullandı. Kral Dirim kaşlarını kaldırdı ve biraz geri çekildi. Kıskanmış ve kızmış olduğu belliydi. Her ne kadar ona söylediğinde kabul etmeyecek olsa da bunun kıskançlık olduğunu biliyordu.
Utanmış gibi yapıp kısık sesle “Bunu biliyor muydun?” diye geçiştirdi. Kral Dora salona geçip şöminenin yanına giderken sitem etti. Onun tam olarak kim olduğunu bilmeden kardeşinin dikkatsiz davranmasına sinir olmuştu. Onun dolunayda gördüğü kızla öpüştüğü için sinir olmuştu.
Şimdi ise Alesya'yı kurtarmak Kral Dora'ya düşecekti. Kral Oliver, herhangi bir sorun çıkarmayıp geriye adım atarsa muhakkak Kral Dora onun üzerine doğru yürüdüğü için olurdu. Süre gelen savaşları Kral Oliver'ın boyun eğmesi son bulmuştu. Bunu sağlayan büyük ölçüde Kral Dora’ydı.
“Burası benimde sarayım. Ama kız senin kraliçen. Ona kraliçem diyorsun.”
Kral Dirim anlamaya çalıştı, kıskanıyor muydu yoksa kızıyor muydu bilmeliydi. “Sen laf dokundurmaya falan mı çalışıyorsun?”
Kral Dora güçleri ile şöminenin yanındaki odunlardan birini ateşin içine yolladı. Derin bir nefes aldı, kardeşini hiçbir şey için suçlayamazdı ama onu ssorgulayabilirdi Böylece soruları ile o da kendini ve yaptıklarını tartardı.
“Merak ettim. Neden gözünü karartıp onun arkasından Diyar Perde’sine gitmedin? Sukha’ya ilk geldiği an yaklaşmıştın. O gün neden bu tehlikeyi göze almadın?”
Kral Dirim yavaş adımlarla karşılıklı koltukların birine oturdu ve yıllarca biriktirdiği bilgilerin ona bilgelik kazandırdığını belli etti.
“Çünkü inancı batıl ise kişiye aptal. İnancı, kesin ve kurallı ise o kişiye inançlı denir. Ben evrene gelen kraliçeyi karşılamak için yaklaşmayı göze aldım. Fakat bir insanın peşinden tekrar yaklaşmak istemedim. İnanç gösterdiğim kehanette; gelecek olan kırmızı kanlı bir insan değildi. Bunu göz ardı ederek hareket etmem beni batıla kanan bir aptal yapar.”
Kral Dora ona bakarken gıpta etti. Çünkü onun yerinde olsaydı muhtemelen hiçbir şey gözetmeden Alesya’nın arkasından giderdi. Onunla arası kötü olmasına rağmen ilk ardından gitmek isteyen kral o olmuştu. Şimdi kardeşinin dedikleri ile ona güvenebileceğini; Kral Dirim kıza ne kadar bağlılık gösterse de asla hata yapmayacağına güvenmesi gerektiğini anlamıştı.
*****
Derin bir nefes aldı Safur bir kez daha onun kılıncına bir önceki kadar sert vurursa parmakları arasından kaçacağını biliyordu. ‘Kılıcıma vur kılıcına vurayım’, ‘kendini kolla', ‘karşındakinin kılıcında gözün olsun' temelli alıştırmalardan sıkılmıştı.
Her ne kadar öğrenmek istese de alıştırma yapmayı Safur ile değil de Şayn’la yapmak güzeldi. O daha eğlenceliydi ve yüzü beton gibi değildi.
Alesya ona karşı kendini savunmaya aldığı sırada boynu kaşındı. Kılıcını indirip boynunda dolanan saçların çekti ve kaşıdı. Safur’un yüzü tepkisiz olsa da ses tonu ve sözleri öyle değildi. Sitem doluydu.
“Odaklanın Kraliçem. Sadece hedefe odaklanın. Savaşırken birinin size kaşınmak için zaman vereceğini sanmıyorum.”
Alesya omzunu silkti ve kılıcını bıraktı. Her ne zaman dursalar Alesya kaytarır gibi molayı uzatıyor, her duraksamaları molaya çeviriyordu. Safur’u sözleri ile alıkoyup süreyi uzatıyordu.
“Ah Safur, kaç gün oldu hâlâ daha bu kılınç işini beceremedim. Başka bir şey mi denesek? Ok ve yayda da kötüyüm. Ben bu gidişle biri bana saldırsa anca taş atabilirim herhalde. Bana doğruyu söyle Lord Safur, benden bir şey olmayacak mı?”
Safur onun bıraktı kılıncı yerden aldı ve eline tutuşurdu. “Kraliçem, güçleriniz el atında ve kontrolü değil. Bu yüzden kılınç ve ok kullanmak mühim olacak sizin için.”
Alesya elindeki kılıcı havaya kaldırırken sızlandı. “Taş atarım ben. Bu arada aklıma takıldı. Kral Dirim'in de kılıcı sürekli yanında onun da güçleri el atında değil mi?” Kılıncını tekrar indirip sohbet etmeye başladı. Kaytarmaya çalışıyordu, Şayn gelene kadar dinleneyim en azından diyordu.
Safur, Kraliçesinin bilgisini artırmak ve merakını gidermek için cevapladı. “Kraliçem bir söylenti, bir duyumdur benim söyleyeceğim. Özel güçlerine tamah etmeyip bedenini ve becerisini geliştiren Kral Dirim'in güçlerinin tüm krallardan daha fazla olduğu söylenir.”
Sözler birbiri ile çelişince Alesya kaşlarını çattı. Güçlerini kullanmayan Kral Dirim’i kesin güçsüz olduğu ve bunun üstünü örtmek için böyle bir duyum yaydığını düşündü. “Ee özel güçlerini kullanmıyorsa nereden biliniyor bu? Yalan haber bence. Ben şahsen Sukha saray duyumlarına hiç inanmıyorum.”
Safur onun şüphesine hak veriyordu ama bu duyumun altını dolduran bir gerçek vardı. “Çocukluğundan biliyorlar. Festivaller ve kutlanılan günlerde yarışlar olurdu. Kral Dirim çocukken bir kez bile yenilmedi.”
Alesya buna inansa mı diye düşünürken yanlarına Şayn her zamanki gülümsemesi ve neşesi ile geldi. Artık kaytarmaya ve bu konu hakkında konuşmaya gerek yoktu. Alesya kılıncını kaldırdı ve sahte meydan okuyan gözlerini Şayn’a dikti.
“Bugün Safur’u yedi kez yendim delikanlı, bana bulaşmaya cesaret edebilecek misin?” Şayn buna güldü, kesin çok kötü bir antreman olmuştu. Ama bunu kraliçesine belirtemezdi. İnanmış gibi yaptı, sonuçta oradaki herkes bunun yalan olduğunu biliyordu. Alesya’nın önünde eğildi.
“Muhakkak yediden daha fazla yenmişsinizdir Kraliçem.” Alesya onun koluna dostça vurdu sahte övünmesini kesmedi. “Önü alınamaz yeteneklerim var. Kılınç bedenimin bir parçası gibi.” Kılıcını havada beceriksizce salladı, Safur’un havalı kılıç hareketlerinden birini yapmak istedi. Ama taklit bile edemedi. Safur ona bakarken neden böyle övündüğe anlam veremiyordu. Az önce kendi becereksizliğini ilan etmişti.
“Taş atarım ben diyordunuz efendim.”
Şayn buna kendini tutamayıp gülerken Kraliçeye ayıp olur diye dudaklarını birbirine bastırdı. Ama sonrasında bunun sorun olmayacağını gördü. Alesya herkesten fazla kendine gülüyordu. Eline hayali bir taş aldı.
“Ben taşla Kadeh Yılanına bile meydan okudum. Taşı önemsiz görmenize izin vermeyeceğim. Ben aslında Taşların Kraliçesi’yim.”
Onlar gülüp eğlenirken, yer altına açılan kapı sertçe kapandı. Öyle ki sesi onların kulaklarına dolduğunda bir şeyin ters gittiğini anladılar. Alesya kılıncını ilk kez gerçekten havaya kaldırdı. Biri onun yerini bulmuş olabilirdi. Safur öne çıkmak ve korumak için adım atacakken Alesya ondan önce davrandı. İçgüdüsel hareketleri artık hem korumaya hem de savaşmaya hazırdı.
Derken tünelden Sally’nin korku dolu sesi duyuldu. “Kraliçem!” Safur ve Şayn hemen koştular onu telaş ve nefes nefese gördüklerinde arkasından biri geliyor mu diye baktılar.
Alesya nefesi kesilen Sally’nin yanına gidip endişe içinde sordu. Onun korkuya ve telaşa kapılmasının nedeni ne olabilirdi bilmiyordu. Saraydan getirdiği haber neydi bilmek istiyordu.
“Sally ne oldu?” Genç kız nefesini toplayamasa da hızlı hızlı inip kalkan göğsünün içinde kalbi kanını döverken anlattı.
“Sarayda duydum… K-kralları… Çocukları öldürmek için birilerini göndermişler. Sizi kurtaran çocukları.”
Alesya geriye çekildi. Çocuklar ile birlikte olduğu an gözlerinin önünden geçti. Mabel’i, bizi kurtarmaya gel diyen çocuğu, kucağına oturanı ve daha adını bilmediği diğer çocukların yüzleri hafızasında belirdi. Onları kurtaracaktı ne pahasına olursa olsun ölmelerine izin vermeyecekti.
Elindeki kılıncı parmakları sıkıca kavradı. Çıkışa baktı, geldiğinden beri ilk kez dönüp oraya bakmıştı. Kararlı adımlarla giderken yanında geçtiği Safur’un kılıncına da uzandı. “Senin kılıcını da ver.” Kılıncı kabul etmeyen ve kullanamayan Alesya şimdi iki tane olmasını isteyecek kadar kendine güveniyordu.
Şayn diğerlerinden önce davrandı ve önünü kesti. “Nereye Kraliçem? Kendinizi tehlikeye atmayın efendim. Kâhin Lodar çocukları koruyacaktır.” Hepsi çocuklara değer verdiğini biliyorlardı. Mabel’in atının nasıl olduğunu bile sürekli soruyordu.
Bir an durdu ve odasına girdi her şeyi içine koyduğu çantasını boynundan geçirdi. Onun peşinde dolananlara kararının ne kadar kesin olduğunu ifadeleri ile belli etti.
“O çocuklar beni korudu bende onları koruyacağım. Bana tam olarak nerede olduklarını söyle.” Biliyordu ama emin olmak istiyordu. Belki bu sefer oraya giden başka bir yol söylerler diye umut ediyordu.
Sally ona dokunma cüretini gösterdi, onun böyle hemen çıkıp gideceğini belse asla bu haberi getirmezdi. Onu caydırmak için elini iki avucunun arasına aldı.
“Karanın Ormanından geçemezsiniz. Orada en küçük bir ışık korkunun canavarlarını çağırır ve ölürsünüz. Dağın içinde yaşıyorlar, orayı ışıksız bulamazsınız.”
Alesya da bunları biliyordu ama bir çaresi vardı. Mabel’in atı onu götürebilirdi, karanlıkta hiç ışık yakmaz ve kitaplarda Karanın Ormandaki canavarlara ait bilgileri hiçe saymazdı. Yukarı çıkan merdivene ilk basamağını attı.
“Ben bulamam ama at Mabel'i bulur.”
At Şayn’ın ailesinin bakımındaydı. Ormana yakın bir evde yaşıyorlardı, oraya kadar Şayn ile gitmeyi aklına koydu. Karanın Ormanına gelince okuduklarını hatırladı:
Karanın Ormanı ve Canavarları
Korku nedir? Tam olarak ruhun neresinde saklanır da ortaya çıkacağı zamanı belirler pek bilen yoktur. Sadece Karanın Ormanında yaşayan canavarlar bilir. Karanlık onların durgun sularıdır.
Kendilerini göstermezler, çünkü bilinmesi istemezler. Korku ruhun içine öyle bir sızar ve kendine yer açmak için onu siler ki... Kişi daha öncesinde ne olduğu ve nasıl biri olduğunu unutur. Korkunun eline geçenler sadece korku olarak nefes almaya devam edebilirler.
Karanın Ormanı korkuyu tek bir bakışla gün yüzüne çıkaracak canavarlarla doludur. Ağaçların arasına gövdelerinin birbirlerine sararak beklerler. Aynı içimizde bir yerde korkunu ortaya çıkmak için zamanını beklediği gibi. Sessiz ve varlığı belirsiz. Oysa oradadırlar bunu herkes bilir.
Karanın Ormanındaki canavarlar ortaya çıkmak için tek bir ışık kıvılcımı bekler ve onu gördüklerinde varlıklarını ortaya koyarlar. Kimse Karanın Ormanında değil ateş yakıp ışık tutmak, gözlerini bile açmazlar. Çünkü canavarlar içlerindeki korkunun derinine gözlerden ulaşırlar.
Boyları; uzun, bedenleri; cılız ve ince... Zar gibi derileri keskin kemiklerinin üzerini sarar. Ne parmak ne tırnak, ne dudak ne burun, ne de kulak. Onların için gerekli tek şey gözlerdir. Baş kısımlarının her yerinde gözleri vardır. Avlarını görmek her yerden ışıkları sezebilmek için... Yuvarlak göz yuvaları, gözler görmek için açlık çeker.
Onların sesleri ya da sözleri yoktur, onların gözleri vardır. Çünkü korkuyu sadece gözlerden anlar ve gözlerden çekebilirler.
Canavarları avlamak için onları bulmak gerekir. Nefesi olmayan hareketi olmayan ve kokusu yayılmayan canavarları sadece görerek avlanabilir. Fakat Karanın Ormanın da bir ışık yatağın an, onlar senin karşında belirir. Cesur bir lord, korkudan yoksun bir halk ya da Sukha’nın en güçlü kralı... Kim olursa olsun hepsinin içinde saklanan bir korku vardır. Canavarlar bunu onların gözlerinde görebilir ve ortaya çıkarır.
Karanın Ormanına gittiğinde herkesi karşılayan tabelada şunlar yazar:
- En saklıda haberinin bile olmadığı yerde bir korku uyur. Yok sandığın uyandığında sen bir daha asla huzur içinde uyuyamazsın.
Tabelada ki öğütler devam eder. Buraya kendilerini kanıtlayıp herkesten farklı olduklarına inanan kişileri caydırmak içinde bir metin yazar.
“Sakın ola kibre kapılma, benim korkum yoktur diye göğsünü kabartıp Karanın Ormanına ışık tutma. Nice cesurlar korkudan öldü, nice kibre kapılanlar oradan geriye dönemedi. Sen şimdi dön geri.”
Alesya ata bindi ve diğerlerinin onu peşinden gelmemesi için söz verdirdi. Şayn’ın annesi başındaki örtüyü çıkardı ve ona gözlerini kapatması için verdi. Asla açmamasını tembih etti. Safur ona sadece kılınç değil daha rahat kendini savunabileceği bıçaklar verdi.
Kılıçlar ona ağır geliyordu tam olarak alışmamıştı ama bıçaklar tam ona göreydi. Alesya yine taş esprisi yaptı. Sırf onların gerginliğini yok etmek için “Taş bulursam, atarım. Merak etmeyin.” dedi ama kimse gülmedi. Çünkü belli etmese bile ormandan korkuyordu ve tabii lordların çocukları öldürmesinden.
Atı ormana çevirdi ve gözlerini bağladı. Diğerleri onun arkasından dualar ederken atın kayışlarını sıkıca bağladı. Eğilip atın boynunu okşarken fısıldadı.
“Mabel’in güzel huylu atı beni ona götür. Beni evine ve sahibine götür.”
Bu beyaz atın son arzusu kadar önemli ve tüm isteği kadar hevesiydi. Mabel’e ve evine gidecekti. Dört nala koşmaya başladı. Aleysa sıkıca tutunup düşmekten korktu. Bu kadar korku ile ormana girdiğini fark edince yüzüne sertçe çalınan havadan derin derin nefesler aldı.
Zihnini Alen ile doldurdu o ne yapacağını iyi bilirdi. Hemen de olaya el attı, şimdi ona sinirlenip söz edecek durumda değildi. Ormanın içindeydi, yardım etmeliydi.
“Hiçbir şey yok Alesya. Endişelenecek ya da korkacak hiçbir şey. Sakın gözlerini açma. Şu an nerede olmak istiyorsan orayı hayal et. Saraydaki güllerle dolu ışık altında bir yer hayal et. Her yer aydınlık Alesya, her yerde güzel çiçekler var.”
Alesya yüzüne çalan sert rüzgârda atın üstünde yalpalarken ona gerçekten nerede olduğunu hayat etmek istediğini söyledi.
“Evimi; ait olduğum yeri hayal etmek istiyorum. Benim evim nerede Alen?”
Alen bu soruyla dona kaldı. Evleri bir yerde değildi. “Bizim evimiz yok Alesya. Tanrı bize bunu vermedi.”
Terinin ıslaklığına yapışan saçları rüzgârın soğukluğu çarptığında üşütüyordu. Atın sert kayışlarını sıkıca tutuyordu. Ta ki bir dal parçası Alesya’yı attan aşağı düşürene kadar. Göğsüne aldığı sert darbe nefesini kestiğinde elleri çözüldü. Çığlık atarak neye uğradığını şaşırırken atın üzerinden düştü. Ne olduğunu bile anlamadan sert yüzeye çarptı. Saçları yere kapaklanan yüzünü örterken acıyla inledi.
*****
Kimse onun canını tehlikeye atmasını bekleyecek değildi. Bu emir onlar için geçersizdi. Öylece daha başlamadan her şeyin bitmesine izin veremezlerdi.
Safur sırtına okunu ve yayını aldı. Yedek kılıcını kınına soktuğunda orman yoluna koştu. Yıllarca o ormanda yaşamıştı, kimse karanlıkta onun kadar iyi olamazdı. Başka atları yoktu ama Safur uzun yolu koşarak gidebilecek kadar güçlüydü.
Kılıcını havaya kaldırdı. “Diriliş için.” Elban halkı gömüldüğü tarihten ve ezildikleri kendi topraklarından yeninde dirileceklerdi. Bunu için verilen her can bir adaktı.
Kendi canını severek verebilirdi. Karanın Ormanını onun kadar iyi bilen kimse yoktu. Orada aylarca karanlıkta yaşamıştı. Alesya’ya yardım edecekti, gözlerini hiç açmadan toprak yolu takip edecekti. Ona yetişmek için tüm gücü ile koşuyordu. Yüzüne vuran rüzgâr sert yüzünde gözlerini sulandırarak bir ifade kazandırdı.
Safur’un yüzü beton gibi değildi, cesaret ve inançla parlayan gözleri ile hüzünlü görünüyordu.
Sally’nin Safur’a güvenmekten başka bir çaresi yoktu. Saraya geri dönmek için çiftçi ile yola koyuldu. Şayn uzaktaki Karanın Ormanına baktı, ağaçlarını görmeye çalıştı. Ama karanlık öyle emmişti ki ağaçları koca bir kara delik gibi duruyordu.
Ama Şayn durmayacaktı. Eve koştu ve gaz lambasını eline aldı. Bir an durup onun ne yaptığını anlamaya çalışan anne ve kız kardeşine baktı. Bunu onlar gibi nicesi için yapacaktı.
Yaşayanlar ve yaşayamayanların intikamını alacaktı. Annesi oğlunun gözlerindeki öfkeyi ve deliliği anlamıştı. O ahıra giderken önüne geçip yolunu kesti.
Şayn onu kenara itti ve halatı altı. Annesinin yalvarmalarını ve yakarışlarını duymamazlıktan geldi. Sadece ona son bir kez sarıldı ve gözleri dolu dolu bakarken tembih etti.
“Gözlerinizi ve ışıklarınızı kapatın. Bu gece bu küçük adam halkının intikamını alacak anne. Kraliçesini koruyacak.”
Ahırların arkasından ormana doğru elinde gaz lambası ve omzunda halatla koştu. Eğer Kraliçesi canavarların olduğu bu ormana girdiyse o da canavarları ormandan çıkarırdı. Onun ölmesine izin veremezdi.
Alesya o ve onun gibi bir çok kişinin geleceğiydi. Aleysa dirilişti. Nefes nefese dağılan düz saçları ile on beş yirmi dakikaya ormana ulaştı. Ona soğuğu ve karanlığı üfleyen karanlığın dibine geldi. Şayn ipi beline bağladıktan sonra diğer ucunun Karanın Ormanı yazan ve nasihatleri sıralayan tabelaya bağladı. Gözlerini bir kumaş parçası ile sıkıca bağladı.
Tek bir yol vardı o da toprağın aşınması ile belli oluyordu. O çiftçi çocuğuydu toprağı görmeden bile tanırdı, izini sürebilirdi. Aşınmış tek yol ayakları ile hissederek ilerledi.
İp onu ormanın ortasına kadar götürmezdi. Hızlı hızlı nefes alıyordu ve kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Ellerinin titremesini durduramıyordu. Avucunda tuttuğu gaz lambası düşmesin diye sıkı tutuyordu ama elleri titrediği için sallıyordu.
Bir adımı öne atıp ayağını yerde sağlamlaştırmadan ilerlemiyordu. Sonun ip gerilip onu belinden çektiğinde durdu. İpi çekip biraz daha ilerleyebilir mi diye baktı. Ama burası iple gideceği son noktaydı.
Şu an tek bir kelime edecek olsa ağlayacaktı. On altı yaşında kendi halkı için mücadele diyordu. Kendiyle gurur duyuyor ve cesaretini kutluyordu. Ama o daha bir çocuktu ve korkuyordu. Ailesine bir şey olmasında da korkuyordu. Geri dönemeyeceğinden korkuyordu. Bu kadar çok korkuya rağmen Karanın Ormanına girmişti. Ama neden yaptığını tekrar kendine hatırlattı. Gaz lambasını sıkıca tuttu.
“Kraliçemiz için. Elban halkı için.”
Gaz lambasının düğmesini çevirdi. İlk olarak çakmak taşının çıtırtısı ile ufacık bir ateş göründü sonra gaz yağı yandı. Bu küçük ışık, koca ormanda beyazın içine düşmüş kara kadar belliydi. Ne olursa olsun gözlerini açmayacak canavarları merak etmeyecekti.
Kraliçeden onları uzak tutacaktı. Kraliçesi her şeyi yoluna sokup geri dönerken onu buradan alacaktı. Kurtaracaktı... Çünkü Alesya her zaman onu gözeten ve koruyanları unutmazdı. Şimdi çocukları kurtaracaktı daha sonra da onu...
Alesya ağrıyla zonklayan başını kaldırdı. Önce Şayn’ın tanıdık sesini sonra ise çakmağın sesini ve ateşin çıtırtısını duydu. Belki orada bedeninin ağrısı ile kalabilirdi ama duydukları ile kendini zapt edemedi. Eli direk gözlerini örten beyaz örtüye gitti.
“Şayn! ”
Onun için buraya geldiğini tahmin edebiliyordu. Tam üzerinden bir canavar geçerken gözlerini korumak istediği çocuk için açtı. Şayn’ın başında toplanan canavarları gördü. Gözlerini ışığın okları içinde açmıştı. Karanın Ormanında tam üzerindeki canavara baktı. Gözlerinin içine...