6.Bölüm

1897 Kelimeler
Arkadaşlık kurmak için mükemmel bir kasabada olmaya gerek yoktu. Bazen karanlığın içinde de arkadaşlık kurulabilirdi. Leylin, sınıfta tek başına otururken, öğretmeni Sasha yanına geldi. Kafasını kaldırıp öğretmenini gördüğünde şaşırıp, elindeki kalemi bıraktı. Öğretmenine “ Öğretmenim bir şey mi oldu?” diye sordu. Sasha, yanına oturarak; - kötü bir şey olmadı Leylin. Merak ediyorum. Diğer öğrenciler bu kadar ruhsuzken sen, Sitan ve Maca, neden yani nasıl hala canlı bir şekilde derslere katılabiliyorsunuz? Söylesene Leylin, arkadaşlarının da senin gibi olması için ne yapmalıyım? - bilmiyorum. Ablam küçükken benim hep sevecen biri olduğumu, aynı zamanda çok duygusal olduğumu söylerdi. Zamanla benim de onun da değiştiğini düşünüyordum. Ama siz bana hala duyguları aynı kalmış birisi olduğumu söylüyorsunuz. Bu mümkün mü? Çünkü insanlar artık bana sevecen değil de ağlak bebek demeye başladılar. Leylin’in gözleri dolmuştu. Bunları söylerken kolyesine tutunmuş, hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu. Sasha, Leylin’in sırtını sıvazlayıp onu sakinleştirdikten sonra sınıftan ayrıldı. Okulun kapanmasına neredeyse bir hafta kalmıştı. Bu yüzden derslerin çoğu boş geçiyor, hoş ya dolu geçse bile dinleyen tek tük öğrenciler oluyordu. Michael kitabın etkisinden çıkamayıp üç defa daha okumuştu. En sonunda Hangin’in bir rüzgar tanrısı olduğu gerçeğini kabullenmiş, fakat anlamadığı şeyin Hangin Tanrı’sının sadece yaşlıları öldürmekle yükümlüyken neden şimdi de çocuklara musallat olduğuydu. Bunu öğrenmek istiyordu. Sitan’la buluşup daha fazla şey öğrenmek istiyordu. Sitan, her şeyi biliyor olmalıydı. Sitan, evde Maca ile oturuyordu. Okulun son haftaları olduğu için gitmemeyi tercih etmişlerdi. Gerçi hangi çocuk ebeveynsiz kalsa asla okula gitmezdi. Çünkü böyle karanlık bir kasabada yalnız kalmak hala onlara ürkütücü geliyordu. Bütün çocuklar okulun kasabadaki en güvenli yer olduğunu düşünüyordu. Fakat İkizler evlerini daha güvenli buluyorlardı. Ailesi olmayanlar evde güvenebilecek, arkalarını yaslayabilecek bir şeyleri olmadığı için okuldaki arkadaşlarına sırtlarını dayıyorlardı. Leylin okul çıkışı, zangoç Vladimir ile karşılaştı. Zangoç hızlı bir şekilde kiliseye doğru koşuyordu. Leylin ona yetişmek için koşmaya başladı. Zangoçun yanın vardığında uzaklara dalan Vladimir, ürkerek Leylin’i fark etti. Leylin’e şefkatli gözlerle bakarak “ bir sorun mu var küçük hanım” dedi. - Aslında zangoç bey, sizi görünce aklıma peder geldi. O bizi terk ettiğine göre, yani nasıl desem başka bir pederin gelmesi gerekmiyor mu? - Haklısın. Yenisi için mektuplar yazıyorum fakat onları götürecek postacımız yok, biliyorsun. Bir daha geri dönmedi. Şimdilik pedersiz iyi gidiyoruz öyle değil mi? Doğru söylüyordu. Peder onları terk ettiğinden beri, ne gökyüzünün kızgın öfkesi, ne de kırmızı mendilleri görüp deliren insanlar hatta karın şiddeti bile çokça azalma gösteriyordu. Sanki kasaba artık gri ama sakin bir yere dönüyor gibiydi. Leylin kafasını sallayarak onayladı. Daha fazla sorun olmayacaksa peder hiç gelmesin diye düşündü. Daha sonra Tanrı’nın elçisinin olmadığı yerde huzur olmaz diye düşünüp tövbe etmeye başladı. Leylin yerinde durmuş, içinden tövbe ederken, Vladimir çoktan kiliseye varmıştı. Maca, Leylin’i sokakta tek başına görünce yanına gitti. Leylin’le Maca birlikte eve doğru yürüdüler. Kendi evinin önünden geçerken ablasını gören Leylin öfkesini yüzüne yansıtmış, dik dik Abigail’e bakıyordu. Abigail ise hiç oralı olmayıp eve girmişti. Leylin, hızlı bir şekilde eve koşup içeri girdi. Dışarıda öylece kalan Maca kendi evine doğru yürümeye devam etti. Leylin eve girip ablasının karşısına geçti. - Ne kadar da ahmaksın abla. Ah..lanet olsun sana. Para için beni evden bile attın. Sana inanamıyorum. Senden nefret ediyorum. Gerçekten çok kötü birisisin. Ağzından çıkan her sözüne bir göz yaşı eşlik ediyordu. Dudakları titreyen Leylin, konuşmasını sürdürdü. Elleriyle saçını geriye itiyor, gözlerini kaçırıyor, cümlesinden sonra ağlamamak için kendini tutuyordu. Yine de konuşmasını tamamlıyordu. - Ne yapacaksın? Paranı toplasan bile ben olmayacağım yanında. Yine de mutlu olabilir misin? Nasıl mutlu olacaksın? Yani ne yapabilirsin ki, bu kasabada? En son bu kasabada gülen biri olduğunda ne olduğunu hatırlıyor musun? Utanmadın mı, yanımda yalandan gülmeye? Çünkü gerçek olsaydı o gülümsemen, çoktan ölmüştün! Sen berbat bir ablasın. Annem yaşıyor olsaydı senden çok utanırdı. Lanet olsun sana. Bu kadar çok lanet okuyan, tanrıya en bağlı olan kişiydi. Leylin ettiği lanetlerin farkında değil, ağrılığını ömür boyu kaldıramayacak kadar zayıf olduğunun da farkında değildi. İnsanlar hep ağzından olur olmaz şeyler söyler, daha sonra gerçek olunca derin bir vicdan azabına sarılırlardı. Bu bataklıktan çıkmak için iki yolları vardı. Birincisi ölmek. İkincisi ise vicdanını soğutmaktı. İkisi de öyle kolay seçenekler değildi. Leylin hala çocuktu. Kelimelerin büyüklüğünün ve abartılı hareketlerinin farkında değildi. Sürekli ağlamaktan nefret etse bile tabiatı gereği durduramıyor, ağlamaktan vazgeçemiyordu. Evdeki kalan eşyalarını toplayıp çıktı. Abigail arkasından “ Her şeyi bizim için yapıyorum. Yine de sen bilirsin Leyl.” Leylin arkasına dönüp “ Senden hiçbir zaman cesetlerden ticaret yapmanı istemedim. Senden hiçbir zaman lüks bir hayatta istemedim. Sadece gidelim dedim. Ama sen beni evden atmakla tehdit ettin. Üstelik bir kere bile nerede olduğumu merak etmedin!” Abigail, kardeşi evden ayrılırken Sitan’ların evine gittiğini görmüştü. Bu yüzden kimseye sormasına gerek yoktu. Aynı zamanda kardeşine açıklama gereği de duymuyordu. Duyması gerekirdi belki de, belki de söylemesi, aralarında hiç sır ve kavga unsuru koymaması gerekirdi. Ufacık şeyler birleşerek, büyük bir dağ oluşturabilirdi. Genelde dağa çıkanlar ise daha tepeyi görmeden ölürdü. Oysa, ufaktan başlasalardı tırmanmaya, hız yapmasalardı, ne enerjileri kaybolurdu, ne de cesetleri kara karışırdı. İnsanlar sorunlarını dağ haline getirir, değer verdiği kişi ölene kadar da hatalarını küçük tepeler olarak görürdü. Cenazeleriyle karşılaştıklarında ise kocaman bir dağ görür gibi oluyorlardı. Michael soğuk kış akşamında Sitan’ın evine gitmişti. Kapıda beklerken, parmakları buz tutmuş, yanaklarıyla kulağı kızarmış bir şekilde açmalarını bekliyordu. Leylin onu görmesin diye özellikle geceyi seçmişti. “Bir ihtimal uyuyordur” diye düşünerek. Kapıyı açan Maca oldu. Michael rahatlayarak Maca’dan, Sitan’ı çağırmasını istedi. Sitan Michael’i ne kadar içeri davet etse de inatla içeri girmiyordu. Sitan’ın aklına da sebebinin Leylin olduğu gelmiyordu. Michael, Sitan’a bakarak, kitabı uzattı. - Bunlar gerçek mi? - şaka mı yapıyorsun? Tabii ki gerçek. - Yani Hangin, bir tanrı mı? - evet. - sen inanıyor musun? Bir kitabı okudun diye hemen inandın mı? - Sence ben bir kitabı okuyarak ikna edilecek biri miyim? Elbette inanıyorum ama sebebi kitap değil. - Peki sebebi ne? Nasıl Hangin Ölüm rüzgarı olabilir ki? Gençler de ölüyor. - Hangin’in Ölüm Rüzgarı olduğunu biliyorum. Çünkü ben bir tanrıyla tanıştım. Fakat neden çocukları öldürmeye karar verdiğini ben de bilmiyorum. Senin çözebileceğine inanıyorum. - Neden? Sana zeki mi gözüktüm yoksa meraklı mı? - her ikisi de denilebilir ama asıl sebebi o değil. Ruhun. Ruhun ilgimi çekti. - Anlıyorum. Ruhum demek..Ne saçmalıyorsun? Ruhumu mu görüyorsun yani? - ahahaha..hayır, hayır görmüyorum. Ama sen ilginçsin. - peki. Nasıl Hangin’le karşılaşabilirim? - Karşılaşamazsın. - Neden? - Çünkü o lanetlendi. Yüce Tanrı tarafından bir kasabaya dönüştürüldü. - bu insanlar neden ceza çekiyor peki? - aslında söylerdim ama yasak. Yoksa Liu uyanacak ve inan yaşayan insan sayısı bu defa olabilecek en aza düşecek. Michael, hiçbir şey anlamamıştı. Soğukta durmasına rağmen, sinirden vücut ısısının ne kadar düştüğünün farkında bile değildi. Her şey çok saçmaydı. Hangin? Liu? Bunlar saçmalıktan ibaret olmalıydı. Yine de içten içe varlıklarına inanıyordu. Biliyordu, Sitan doğruyu söylüyordu. Fakat lanetlenen kasaba değilde Hangin’se onu nasıl kurtarabilirdi? Nasıl içinden çıkabilirdi ki? Peder. Pedere ne olmuştu o zaman? Yıllar önce kasabayı terk eden o insanlara ne olmuştu? Kafası, düşündükçe daha fazla ağrımaya başlamıştı. Sitan, çoktan içeri geçmiş, şöminenin önünde ısınıyorken, Michael, soğuk tepeleri aşarak eve varmaya çalışıyordu. Eve vardığında kapıda babasını gördü. Dev adam, Michael’e bakmıyordu bile. Michael, aslında onun yıllar önce böyle olmadığını, nefret etse bile görmezden gelmediğini hatırlıyordu. Ne ara babası ruh gibi olmuştu? Ya da Michael babasının gözünde hayalete dönüşmüştü? Michael uzun bir süre düşündü. Daha sonra Kara Sis tanrısının babasının bedenine girebileceğini aklına getirdi. Fakat bu saçmalıktı. Yine de kara sisi ilk gördüğünden beri böyle olduğuna inanıyordu. Çünkü her gece babasının odasından karanlık bir sisin yayıldığını fark ediyordu. Yine de bunu kabullenmek istemiyordu. Sonuçta eğer kara sis babasıysa neden Michael hala yaşıyordu ki? Düşüncelere boğulan Michael hangi ara babasının eve girdiğini fark edemedi. Hemen içeriye geçip, şömineyi açtı. Islak kıyafetlerini değiştirerek şöminenin başında oturup kitap okumaya başladı. Bu sefer okuduğu kitapta Liu’dan bahsediyordu. Michael, hızlı bir şekilde okumaya başladı. Liu farklı bir tanrıydı. Hakkında çok fazla bilgi yoktu. Fakat özellikle yaşlıları seçtiği, geceye karanlığın en koyu haliyle sis yaydığı yazılıyordu. Neden o zaman çocukları öldürüyor? Bir türlü cevabını bulamayan Michael, babasının Leylin’i öldürmesinden korktu. Çünkü Liu, güçlü iradeli insanların bedenine girebiliyordu. Artık bir şüphesi kalmamıştı. Tek derdi Leylin’i, Hangin ve Liu’dan korumaktı. Fakat daha nasıl yapacağına dair bir fikri bile yoktu. Michael kendi kendine dertli dertli düşünürken, Maca ve Sitan’da çalışma odasına gitmiş, Leylin duymasın diye kısık sesle konuşmaya başlamışlardı. Maca kapıyı sessizce kapattıktan sonra sandalyeye oturup; - Sitan, neden Michael’e güveniyorsun? Sence o bizi gerçekten kurtarabilir mi? - O tuhaf. Babasını sen de gördün. Kara sisin tanrısı Liu’nun hiç çocuğu olmadı. - belki de babasının bedenine geçmiştir. Sitan elindeki satranç taşlarıyla oynayıp konuşmaya devam etti. - babasının bedenine geçen Liu, neden hala Michael’i hayatta tutuyor? - Neden? Biliyor gibisin. - Çünkü o çocuğun ruhu gözükmüyor. - Nasıl? - o çocuğun ruhunu göremiyorum. Hissedemiyorum. Ruhu hissedilmeyen biri, sence yaşayan insan sayılır mı? - unutuyorsun galiba ama bizim de durumumuz ondan çok farklı değil. - farkındayım. Adımı her söylediklerinde kendimi untmam daha da zorlaşıyor. - güzel. Şimdi ruhu belli olmayan bu çocuk nasıl Hangin’in üstündeki laneti düzeltecek anlatsana. - işin komik kısmı da bu. Bilmiyorum. Sitan satranç oynamayı bırakıp sırtını duvara yasladı. Maca ise sinirli bir şekilde Sitan’a bakarak, “ Sen de bilmiyorsun öyle mi? İyi çok güzel. Had bakalım kim kazanacak bu kumarı, izleyip görelim. Sonuçta bizim ölmeyeceğimiz belli. Dimi?” Sitan daha fazla Maca ile konuşmak istemiyordu. Her şeyi alaya alan Maca hayatında hiç kötü şeyler görmemiş, kötü insanlar ve kötü ölümlerle karşılaşmamıştı. Bu yüzden her şeyi alaya almayı seviyordu. Maca ise Sitan için tam tersini düşünüyordu. Hiç iyi şeyler görmemiş, aksi şeylerde hep direten biri olarak görüyordu. Her ikisi kendilerini daha bilge görselerde aslında yaşlarına göre hala acemi gibiydiler. Sabahın erken saatlerinde çanlar hızla çalmaya başladı. Birileri mi ölmüş diye meydana çıkan halk dışarıda zangoç Vladimir’in kendini çana astığını gördüler. Karanlık tekrar çökmeye başladı. Daha sabah vaktiyken. İnsanlar korkuyor, ağlıyor, pederden sonra tanrıyı akıllarından bile geçirmeye çekiniyorlardı. Tanrıya inandıkları için bu hale düştüklerine, düşünmeye başlayan halk daha fazla geriliyor, hatta bazılarının artık hissizleştiği görülüyordu. Karanlık gökyüzünü perde gibi sarıyor, toprak, çamur olana kadar yağmur durmadan yağıyordu. İnsanlar Vladimir’i asılmış yerden çıkarmadan evlerine koşuyor, pencerelerini kapatıyorlardı. Yağmurun şiddetinden mi yoksa bulutların kavgalarından çıkan şimşeklerden mi, emin olamıyor insan ama herkes korkmaya başlamıştı. Gök gürültüsü bütün kasabayı yankı edecek kadar gürültülü çakınca insanlar bu defa öleceğiz diye korkudan yerinden bile kıpırdayamıyordu. Yağmur, şimşeklerden çıkan müzikle dans ediyor, toprakta giderek çamura, gökyüzüde karanlığa dönüşüyordu. İnsanlar daha önce karda kışta böylesini görmüş fakat kışın ortasında çıkan şiddetli yağmura hazırlıksız yakalanmışlardı. Gökyüzü hiç parlamadığı gibi şimşekler çaktıkça mavileşiyor sonra tekrar gecenin en karanlık rengine bürünüyordu. Bazı insanlar dışarı çıkıp, çarşaflarını içeri koymaya çalışır, bazıları ise kovalarını suyla dolduruyorken, birden karanlıkta bir silüet belirdi. Bu silüet yaklaştıkça sise dönüşüyor, sisin rengi griden çok siyah gibiydi. İnsanlar sisi görür görmez ellerindekiler fırlatıp içeri giriyor, herhangi bir deliği açık bırakmayacak şekilde kapatıp, sisin kaybolmasını bekliyorlardı. Sisin kaybolması için daha ne kadar bekleyeceklerdi? Kim bilir belki beş dakika sonra uçup gidecek, belki de haftalarca peşlerine takılacaktı. İnsanların bunu öğrenmesi için beklemekten başka çareleri yoktu. Abigail hariç. O beklemekten fazlasını yapıyordu. Gün boyu iş yerinde olan Abigail, cesetleri tazeliyor, onlara bakım yapıp, ticaret için morg haline getirdikleri soğuk odada bekletiyordu. Ölü cesetlere kıyafetler giydiriliyor, terzilik işi yapan Maria, onların ölçülerini alıp ışıltılı kıyafetler yapıyordu. Şimdilik dışarı çıkamayan, işleri biten çalışanlar, cesetlerin arasında uyuya kalmıştı. Uyandıklarında hala sis duruyor, gecenin sabahtan pek bir farkı yoktu. Hala yağmur şiddetini koruyordu. Bulutların şişkinliğine bakılırsa be haftaya daha yetecek suyu vardı. İnsanlar hazırlıklıydı. Yağmura da, gelecek olan şimşeklere de. Fakat kara sise hazır değillerdi. Oysaki hepsi geçerdi de kara sis bir türlü gitmezdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE