İlla başımıza kötü bir şey mi gelmeli?
Güzel konuşmak için. İlla ölmeli mi insan?
Konuşmasını tamamlamak için. Belki de…
Kara sis bir kaç gün boyunca kasabayı terk etmemişti. Michael, kara sisten kaçıp, tepeye doğru koşuyordu. Sis, insan seçer gibi Michael’in olduğu bölgeye yayılmıyor, insanların çok olduğu varoş kesime doğru gidiyordu. Giderken her dokunduğu insanın bedeninden ruhunu ayırıp, üzerlerinden geçerken de cesetlerini yerdi. Michael eve girmekten korktuğu için kulübeye doğru koştu. Boşuna koşuyordu. Sis tepeye hiç yayılmamıştı. Kulübeye girip, kapıyı sıkıca kapattı. İçeride sisin kaybolmasını beklerken bir kaç gün geçmişti bile.
O sırada Abigail ve diğer kuaförler, uzandıkları yerden kalkmış, daha fazla ceset kokusuna katlanamayacaklarını, hemen imha etmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Fakat Abigail, yapmamaları gerektiğini, müşterilerin ne olursa olsun kuryelerini göndereceklerini söylüyordu. Fakat sisten kaynaklı mı bilinmez, bir kaç gün boyunca bir kuryeden ses seda gelmemesi pek hayra alamet değildi. Kuaförler kokudan bayılacak hale gelmişlerdi. Daha fazla dayanamayan bir kaç kişi, iş yerini terk eder etmez sis tarafından ruhlarından arındırılmıştı. Abigail aralanmış kapıdan bedenlerinin, ezilip büzüldüğünü görünce hemen hızla kapıyı sert bir şekilde kapattı. Korkan gözlerle diğerlerine bakıp bir sorun olmadığını, içeride kalırlarsa başlarına bir şey gelmeyeceğini söylüyordu. Kuaförlerden biri olan Sophia, Abigail’e “ Nasıl? Sence burda kalırsak ölmez miyiz? Kaç gün oldu? Suyumuz bile bitmek üzere! Açlıktan ölüyoruz. Kara sise gerek kalmayacak böyle giderse.” Haklıydı belki de. Yine de dışarıya çıkmaktan daha fazla şansları vardı. Abigail, Sophia’ya bir şey demedi. İçinden “ İyi ki, Leylin burada değil. Arkadaşlarıyla olması rahatlatıcı” diye düşündü. Keşke düşüncelerini dile vurabilen biri olsaydı. Belki kardeşiyle arasını hemen çözebilirdi. Abigail, kendi halinde, Sophia bir oraya bir buraya yürüyor, kendi kendine söyleniyordu. Diğerleri ise açlıktan mı, bilinmez kendilerinde değildi. Artık cesetlerdeki bakımlar yetersiz kalıyor, çürükleri artıyor hatta tırnakları morarıyordu. Yaptıkları onca bakıma üzülen kızlar, kuryenin yolunu gözler olmuştu.
Sitan ve Maca evde oturmuş, bir türlü uyuyamıyorlardı. Kara sis tanrısını iyi tanıyorlardı. Fakat bir kaç gündür bitmeyen şiddetine de anlam veremiyorlardı. Kara sis tanrısı bu kadar kısa sürede tekrar gelmez, gelse bile üst üste bir kaç gün insanları karantinada tutmazdı. Neydi onu böyle sinirlendiren? Neden Hangin sinirlenip, kasabadan bu lanetli sisi kovamıyordu?
Sitan sallanan sandalyeye oturdu. Maca ise şöminenin karşısında, üstüne bir örtü çekmiş “insanların bedeni ne kadar narin, her rüzgar estiğinde ürperiyor, üşüyorlar.” dedi. Sitan, dalgaya alarak Maca’ya “ Hayırdır? Sen insan değil misin?” Maca, Sitan’a cevap vermedi. Cesetlere bürünen kasabada hala umut var mıydı?
Sabah olmuştu. Bunu anlamalarının mümkünatı yok denebilirdi. Fakat ellerindeki saate bakarak sabahın erken saati olduğu anlaşılıyordu. Leylin uyanır uyanmaz ellerini ve yüzünü yıkadı. Daha sonra mutfağa Sitan’ların yanına gelerek kahvaltı yaptı. Kahvaltı yaparken aniden aklına zangoç Vladimir’in cesetinin hala kilise çanına bağlı bir şekilde sallanıyor oluşu geldi. İştahı kaçmıştı. Gözlerinin önünden ölen hayvanlar, insanlar, daha da önemlisi sınıf arkadaşları geliyordu. Her yıl biri esrarengiz bir şekilde ölüyordu, fakat bu bir katliamdı. Katliama ilk defa şahit oluyor, bir türlü hazmedemiyordu. Masadan kalkıp pencerenin önüne geldi. Hala sis etrafı sarmış, karşı kaldırımı bile görünmeyecek kadar karanlığa boğmuştu ortalığı. Leylin, ablasını düşünmeden edemiyordu. “ Acaba yemek yemiş midir? Ya cesetler? Kokusundan zehirlenmez, değil mi?” Aklını kemiren bu soruların cevabını öğrenebilecek miydi? Kara sis yakında gidecek miydi? Kara kara pencerede düşüncelere boğulan Leylin, Maca sayesinde tekrar kendine geldi. Maca ona sakin olmasını, elinden şimdilik bir şey gelmeyeceğini, ablasının zeki bir kız olduğunu söyledi. Leylin’in içi biraz olsun rahatlamıştı. Belli ki böyle şeyleri duymaya ihtiyacı vardı.
İnsanlar evlerinde erzaklarını azar azar tüketiyor, bir ihtimal sisin bir hafta daha musallat olacağına inanıyorlardı. Kim bilir belki de haklıydılar. Son sınıf öğrencisi olan Yulian, evde oturmuş, ne sisten korkuyor, ne de erzağının bitmesinden. Kapıyı açmadığı sürece sisin ona zararının olmayacağını biliyor, bir ihtimal erzağının bir haftaya daha yetecek kadar fazla olduğuna güveniyordu. Yulian, 17 yaşında, derslerde iyi olmasa bile çok zeki bir kızdı. Ailesini teker teker, çan çalarken kaybetmişti. Bir tek babası yaşarken, babası da dayanamamış kendini öldürmüştü. Bütün ailesinin cesetlerini elleriyle toprağa gömdükten sonra, kasabanın en hissiz insanı olup çıkmıştı. Kara sisten insanlar korkarken, Yulian, kanepede oturmuş, resimler çiziyordu. Uzun bir süre resim çizdikten sonra saate baktı. Öğle vakti olmuş, hatta akşam vakti olmak üzereydi. Kara sisin hala etrafı sardığını, en ufak bir değişim olmadığını görünce bugün de dışarı çıkamayacağını anladı. Bu yüzden yorganı kafasına çekere uyudu. Sitan’lar da farklı bir ley yapmıyorlardı. Leylin, odasına çekilmiş, uyuyor, Maca kanepede kestirmişken, Sitan, Hangin’in ne zaman Kara Sisi durduracağını düşünüyordu. Hangin’in aklından ne geçiyordu? Neden hala insanların ölmesine izin veriyordu? Erzağı bitenler artık dayanamayacak haldeydiler. Ölmek üzereydiler. Bazıları “bir ihtimal şansım yaver gidecek” diyerek erzak peşine koşarken, sis onları da avlıyordu.
Bir gün daha üstünden geçmişti. Evde ölen insanlar vardı. Kim bilir, belki de hastaydılar, bu yüzden açlığa çok dayanamamışlardı. Leylin, ikizlerle birlikte kahvaltı yapıyor, her zamanki gibi kanepede oturup boş sohbetler yapıyorlardı. Fakat bir türlü ablasını aklından çıkaramıyordu. Ablasının onu düşünüp, düşünmediğini de çok merak ediyordu.
Abigail, cesetlerin kokusuna dayanamayıp, üst kata çıkmış, yüzüne peçe sarmıştı. Aynı şekilde ona ayak uyduranlar da vardı. Sophia, Abigail’in peşinden gitmeyerek, diklenmiş aşağıda kalmıştı. Abigail, aşağıya inip baktığında Sophia’nın öldüğünü görmüştü. Aklından; “Cesedin kokusuna dayanamadı herhalde” diye geçirdi. Belki de tek sorun cesedin kokusu değildi. Tanrı’dan bu kadar şikayetçi olan kızın ölüm sebebi her şey olabilirdi.
Abigail, hiç erzaklarının kalmadığını hatta sularının bile bir gündür olmadığının farkındaydı. Bugün sussuz idare etse yarın ne yapacaktı? Arkadaşları o su sadece kendilerine kalsın diye adam bile öldürebilirlerdi. Bu yüzden Abigail sanki fazladan su varmış gibi herkese biraz verdi ve onlara yalan söyledi. Tehlikeli olan şeyin sadece dışarıdaki sis olmadığının farkındaydı.
Arkadaşlarından biri Abigail’den şüphelenerek, dolaba ilerledi. Abigail onu durdurmaya çalışıyor fakat diğerlerinin de gerilmesine sebep oluyordu. Bu yüzden izin verdi. Kız dolabı açtığında çok az suları kaldığını gördü. Abigail yanı başında kıza belli etmemesini söylese de , kız eline hemen bir makas alıp; “ Sakın! Bu suyu sizinle paylaşmayacam! Bu benim ve yaklaşan olursa inanın öldürürüm. Gözümü bile kırpmam” dedi. Diğerleri de en az onun kadar vahşi ve caniydi. Sonuçta cesetlerle ilgilenen sadece o değildi. Büyük bir kaos oluştu. Aradan birinin karnına törpü saplamış, yerde kıvranışını izleyenler oluyor, diğerleri ise makasları ellerine tutuşturmuş birbirlerini öldürmeye çalışıyorlardı. Abigail, yüzüne iki peçe daha sararak, aşağıya inmişti. O kızların elinde ölmek, dışarıda ölmekten daha büyük bir olasılıktı. Bir süre kızlar birbirleriyle didiştikten sonra yerde iki ceset olmasına rağmen durmayan bu kızlar, gökgürültüsü ile durdular.
Sitan pencereye gelip, “ Sonunda Hangin bu durumu düzeltecek” dedi heyecanla.
Büyük bir gök gürültüsünden sonra bir kaç defa daha gürledi. Daha sonra karanlık sis, koşarcasına kayboluyor etraf eski griliğine kavuşuyordu. Deli gibi esen rüzgar bir tane sis parçasını bile kasabada bırakmıyor, her yeri karanlıktan temizliyordu. Kuafördeki kızlar, bu görüntüye mutlu olmuş, ellerindeki makasları yere atmışlardı. Abigail ise cesedin kokusuna daha fazla dayanamayıp, dışarı çıkmıştı. Sonunda nefes alabiliyordu. Hem içerdeki kaostan kurtulmuş hem de cesedin kokusuna daha fazla dayanmasına gerek kalmadığı için tanrıya şükretti. Gök gürültüsünden sonra sağanak yağmur yağıyor, dışarı çıkan insanları, anında ıslatıyor, ellerindeki kovaları dolduruyordu. Kasaba halkı hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Yine de mutluluklarını göstermekten hala korkuyorlardı. Yoksa “o” gelebilirdi.
Leylin, pencereden yağmuru izliyor, sokakta hiç insan cesedinin olmamasına sevinmeli mi, üzülmeli mi bilemiyordu. Kara sis arkasında iz bırakmayan bir tanrıydı. Bu yüzden kim öldüyse cenazesi yapılamazdı. Leylin bir anlığına Vladimir’i düşündü. Hemen eline bir şemsiye alıp; Kilisenin oraya doğru koştu. Fakat Vladimir’in cesedi yoktu. Emindi. Burada olmalıydı. Belli ki kara sis onu da affetmemişti. Çanların olduğu yete koştu Leylin. Çana dikkatlice baktı. Yamukluklar vardı çanda. Sanki birileri sertçe çana vurmuş gibi. Kara lekelerden parmak izleri vardı. İnsanlara ait gibiydi ama çok büyüktü. Leylin gördüğüne çok şaşırmıştı. Kim olabilir, nasıl olabilir diye düşündü. Oysaki Vladimir, insanlar korkmasın, başka varlıklardan haberdar olmasın diye günlük rutini bellemişti, çanı temizlemeyi. Çünkü o çoktan Tanrıya inancını değiştirmiş, çok tanrıcı olmuştu. Her şeyi çoktan çözmüştü yine de kimseye anlatmamayı tercih etmişti. Belki de haklıydı. İnsanlar öğrense, kavga, gürültü ve tanrıya olan bir gıdım inançları varsa kaybedeceklerdi. Ayrıca kasaba halkı nasıl Hangin’in üstündeki laneti kaldırabilirdi ki? Nasıl Kara sis tanrısını yok edebilirdi ki? Vladimir kendince haklıydı. Tanrı yolundaki bu adam, bunları söylese, insanlar aklını kaçırmış der, yine de inanmazlardı. Bazen bir şeyleri söylememek iyidir. Zaten aklı olan, çözebilecek olan, bulur sorunu. Sorunu çözebileceğine inan biri vardı. Sitan, Michael’in sorunu çözebileceğine inanıyordu. Güvenini boşa çıkarmamak için Michael, bütün karantina gününde Sitan’ın verdiği kitapları okumuş, bitirmiş sonra tekrar okumuştu. Belki gözümden kaçan bir şey vardır diye düşünüp, sürekli kendini tekrar etmişti. Hep aynı kitabı okuyan bu çocuk için, yeni kitapları okumak bir şenlik gibiydi.
Leylin, çanların olduğu yerden uzaklaşmış, kiliseden çıkıp eve doğru koşmuştu. Evde ablasını beklemeyi düşürken çoktan ablasının geldiğini görmüştü. Abigail, Leylin’i iyi görünce belli etmese de mutlu olmuştu. Leylin’de aynı şekilde. Leylin, ablasında. Berbat bir koku alıyordu. Tarifi olmayan bu konunun ceset kokusu olduğunun farkındaydı. Ablasına yaklaşıp, “ Abla, nasıl yapıyorsunuz? Ceset ticaretini? Ne yapıyorlar bu cesetlere” diye sorarken, sesini olabilecek en nazik şekilde kullanıyordu. Abigail ise sert bakışlarıyla “ daha fazla bu konu hakkında konuşma demiştim sana” dedi yerinden kalkarak. Leylin, ablasının bu işe bulaşmasından hoşlanmıyor, fakat yıllardır polisin olmadığı bir kasabada yaşadığı için başına kolay kolay bir şey gelmeyeceğini de biliyordu. Yinede nasıl dış ticaret yapıyordu? Dışarıdan hiç gelen görmemişti. Cesetleri kim, ne zaman alıyordu? Kimse görmeden nasıl yapabiliyorlardı? Kaldı ki insanlar göre bile bir şey yapamazlardı. Ne polis vardı ne de kasabanın şerifi. Çoktan ölmüşlerdi. Şimdi sis yüzünden yaşayan hayvanlarda ölüyordu. Bir tane bile hayvan kalmamıştı. Evcil olanlar hariç dışarıdaki bütün hayvanlar ölmüş, bedenleri hala dışarıdaydı. Sanki ruhları çekilmişçesine, kemikleri belli oluyor, aşırı derecede zayıflardı.
Leylin, ablasının yanına gittiği gün de böyle olduğunu hatırladı. Keşke hayvanları içeri alsaydım diye üzülmeye başladı. Hayvanlar için ağlayıp mezar kazıyor, sonra tekrar ağlıyordu.
Geceye kadar ikizlerle beraber hayvanları gömmeyi başarmışlardı. Michael’i merak eden Leylin, kara sisin verdiği korkudan dolayı tepeye çıkmaya ürküyordu. İkizlere ona eşlik etmelerini istedi. Onlar da küçük kızı kırmayıp kabul ettiler. Aslında sadece amaçları Leylin’i Michael ile buluşturmak değildi. Kendileri de Michael ile buluşmak istiyorlardı. Tepeye çıkmayı başarmışlardı. Leylin kapıyı şifreli bir şekilde çalarak açmasını bekledi. Fakat açan olmadı. Bir kaç defa daha denedikten sonra ses gelmeyince vazgeçip gitmek istediler. Tam o sırada Ormandan bir çıtırtı geldi. Michael, odun topluyordu. Ateş yakmak için. Leylin, onu fark edince hemen yanına koştu. Ne kadar özlemişse refleks olarak sarılmayı da unutmadı. Başta afallayan Michael, daha sonra Leylin’e o da sıkıca sarıldı. Arkadan onları izleyen ikizler hemen duruma el atarak bir kaç odun topladılar. Sonra da Michael’in kendi kulübesine gittiler. Michael artık eve gitmiyordu. Kulübesinde karantinayı geçiren Michael için burası evinden daha rahat ve güzeldi. Fazla küçük sayılmayan, hatta bir ev kadar geniş ve güzel olan kulübede yaşama fikri çokta kötü değildi. Arkadaşları artık istedikleri zaman gelebilecekti yanına. O sırada Maca’nın aklına onun neden okula gitmediği geldi. Dobra br şekilde soruyu Michael’e soran Maca, hevesle bir cevap bekliyordu. Michael, yüzündeki heyecanı yok ederek, “ Çünkü babam benim kimliğimi çıkarmadı, yani yasal biri değilim” dedi. Herkes bu duruma şaşırmıştı. Fakat Sitan, yandan bir gülümsemeyle konuyu değiştirdi. Bir eliyle de Michael’e verdiği kitapları arkaya atıyordu. Bir şeyler mi gizliyordu yoksa Leylin’den mi saklamak istiyordu? Kendi kartlarını açık oynamayan Sitan’dan daha kötü bir şey varsa o da kartlarının varlığını bile belli etmeyen Maca’ydı. Kimileri dürüst insanları severken kimileri de gizemli insanları severdi. Oysa bu kasabada birini sevmek bile zorken bu çocuklar gizemli olmayı tercih etmişlerdi. Kara sis tekrar Michael’in babasının bedenine girmiş,uzun uykuya dalmıştı. Şimdilik bir felaketten kaçan halkı sırada hangi olay bekliyordu. Eskiden nüfusu 4,735 iken nasıl olmuştu da 2,132’ye düşmüştü? Halkın bu denli azalması onları korkutmuyor muydu? Neden terk etmiyorlardı? Savaşmak için mi? En sonunda Hangin’i yenebileceklerini mi zannediyorlardı? Kim bilir?
İnsanlar fazla aç gözlü, kibirli ve korkaktılar. Hayat iyiyken kibirli, fakirlik varken aç gözlü, ölüm varken de korkaktılar. Nerde, ne zaman, nasıl olmaları gerektiğini bilmiyor, her yerde kendilerini aşağılık duruma düşünebiliyorlardı. Paylaşmak, alçakgönüllülük be cesaret ne zaman bu kasabaya uğrayacaktı? Onu tanrı bile bilemezdi. İnsanlar ondan vazgeçmişken, o insanlara neden hala kol kanat gersin ki?
Tanrı mı insanlara küsmüştü başta? Yoksa insanlar mı? Yıllardır cinayetler, haksılıklar, şiddetli havalar ve nice vahşi olaylar insanların hafızasını zorluyor, hatta kendi dediklerine inanmaya başlıyorlardı. Belki de böylesi olar içine iyisiydi. Belki de bu yüzden vicdanları sızlamıyordu. Dün ne yediğini unutan insan, tanrıyı mı hatırlayacaktı? Nankörlükle yıkanan bu insanlar hayırlamasa da olurdu. Tanrı’dan küsen, neden küstüğünü bilmeyen bu insanlar konuşmasa da olurdu. Her nasılsa Tanrı’nın bile terk ettiği kasabada yaşıyorlardı. Belki daha onlar yokken bu kasaba terk edilmişti. İşte bak bunu bir tek Tanrı bilirdi.