Telefon görüşmem uzun sürdü. Bu diplomat sandığımdan da önemli biri olmalı. Sadece bir hafta boyunca oradan oraya uçacak oluşumuza şaşırdım. Ben diplomatı tek bir yere götürüp o, işini bitirdikten sonra onu geri getireceğimizi zannediyordum. Meğer her iniş noktamızda belli saat aralıkları durup yeniden havalanacakmışız. Garip bir görev. Ama en azından zor görünmüyor.
“Ne yaptınız bensiz?” diyerek salona geçtim. Ege ve Yeşim kanepede oturmuş televizyona bakıyorlardı. Ege elime uzanıp beni yanına çekti.
“Nerede kaldın sevgilim? Sensiz çok sıkıldık,” dedi. Yanağıma abartılı bir öpücük kondurdu. Yalnızken Ege bana ne yaparsa yapsın utanmazken insan içinde yanaklarımın kızarmasına engel olamıyordum.
“Ege,” deyip yanağımı ovuşturdum. Elime gelen ıslaklıktan ona bir bakış attım. Yanağımı öpmemiş adeta yanağımı emmişti. Hem de arkadaşımın yanında… Bazen sevgilim sandığımdan daha çok arsız oluyor.
“Eee bu kadar ne konuştun telefonda? Anlat da biz de öğrenelim,” dedi Yeşim.
“Maalesef,” dedim boynumu bükerek. Onlardan sır saklamak tabii ki istemem. Ama görevim söz konusu olduğunda uyduğum kurallarım vardır. Kim olursa olsun prensiplerimden taviz vermem.
“Yine mi?”
“Benim elimde olan bir şey değil,” dedim omzumu silkerek. “Hem boş verin şimdi benim sıkıcı görüşmemi. Siz ne yaptınız bensiz?” diye sordum konuyu dağıtmak için. Bir taraftan da televizyonda neye baktıklarına dikkat kesildim.
“Mutfağı topladık,” dedi Yeşim hızlıca. Öte yandan Ege de “televizyon izliyorduk,” demesiyle beni bir gülme tuttu. Ne kadar da şaşkınlardı böyle? Sanki onları sorguya çekiyormuşum gibi.
“Aslında önce mutfağı topladık, sonra televizyona daldık,” dedi sevgilim. Yeşim de hemen “bakma sen ona Ebru, mutfağa elini bile sürmeyince tabii hemen televizyon izledik diyor izliyordum demiyor da,” deyip yalandan Ege’ye vurdu. Şapşal bunlar gerçekten.
“Sevgilim şu arkadaşına bir şey söyle, bak kolumu nasıl da acıttı,” diyerek şımarmaya başladı Ege de.
“Çocuk gibisiniz gerçekten,” deyip ikisine de sarıldım. Ortalarında olmak genelde hoşuma gitmese de böyle anlarda görünüşe takılmıyorum. Benim aksime Yeşim minyon bir tip. Beyaz tenli, yeşil gözlü. Onunla fiziksel olarak tek benzerliğimiz herhalde saçlarımız olurdu. İkimizin de saçları gür, koyu kestane. Gerçi ben de gözlerimin ela yerine yeşil yahut mavi olmasını dilerdim ama genetiğe bir şey yapılamaz.
“Bu arada belgesel sevdiğini bilmiyordum hayatım,” dedim ekrana bakarken. Ege bir an şaşırıp televizyona dikti gözlerini. Bir aslan ceylanı avlamış yiyordu. Aslında herkesin kolay kolay izleyebileceği bir sahne değil. Asker hâlimle bana bile bakması zor gelirken kan görünce bayılacak gibi olan Ege’nin böyle bir sahneyi izlemesi çok zordur.
“Sen gelmeden önce başka bir belgesel vardı,” dedi. Ekrana bakmadan konuşuyordu. Gözü kumandayı taradı herhalde. Bulur bulmaz eline alıp televizyonu kapattı. Tam da düşündüğüm gibi. Ege böyle şeyler izleyemez.
“Eee şimdi ne yapalım?” diye sordum. Ortamın biraz daha değişmeye ihtiyacı vardı. Gördüğüm kadarıyla gördükleri Yeşim’i de kötü hissettirmişti.
“Aslında gençler,” deyip ayaklandı Yeşim. “Ben artık gideyim.”
“Aaa ne çabuk, biraz daha kalsaydın.”
“Evet Yeşim, Ege haklı. İşin yoksa biraz daha kal.”
“Size de iyilik yaramıyor,” deyip güldü Yeşim. “Yarın göreve gitmiyor musun sen?” diye sorarken bana göz kırptı. Onun bu düşünceli davranışı öyle hoşuma gitti ki kalkıp kıza sarıldım.
“Sen dünyanın en anlayışlı arkadaşı olabilir misin acaba?” diye fısıldadım kulağına. Sarılırken Ege’den gizli söylemem zor olmadı.
“Ne demek Ebrucuğum,” diye karşılık verdi Yeşim de. Sonra onu kocamla uğurladık. Yeniden baş başa kaldık.
“Eee sevgilim, yalnız kaldığımıza göre ne yapmak istersin?” diye sordum Ege’ye. Kollarımı boynuna doladım. Sanki dans edecekmişiz gibi dikiliyorduk odanın ortasında.
“Bilemedim ki,” deyip kalçalarımı sıktı. “Birazcık farklı bir şeyler yapasım var,” diye fısıldadı kulağıma. Tenime değen nefesi içimi gıdıkladı. Aklından ne geçiyordu acaba?
“Ne istiyorsun sevgilim?” diye sordum ben de. Dayanamayıp yanağını öptüm. Tıraş kolonyasının kokusunu içime çekmek istedim. Ama sabahki gibi burnuma dolmadı çam kokusuyla karışmış kokusu. Sanki biraz çiçeksi mi kokuyordu? İstemsizce yüzümü buruşturdum.
“Ter mi kokuyorum Ebru?” diye sordu Ege hemen. Ter koksaydı sonuçta bu onun kokusu olurdu. “Hayır,” dedim hemen başımı sallayarak. “Sanki kokuna çiçeksi bir şeyler karışmış gibi bir koku geldi de senden. O hoşuma gitmedi,” dedim.
Ege rahatlayarak “ben de ter koktuğumu sanıp endişelendim. Meğer deterjan kokusu hoşuna gitmemiş,” deyip sırıttı. “Sen telefondayken üzerime biraz çay döktüm de Yeşim de bulduğu sıvılardan birini ıslak mendile döküp bana verdi. İz mi kalırmış ne?”
“Eh, Yeşim doğru söylemiş. Çay lekesi kurursa kolay kolay çıkmaz,” dedim. Ona yeniden sarıldım. Üzerinde bir ıslaklık yoktu ama belki de çoktan kurumuştu. Üstelemedim.
“Kokum seni rahatsız etmeyecekse isteğime geçebilir miyiz?” diye sordu. Bir taraftan da saçlarımı okşuyordu.
“Üzerini çıkarırsan,” deyip tişörtünü sıyırdım. “Kokun beni rahatsız etmez.”
Anında tişörtünü başından çıkarıp attı. Vücudu çelimsizmiş gibi dursa da aslında yeterince kası vardı. Onu bazen Uzak Doğu’da bir ailenin Türkiye’de unutulmuş çocuğu gibi görüyordum. Eğer oralarda dünyaya gelseydi çoktan ünlü bir şarkıcı- gerçi sesi o kadar iyi olmayabilir, olsa olsa oyuncu olabilirdi- ama kesin çok meşhur olurdu. Kumral teni, uzun boyu, etkileyici yüzü son derece dikkat çekici. Şöyle bir bakınca manken de olurdu benim Egemden. Onların güzellik algısını çok iyi yansıtıyordu.
“Tek soyunan ben olmayacağım, değil mi?” deyip gömlek elbisemin düğmelerini açmaya başladı. “Bu güzellikler de dışarı çıkmak istiyor sanki,” deyip göğüslerimi mıncıklamaya başladı. Kemikli ellerini yumuşak dokularıma değdiği zaman daha çok hissederdim. Sonuçta vücudumda pek yağ yoktu. Tartıya çıktığımda gördüğüm rakamlar tamamen kemik ve kas ağırlığından kaynaklanırdı. Bunu bilmeme rağmen tartılarla aram iyi değildir. Ne zaman bir tartının üzerine çıkacak olsam gördüğüm rakamlar beni şişmanmışım gibi hissettirirdi. Neyse ki böyle hisseden sadece bendim. Sevgili kocam vücudumu oldum olası beğenir.
“Sanırım bundan sonrası yatak odamızda olmalı,” deyip Ege’nin elini tuttum. El ele tutuşarak odaya girdik. İkimizin de gözü yataktaydı. Elini bırakıp yatağa oturdum. Onu da yanıma çağırdım. Hareketsizce karşımda durup bekliyordu.
“Gelmiyor musun?” dedim. Kollarımı yatağa bastırıp hafifçe gerindim. Böyle yapınca az önce açtığı düğmelerden ötürü önüm daha çok açıldı. Şimdi iki göğsüm de kabak çiçeği gibi ortadaydı. Gözlerindeki ışığı fark ettim. Ama neden hâlâ orada duruyordu, anlamadım.
“Ebru ben bir şey yapmak istiyorum ama,” deyip sustu. Birkaç adım atıp önümde diz çöktü. Öyle masum bakıyordu ki o an ne derse evet diyecektim.
“Ne istiyorsun aşkım?” diye sordum. Yanağını okşadım şefkatle.
“Ama kızmayacaksın,” dedi. Gülümsedim. Sanki bu mümkünmüş gibi. “Çekinmene gerek yok sevgilim. Sonuçta sen benim kocamsın,” dedim hemen. Kocam derken kelimeyi de özellikle bastırdım. Böyle anlarda asker bir karısı olduğunu unutsun isterdim. Erkeklere yakıştırılan bir mesleğe sahip bir kadını her erkek sevemezdi. Belki eşlerin ikisi de asker olursa durum daha kabul edilebilir olurdu. Kendi annem bile insan kaynaklarında çalışan sıradan bir adamla evlenmek istediğimi söylediğimde “kızım saçmalama, davul bile dengi dengine,” demişti. Tabii ben de hemen savunmaya geçip en sonunda anneme öfkelenmiştim. O zamanlar anneme biraz kırılıyordum ama gün geçtikçe ne demek istediğini anladım. Sadece annem, benim ne kadar şanslı olduğumu bilmiyordu. Ege; diğer ataerkil erkekler gibi güç takıntılı, kadınların daha çok para kazanmasından ötürü aşağılık komplekslik yapacak bir adam değildi. Belki dış görünüşünden daha çok onun bu, toplumun alışılagelmiş erkek modelinden farklı duruşuna âşık olmuş olabilirim.
“İstemezsen hayır de sevgilim, seni zorlamak istemiyorum.”
Bu kadar kıvranarak ne isteyeceğini çok merak ettim doğrusu. Söylemesi bu kadar zor muydu? Oysa ben ona içimden ne söylemek gelirse o an hemen söylerdim.
“Ege, kızıyorum ama söyle artık. Biz evliyiz sonuçta. Benden istemeyeceksin de kimden isteyeceksin?” deyip gözlerimi gözlerine diktim. Şimdi biraz daha iyi görünüyordu.
“Seni bağlamak istiyorum,” dedi. Gözlerinde öyle yoğun bir arzu vardı ki bir an öylece kala kaldım. Cevap veremedim. Beni neden bağlamak istiyordu ki?
“Nasıl yani?” dedim bir şey söylemiş olmak için. “Nasıl bağlamak istiyorsun?” diye sordum. Ege’nin böyle bir şey isteyebileceği hiç aklıma gelmezdi. Herhalde dillendirmese asla aklıma onun böyle bir şey isteyebileceği dahi gelmezdi.
“İstemiyorsan hayır de demiştim,” dedi. Hemen yüzünü düşürdü sevgilim.
“İstemiyorum demedim,” deyip yere çevirdiği başını bana bakması için kaldırdım.
“Anlamadığım için sordum.”
Gözlerini kaçırdı önce. Sonra zar zor duyabileceğim bir sesle “bu sefer sevişirken tüm kontrol bende olsun istiyorum. O yüzden seni yatağa bağlamak istiyorum,” dedi. Şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Eğer bunu isteyen başka biri olsaydı onu sapık yahut sadist falan zannederdim. Ama bunu talep eden ki onu bile zar zor söyleyebildi, Ege’ydi. Benim nahif kocam. Onun neden böyle bir şey istediğini anlamam zor olmadı. Her birlikte oluşumuzda ister istemez benliğime yenik düşüp Ege’den baskın oluyordum. O da hâliyle bir erkek olarak bu kadar dayanabilmiş olmalı.
“Tamam sevgilim, nasıl istersen,” dedim. Hemen canlanıp ayaklandı. Çocuk gibi mutlu olmuştu. Bu sabah kondom çıkardığı çekmecenin altındaki çekmeceyi açtı. Buna hazırlıklı oluşu beni şaşırttı. Meğer çoktan beni bağlayacağı ipleri almıştı.
“Söylerken çok sıkıldın ama bakıyorum hazırlıklısın aşkım,” diyerek takıldım ona. Bana döndü. Yine hemen yüzü düştü.
“İstemiyorsan sorun değil,” diye mırıldandı. Yatağa bıraktığı ipleri aldım ve ona uzattım.
“İstiyorum, hadi beni bağla,” dedim.
“Gerçekten mi?” diye sordu. Gözleri mutlulukla parlıyordu şimdi de.
“Evet, gerçekten,” dedim.
“O zaman yat bakalım Ebru. Şimdi seni bağlayacağım,” dedi. Ben de hiç düşünmeden dediğini yaptım. Bu sefer sevişmemiz nasıl geçecek, merak ediyordum.