8.Bölüm

2025 Kelimeler
Kasaba halkı uzun zaman önce yasakları çiğnemeye başlamış, adaleti unutur olmuştu. Buna rağmen yasakları çiğnemeyen birisi vardı. Kulübede Michael’in kimliksiz olduğunu duyduktan sonra herkes sessizce önlerine baktı. Sessizliği Leylin bozdu. Elini Michael’in elinin üstüne koyarak kimliğinin olmaması onun hatası olmadığını, babasının hatası olduğunu söyledi. Fakat Michael, babasıyla çocukken hiç analaşamadıklarını anımsadı. Ne kadar gözüne girmeye çalışırsa çalışsın babası ona hep öfkeli gözlerle “ Lanet olsun sana! Neden ölmüyorsun. Öl işte” diye söylenirdi. Michael zamanında bu sözlere çok kırılır, hayata küserdi. Bir gün Leylin’in tepedeki ormana meraklı bir şekilde gelmesiyle, hayatının o kadar da kötüye gitmediğini düşünmeye başlamıştı. Artık eskisi gibi babasının sevgisini aramıyor, yıllarca kendini kitabına veya günlüğüne gömmüyordu. Akşamları sohbet edebileceği bir arkadaşı vardı. Bu Michael için en güzel şeydi. Aynı zamanda Leylin için de. Leylin uzun süre devam eden sessizlikten sıkılmış, ayağa kalkarak “ hadi bugün biraz gülelim. Her gün suratsız gezen insanlara inat kahkaha atalım. Her gün ölümü beklemek yerine eğlenelim. Yaşımıza göre davranalım” dedi. Sitan’la Maca ayağa kalkarak, Leylin’le beraber kulübeden ayrıldılar. Fakat Michael, kulübede kalarak düşünmeye başladı. Ne ara Sitan’la Maca, Leylin’in en yakın arkadaşları olmuştu? Ne zaman Michael’in fikrini dinlemeden gider olmuştu? Tek arkadaşı değil miydi? Dostu? Michael bunların hepsini hazmederdi de Leylin gülerse başına ne geleceğinin farkında olmasına rağmen neden diretiyordu? Michael kulübeden ayrılıp eve geçti. Şömineyi yakmak için br kaç odun topladı. Daha sonra şömine başında uyuya kalmıştı. O sıra da Leylin ve ikizler sokakta maç yapıyorlardı. Kahkaha atıyor, yüzleri gülüyor, oyun oynuyorlardı. Sokaktan geçen insanlar şaşırıyor, durup tekrar bakıyorlardı. Daha sonra çocukları uyarıp yollarına devam ediyorlardı. Çocuklar hiç oralı olmuyor, oyun oynamaya devam ediyorlardı. Sitan bu durumdan baya zevk alıyordu. Bir ihtimal bu defa Hangin değilde kasaba sakinleri kazanacak diye düşündü. Pencereden onları izleyen bir genç, camı açarak “ Siz delirdiniz herhalde! Hatırlasanıza en son gülüp, devrim yapmaya çalışanları! Hepsi aklını kaçırdı. Köprüden attılar kendilerini. Size de mi olsun istiyorsunuz?!” diyerek camı sertçe kapatıp, perdeleri çekti. Daha önce bir grup genç devrim yapıp eğlenmiş, her ne hikmetse akşam üstü akli dengelerini yitirip, kendilerini kasabanın Böge nehrindeki köprüden atmışlardı. Fakat Leylin başına gelmeyeceğinden emin bir şekilde oynamaya devam etti. Daha sonra başka bir yede gitmek için oyunu yarım bırakınca birden gök yüzünü kara bulutlarla kaplandı. Birbirlerine çarpan bulutlardan mavi kıvılcımlar çıkıyor, sertçe yağmur yağmaya başlıyordu. Gençler evlerine gitmeye karar verselerde sanki biri Leylin’in ayaklarından tutmuş gibi, yerinden kımıldayamıyordu. Fakat Sitan’la Maca’da bir sorun yoktu. Leylin’e nasıl yardım edebileceklerini düşünseler bile akıllarına bir şey gelmiyordu. Sitan, tuhaf bir şekilde yere baktı. Maca ise Leylin’i kurtarana kadar en azından bir şemsiyenin olması iyi bir fikir diye, şemsiye getirmeye gitti. Maca bir türlü gelmiyordu. Leylin, yerinden kıpırdayamadan çömelmiş ağlıyor, bir yandan da ablasını düşünüyordu. Kendi kendine kızarken, ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Oynatınca haklı olduğuna karar verdi. Birden yağmur hızlanınca kafasına, taş atar gibi değiyor, canını yakıyordu. Leylin hızla oradan uzaklaştı. Sitan’da peşinden gitti. Leylin deli gibi koşuyor, bir türlü durmuyordu. O sırada Michael uyanmış, yağan yağmur yüzünden camları daha sert kapatmaya çalışıyordu. O sırada Maca’nın ormandan çıktığını gördü. Camı açıp neden buraya geldiğini sorunca Maca, başından geçenleri ona anlattı. Nedendir bilinmez Maca’da kardeşi gibi Michael’in bir kurtarıcı olduğuna inanıyordu. Michael, bunların olacağından şüphelenmiş, durdurmaya kalkmadığı için kendisine kızmıştı. Siyah gömleğinin üstüne bir mont almadan hızlı bir şekilde sokağa doğru koştu. Kumral saçları ıslanmış, siyah gömleği tenine yapışmıştı. Yine de Leylin, sokakta değildi. Michael en kötü senaryoya hazırlanmış bir şekilde köprüye doğru koştu. O sırada Leylin köprüye gelmiş, neden geldiğini bilmiyor fakat nehrin onunla konuştuğunu, hissediyordu. Atlamak istiyordu fakat Sitan onu tutmuş, atlamasını engelliyordu. Leylin çırpınıyor, atlamak istiyor fakat Sitan onu tutmuş, çırpınmalarına rağmen asla elinden kayıp gitmesine izin vermiyordu. Michael oraya vardığında, yüzündeki endişeli ifade birden rahatlamaya dönmüştü. Yakınlaştıkça, Leylin’in atlamak için çırpındığını fark etti. Sinirli bir ses tonuyla “Leylin!” diye bağırdı. Leylin olduğu yerde kaldı. Michael, kaşları çatık bir halde hemen Leylin’i kucakladı. Uçları sarı olan saçları çatılmış kaşlarını saklıyordu. Leylin ise Michael’in kucağında eli parlak kolyesine koymuş bir şekilde uyuya kalmıştı. Michael, onu kendi kulübesine götürmüş, kendisi için hazırladığı yatağa yatırmıştı. Üşümesin diye eve gidip bir kaç yorgan getirmiş, bir de ambalajlı yiyeceklerle kulübeyi donatmıştı. Kendisi de bir kenara kıvrılıp uyumaya başladı. Gece boyunca yağmur yağmaya devam ediyor, insanlar bunun için Leylin’i suçluyordu. Bazılarının evi artık doğa olaylarına dayanamayıp, çatıdan su sızdırıyor, bazılarınki ise camlardan rüzgar girmeye başlıyordu. İnsanlar artık doğa olaylarından yorulmuştu. Şimdi ise evlerinden olacaklar korkusuyla yaşamaya başlayacaklardı. Sabah vakti, Leylin uyanınca nerede olduğunu anlaması çok uzun sürmemişti. Kapıda yerde yatan Michael’i görünce dünü hatırladı. Hiçbir şeyin kendi iradesiyle olmadığını da hatırlıyordu. Michael’in başının ucuna çöküp “Neden sadece senin sesinle kendime geldim acaba?” dedi. Michael, derin uykuda, Leylin’in sesini duymayacak haldeydi. Leylin dolapları karıştırıp, yemek aradı. Bir kaç atıştırmalık bulup masanın üzerine koydu. Masayı hazırladıktan sonra Michael’i uyandırdı. Michael, gözlerini araklayıp, Leylin’i görünce hemen ayağa kalktı. İkisi de dünden sonra biraz birbirlerinden çekinir olmuştu. Leylin masaya doğru gidip bir sandalye çekti Michael için. Daha sonra o da karşı sandalyeye oturdu. Michael, Leylin’e bakarak “ İyi misin?” diye sordu. Leylin utanmış bir şekilde “sayende iyiyim.” diyerek ağzını yemekle tıkamaya başladı. Sanki böyle yaparsa dünden daha fazla bahsetmeyeceklermiş gibi. Fakat Michael, dün olanlar arasından sadece bunu düşünmüyor, ikizlerle birlikte onu kulübede yalnız bıraktılarını da hatırlıyordu. İçerlenmişti yine de belli etmek istemiyordu. Leylin yemek yedikten sonra Michael’e utana sıkıla teşekkür etti. Michael sadece başını sallayarak cevap verdi. İkisi de aralarındaki ilişkinin değiştinin farkındaydılar ama neye dönüştüklerini bilmiyorlardı. Kulübeden çıkıp, Sitan’ların evine gitmek için hazırlandı Leylin. Fakat Michael oturduğu yerden kafasını hafif kaldırarak, “gitmesen olmaz mı?” dedi. Leylin ne dediğinden anlamayarak arkasına döndü. “Efendim? Bir şey mi dedin?” Michael elini uzatıp, Leylin’in bileğinden tutarak, “Burda kalsana, benimle.” Leylin, Michael’in elini tutmasından mı yoksa sözlerinden mi emin değilim ama baya yanakları kızarmıştı. Kafasını “olur” şeklinde salladı. Michael belli etmese de mutlu olmuştu. Leylin’in bileğini bırakıp, ellerini birbirine kenetledi. Leylin’de ayakkabısını çıkarıp kenara koydu. Michael, Leylin’e “ okula gitmiyor musun?” Dedi. Leylin “son günler, gitmeme gerek yok” diyerek sandalyeye oturdu. Birlikte bir süre sessizce oturduktan sonra Leylin, Michael’e ders öğrenmek isteyip istemediğini sordu. Michael, Leylin’e bakarak “ben okula gitmiyorum Leylin. Yani öğrensemde işime yaramaz.” Leylin gülerek cevap verdi. “Aslına bakarsan Michael, senin adaşın olan bir çocuk vardı bizim kasabada. Geçenlerde kara sise kurban gitti. Yani kimliğini senin için alabilirim. Bizim bir üst sınıf öğrencisi o da” Michael biraz düşündükten sonra başka bir sorun bulmuş gibi “ ben nasıl hepsini öğreneceğim ki? Yapabileceğime inanıyor musun?” dedi. Leylin gülümseyerek onayladı. Okulun son haftası, Leylin ve Michael kulübeden hiç ayrılmadan, sürekli olarak çalışmışlardı. Michael çok zeki bir çocuktu. Çabuk kavrıyordu. Leylin zekasına şaşırmıştı. Kendisinden daha başarılı olacağına inanıyor, arkadaşıyla gurur duyuyordu. Ne kadar da saf bir duyguydu. Abigail, bir hafta boyunca Leylin’i kasabada görmemişti. “Acaba öldü mü? Yoksa hala Sitan’ların evinde mi kalıyor” diye düşüncelere boğulan Abigail, yerinde duramayarak, evin içinde sürekli yürüyordu. İşe daha fazla yoğunlaşmaya başlamıştı. Her zamankinden daha fazla ceset kokuyor, göz altları morarıyor hatta uykusuzluktan sersemliyordu. Sitan ve Maca ise bir hafta boyunca evde, Leylin’in nasıl hipnozdan kurtulduğunu düşünüyorlardı. Michael’in nasıl bir etkisi vardı? Aşk mı vardı aralarında? O yüzden miydi? Bir türlü adını konduramadığı bir şeyler vardı. Yapbozu birleştirdikçe eksik parçalar daha belirgin oluyor, bu da ikizlerin canını sıkmaya başlıyordu. Kim bilir, yapbozun “eksik” dedikleri parçalar belki, başından beri yoktu. Michael, onlar için daha da büyük bir gizeme dönüşüyor, Leylin ise onlarla daha da bağlanmaya başlıyordu. Sitan bir süreliğine dalmıştı. Maca, onu dürterek “Ne düşünüyorsun?” dedi. Sitan kafasını yana eğerek gözlerini kıstı. Daha sonra Maca’ya bakarak “ Bathala’yı uzun zamandır görmedik, kardeşim” dedi. Maca elindeki suyu masaya bırakarak, ciddi bir yüz ifadesiyle “ Bathala ne alaka? O da mı kasabaya geldi? En azından o gelmemeliydi!” sesini yükselterek söyledi. Sitan kardeşine sakin olmasını söyleyip “ Kardeşimiz o da sonuçta. Kaç yıl oldu görmeyeli? Bathala idare ediyor mudur acaba? Burda olmamız onu mutlu ediyordur!” dedi. Fakat mutlu olsa bile bu Sitan’dan çok Maca’yı kızdıracak bir hareket olurdu. Bathala onların küçük kardeşiydi. Şimdilik başka bilinen bir şey yoktu onlar hakkında. Bir hafta sonra, Leylin, elimden geldiğince Michael’e temel bilgileri öğretmiş, kendi çapında bir ders programı hazırlamıştı. Birlikte ormana gidip, yakmak için odu topladılar. Odun toplarken sohbet etmeyi de ihmal etmiyorlardı. Leylin, elindeki odunlarla, toprağa çizikler atıp, “ söylesene Michael, kasabanın üniversitesine mi gideceksin yoksa dışarıdaki bir üniversiteye mi?” Michael sorusuna anında cevap verdi. “ sen hangisine gidersen” Leylin mutlu olmuştu bunu duyduğuna. Fakat Michael’in, Leylin’in aklındaki okula gelebilmesi için çok çalışması gerekiyordu. Bu yüzdem Leylin, daha da hırslandı. Michael, odunları toplarken bir yandan konuşmaya başladı. “ Söylesene Leylin, ne olmak istiyorsun?” Leylin biraz düşündükten sonra “sanırım doktor olacağım. Bu kadar cesetten sonra vicdanım izlemek yerine yardım etmem gerektiğini söylüyor. Peki ya sen?” Michael yine hiç düşünmeden “ Ben Avukat olacağım. Adaletsiz kasabamızda, adalet olarak geri döneceğim.” İkisi de hayallerinin peşinden gidecek kadar azimli insanlardı. Sadece azimli de değil, zekiydiler de. Odunları topladıktan sonra Leylin, kasabaya gidip, ölen çocuğun kimlik kartını, Michael’e getireceğini söyledi. Leylin kasabaya indiğinde ablası Abigail ile karşılaştı. Abigail, bahçedeki yarı ölü, yeşillikleri topluyordu. Belli ki akşam evdeydi. Yemek yapacaktı. Leylin onu görmemiş gibi yaparak ölen çocuğun evine doğru gitti. Abigail, kardeşinin arkasından bağırarak; “ Hey! Artık bu muyuz? Bir haftadır nerelerdeydin?” Leylin arkasına dönerek, alaylı bir ses tonuyla “ Tepedeki arkadaşımın evindeydim. Gerçi sen orada birinin yaşadığına inanmıyorsun ama..” tekrar önüne bakıp yürümeye başladı. Abigail, elindeki yeşillikleri düşürmüş, Leylin’in gerçekten tepede yaşayan bir arkadaşı olmasına şaşırmıştı. Leylin kimliği almış, tepeye doğru giderken Abigail, yine yanına geldi. Ondan Michael ile tanıştırmasını istedi. Leylin’de kabul etti. Birlikte tepeyi aştıklarında evi de geçip kulübeye gelmişlerdi. Michael yanındaki davetsiz misafiri görünce şaşırmış, daha sonra da tanımıştı. Ayağa kalkarak kendini tanıttı. Abigail, ağzı açık kalmış bir şekilde Michael’e baktı. Daha sonra tek kelime etmeden kulübeden çıkıp eve doğru yürüdü. 25 yaşındaydı Abigail. O zamandan beri ilk defa bu denli şaşırıyor, korkuyor hatta ne yapacağını bilemiyordu. Eve gitmiş öylece otururken, evin üstüne üstüne geldiğini hissetti. Hemen kendini dışarı atıp, iş yerine gitti. Sonunda kurye gelmişti. Doğulu bir kuryeydi. Gözleri çekik, esmer tenli, sempatik birisiydi. Fakat keskin gözleri yüzünden bütün sempatikliği kayboluyor, aşırı derecede korutucu oluyordu. Kurye, karantinadan kalan cesetleri kabul etmemiş, onların fazlasıyla koktuğunu, düzeltemeyeceğini söylemişti. Bu yüzden yeni hazırladıklarını alıp götürmüştü. Kasabadan, rahatça ayrılıp, girebilen tek kişi kuryeydi. Nasıl yaptığını da yalnızca kuafördeki çalışanlar biliyordu. İşi hallettikleri için ellerine bir miktar para girmişti. Abigail bu parayla hemen evi boyadı. Karanlık duvarları beyaza boyadı. Leylin’in odasını da yeşile boyadı. Yeşil, Leylin’in en sevdiği renkti. Onu geri kazanmak için elinden geleni yapıyordu. Yine de işini bırakmayı, kasabayı terk etmeyi aklından bile geçirmiyordu. Abigail, biriktirdiği parasıyla kendine araba alabilirdi. Almamayı seçti. Çünkü alırsa Leylin gitmek için diretecekti. Elinden geldiğince burada kalıp bu işi yürütmek, sonra da başa geçmek istiyordu. Nasıl yapacağını kendisi bile bilmeden. Leylin, okulun son gününe hazırlanmış, alacağı belgeyi ablasına göstermek için heyecanla ayakkabısını giyiyordu. Michael’de okula ölen çocuğun karnesini almak için gitmişti. Birlikte o günü atlatmalarına rağmen Sitan ve Maca, Michael’in belge aldığını görmüşlerdi. İkizler hemen Michael’in yanına gelip, “ Daha seni kasabada göremezken, sen okula gelip, belge mi alıyorsun? Ne zamandan beri öğrenci olarak kayıtlısın?” Michael ikisinden de rahatsızdı. Leylin onlara olanları anlattı. İkisi de iş birliği yapacaklarına söz verdiler ve bir daha da bu konuyu açmadılar. Belgelerini alan çocuklar, kasabadaki bir büfeye gidip yemek yediler. Yemekten sonra da, Sitan, onları kendi evine davet etti. Birlikte Sitan’ların evine doğru giderken, arkada Maca ile Leylin konuşuyorlardı. Maca sakin bir şekilde “neden o kulübede kalmak istedin?” dedi. Leylin gözlerini kaçırarak “çünkü onun yanında daha rahatım. O benim en yakın arkadaşım” dedi. Maca yeterince ağzından laf alamamış, verdiği cevapları yetersiz bulup, bir ah çekerek önden yürümeye başladı. Birlikte Sitan’ların evine varmışlar hatta içeri girmişlerdi. Michael ilk defa ikizlerin evine gelmişti. Düşündüğünden daha aydınlık ve temiz bir evdi. Sitan, Michael’e bakarak “Hayal kırıklığına uğramış gibisin. Nasıl bir ev bekliyordun ki?” dedi. Michael “hiç” diyerek geçiştirdi. En azından onlar kadar gizemli, karanlık bir ev bekliyordu. Belli ki maddi durumları iyiydi. Evlerinde her şey vardı. Buzdolapları bile yiyeceklerle doldurulmuş, bu evde karantinada kalmak, kulübede kalmaktan daha iyidir diye düşündü. Daha sonra Leylin’e bakarak, onu kulübede tuttuğu için üzüldü
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE