Ben Asel Duru. Yazmayı, duyguların en sessiz ama en güçlü hâlini anlatmanın bir yolu olarak görüyorum. Hikâyelerimde aşkı yalnızca bir başlangıç ya da bir son olarak değil; kaybetmenin, affetmenin ve yeniden başlamanın iç içe geçtiği bir yolculuk olarak ele alıyorum.
Karakterlerimin yaşadıklarından çok hissettiklerine odaklanıyorum. Çünkü bana göre bazı hikâyeler, yüksek sesle değil; içten içe, yavaşça anlatılır ve en çok da öyle iz bırakır.
Yazdığım her satırda, görünenden çok hissedileni anlatmaya çalışıyorum. Çünkü bazı duygular vardır, söylenmez… sadece yazılır.
Bazı aşklar kusursuz başlamaz…
Bazıları büyüyerek güzelleşir.
Elif ve Bora için hayat, hayallerindeki gibi başlamadı.
Okuldan çıkıp gerçek dünyanın içine adım attıklarında, hem kendi yollarını bulmaya hem de birbirlerine tutunmaya çalıştılar. Hatalar yaptılar, tökezlediler, bazen yoruldular… ama hiçbir zaman birbirlerini bırakmadılar.
Sevgi onlar için sadece bir duygu değil, bir emekti.
Birlikte büyümek, birlikte öğrenmek, birlikte ayakta kalmaktı.
Bu yolculukta yalnız da değillerdi.
Mert ve Bilge’nin kurduğu yuva, Asena ve Emre’nin tamamlanan hikâyesi… hepsi bir araya geldiğinde ortaya tek bir gerçek çıktı:
Aile olmak, kan bağıyla değil, birlikte kalabilme cesaretiyle mümkündü.
Elif ve Bora’nın hikâyesi;
kusurların içinden doğan bir aşkı,
sorumlulukla güçlenen bir bağı,
ve “biz” olmayı öğrenen iki insanın yolculuğunu anlatıyor.
Çünkü bazen en güçlü hikâyeler…
en çok zorlananların içinden çıkar.
Bazı mahalleler vardır;
insanı büyütür, korur, sarar.
Bazı insanlar da vardır;
hiç fark etmeden kalbinin tam ortasına yerleşir.
Elif, sevmenin ne demek olduğunu susarak öğrenmiş bir genç kadın…
Emre ise kalmayı hiç beceremediğini sanan bir adam.
Aynı mahallede başlayan, yanlış zamanlara denk gelen o sessiz duygu…
Yıllar sonra yeniden karşılarına çıktığında artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Çünkü bu kez aralarında sadece hisler değil; kırgınlıklar, korkular ve yarım kalmış cümleler vardır.
Emre kaçmayı seçtiği her an biraz daha eksildiğini fark eder.
Elif ise beklemenin değil, kendini korumanın ne demek olduğunu öğrenmiştir.
Ama bazı hikâyeler vardır…
Ne kadar ertelenirse ertelensin, bir noktada yeniden başlar.
Aileler, geçmişin yükü, kırılmış güvenler…
Hepsi onların arasında dururken, bu kez karar vermeleri gerekir:
Gitmek mi kolaydır… yoksa kalmak mı cesaret ister?
Kalmayı Seçtim, aşkın sadece bir duygu değil, bir tercih olduğunu anlatıyor.
Bazen sevmek yetmez…
Kalacak kadar güçlü olmak gerekir.
Bazı insanlar güçlü olmayı seçmez.
Hayat onları güçlü olmaya zorlar.
Akın Karahan, büyük bir şehrin arka sokaklarında yetim büyümüş, hayatta kalmak için karanlığa yürümüş bir adam. Gündüzleri saygın bir iş insanı, geceleri görünmeyen bir dünyanın hâkimi. Gücü, sevdiklerini korumak için bir zırh gibi kuşanmış; kalbini ise çoktan kilitlemiş.
Ayla Güngör, hayata tutunmaya çalışan genç bir kadın. Babasını kaybettikten sonra tek başına ayakta kalmayı öğrenmiş, emeğiyle okumuş, sessiz ama inatçı bir savaşçı. Büyük bir şirkette başladığı yeni iş, onun için sadece bir umut değil; hayata açılan son kapı.
Ayla, bilmeden Akın’ın yıllardır uzaktan koruduğu tek insan olduğunu fark etmez.
Akın ise onun masumiyetine dokunmadan sevebilmenin mümkün olup olmadığını sorgular.
Korumak mı daha tehlikelidir, yaklaşmak mı?
Güç mü daha ağırdır, aşk mı?
Karanlık Dokunuş, gölgeler arasından filizlenen bir aşkı, güç ile masumiyetin çarpışmasını ve bir adamın karanlıktan aydınlığa çıkma cesaretini anlatıyor.
Bazı aşklar sessiz başlar.
Ama izleri çok derin olur.
Sıradan bir öğrenci testi çözer geçerdi.
Meltem ise soruları yazanın peşindeydi.
Ayışığı Lisesi’nin yeni bilgisayar laboratuvarında basit bir zekâ testi... Ve bu testin altına gizlenmiş, kimsenin fark etmediği ikinci bir katman.
24 yaşındaki gizemli rehber öğretmen Altan, aradığı o dâhi zihni bulduğundan emindi. 17 yaşındaki Meltem ise karşısındaki adamın bir öğretmenden fazlası olduğunu biliyordu.
Ekranda yanıp sönen üç satırlık bir davet belirdiğinde geri dönüş yoktu:
HAZIR MISIN?
TANIŞMAYA…
KATILMAYA?
Zarlar atıldı, oyun başladı. Peki ama bu oyunda parolayı çözen mi kazanacaktı... Yoksa kuralları baştan yazan mı?
Bir tarafta ciddiyetin arkasına saklanmış bir siber uzman, diğer tarafta kuralları tanımayan dâhi bir genç kız. Kedi-fare oyunu başlıyor.
Tesadüf gibi başlayan bir karşılaşma…
Kader gibi büyüyen bir aşk…
Müge ve Mert, kısa bir kaçamakta başlayan duygularını büyük bir sevdaya dönüştürür. Ancak mutluluğa attıkları her adım, geçmişten gelen karanlık bir gölgeyle sınanır. İstanbul’da patlayan bir kurşun, bu aşkın sadece bir masal olmadığını gösterir.
İhanet, kıskançlık ve aile sırları gün yüzüne çıkarken, Mert sevdiği kadını korumak için her şeyi göze alır. Müge ise aşk ile korku arasında en zor seçimini yapar.
Mardin’in köklü gelenekleri, İstanbul’un modern hayatı ve iki kalbin verdiği büyük mücadele…
Bu hikâye, her şeye rağmen vazgeçmeyenlerin,
yeniden başlamayı seçenlerin hikâyesi.
Bazen aşk, en çok da küllerinden doğarken gerçektir.