bc

BENİM KARANLIK ADAMIM [MAFYA SERİSİ]

book_age18+
151
FOLLOW
1.8K
READ
revenge
dark
contract marriage
BE
one-night stand
family
HE
time-travel
system
forced
opposites attract
second chance
shifter
badboy
kickass heroine
sporty
stepfather
mafia
single mother
gangster
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
lighthearted
serious
kicking
mystery
vampire
game player
campus
city
medieval
mythology
office/work place
pack
small town
magical world
high-tech world
another world
ABO
childhood crush
superpower
rebirth/reborn
dystopian
war
ancient
love at the first sight
actor
Pharaohs
like
intro-logo
Blurb

🔞🔞YETŞKİN OKURLAR İÇİN UYGUNDUR!🔞🔞

Sara Bozdoğan, geride bir ceset bırakarak ülkesini terk etti.

Bir gece.

Bir bıçak.

Ve hayatını sonsuza dek değiştiren tek bir karar...

Sevdiği adamın ölümünden sonra geride bıraktığı her şeyi yakıp kaçan Sara, geçmişinin İtalya'da peşini bırakacağını düşünmüştü.

Yanılıyordu.

Yeni bir şehir, yeni bir iş ve kimsenin bilmediği yeni bir hayat...

Ta ki Lorenzo Gherardi karşısına çıkana kadar.

Lorenzo, gücü, serveti ve karanlık bağlantılarıyla çevresindeki herkesin mesafeli durduğu bir adamdı. Soğukkanlıydı. Kontrolcüydü. Ve hakkında kimsenin kolay kolay konuşmaya cesaret edemediği bir geçmişi vardı.

Sara, onun yalnızca çalıştığı şirketin güçlü patronu olmadığını fark ettiğinde artık çok geçti.

Çünkü bazı adamlardan uzak durmak mümkün değildi.

Özellikle de o adam, sizin sakladığınız sırrı sizden önce biliyorsa...

Sara, Lorenzo'nun dünyasına girdikçe kendisini korku, tutku ve sırlarla çevrili bir hayatın içerisinde buldu. Ondan uzaklaşmaya çalıştıkça ona biraz daha yaklaştı.

Ve bir gün, hiç istemediği hâlde Lorenzo Gherardi'nin karısı oldu.

Belki de yaptığı en büyük hata buydu.

Çünkü Sara, kocasının sakladığı gerçekleri öğrendiğinde sevdiği adamdan korkmaya başladı.

Lorenzo ise karısının kendisine ihanet ettiğine inandığı gün, ona duyduğu aşkın yerini öfkenin almasına izin verdi.

Bir kadın geçmişinden kaçıyordu.

Bir adam sırrını korumaya çalışıyordu.

Ve ikisi de birbirlerinin en büyük zaafına dönüşüyordu.

Ta ki Sara, hayatının en ağır kararını verip kocasını polise teslim edene kadar...

Fakat bazı hikâyelerde ihanet, son değildir.

Bazen asıl hikâye ihanetten sonra başlar.

Sara gerçekten bir katil ve katilin karısı mıydı?

Lorenzo gerçekten herkesin sandığı kadar karanlık mıydı?

Ve en önemlisi...

Bir adam, kendisini sırtından vuran kadını hâlâ sevebilir miydi?

“Bir adamı sevmek kolaydı; onun karanlığını sevmenin bedelini ödemek ise bambaşka.”

---------------------

Bu hikâye sizi sırlar, tehlike, tutku, ihanet ve karanlık bir aşkın arasında bırakacak.

Sara ve Lorenzo'nun hikâyesinde hiçbir şey göründüğü gibi değil.

Her sır yeni bir yara açacak.

Her gerçek, bir öncekinden daha ağır olacak.

Ve her yakınlaşma, onları birbirlerinden kurtulmaları gereken yerde biraz daha birbirlerine bağlayacak.

Çünkü bazen insan, hayatının en büyük felaketine âşık olur.

Ve bazı aşklar mutlu sonla değil, bedeli ödenmesi gereken bir gerçekle başlar.

chap-preview
Free preview
GİRİŞ
GİRİŞ: Başımın içinde, nereden geldiğini ve ne zamandan beri orada bulunduğunu anlayamadığım, sanki gecenin bütün sessizliğini toplayıp kafatasımın içine yerleştirmişler gibi ağır ve keskin bir ağrı vardı. Gözlerimi açmaya çalıştığım her defasında bu ağrı, karanlığın içinde ansızın parlayan bir ışık gibi şakaklarımdan başlayarak bütün zihnime yayılıyor, beni yeniden kapalı gözlerimin ardındaki o bilinmezliğe sürüklüyordu. Bir müddet, ne kadar sürdüğünü kestiremediğim uzun bir müddet boyunca, yalnızca nefes alışımı dinledim. Nefes alıyor fakat neden nefes aldığımı bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda üzerime çöken karanlığın içinde tavana baktım. Karşımdaki beyazlığın, gecenin belli belirsiz ışığı altında yabancı bir gökyüzü gibi uzandığını fark ettim ve o anda, insanın kendi hayatının içinde bulunduğu hâlde bile kendisini nasıl olup da bir yabancının evine bırakılmış gibi hissedebileceğini ilk defa anlayarak, içimde tarif edemediğim bir ürpertiyle çevreme bakındım. Neredeydim ben? Bu sorunun cevabını bulmak için zihnimin en uzak köşelerine kadar uzandım, fakat orada da hiçbir şey yoktu. Ne buraya nasıl geldiğimi hatırlayabiliyor, ne de gözlerimin önünde duran odanın duvarları, perdeleri yahut yatağın başucundaki eşya bana herhangi bir tanıdıklık hissi veriyordu. Sonra... Yanı başımdan gelen nefes sesini duydum. Önce bunun kendi nefesim olduğunu sandım. Fakat birkaç saniye sonra, o düzenli ve ağır soluk alışverişinin bana ait olmadığını anlayınca bütün bedenim birdenbire gerildi ve başımı, ağrının yeniden şiddetlenmesine aldırmadan, yavaşça diğer tarafa çevirdim. Ve onu gördüm. Yanımda bir adam yatıyordu. Yüzünü karanlığın içinde seçebilmem birkaç saniye sürdü fakat o birkaç saniyenin sonunda yüz hatları zihnimde bir anda yerine oturduğunda, içimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Soner. Dudaklarım aralandı. Ancak isminden başka hiçbir kelime çıkmadı. Soner'in burada, yanı başımda, sanki gecenin bütün korkunçluğu hiç yaşanmamış gibi derin bir uykunun içinde bulunması karşısında duyduğum şaşkınlık, yavaş yavaş yerini başka bir duygunun, daha önce adını koyamadığım fakat şimdi bütün ağırlığıyla göğsümün üzerine çöken korkunun pençesine bıraktı. O sırada üzerimdeki ince örtünün bedenime gelişigüzel dolandığını fark ettim. Bir an kıpırdamadan kaldım. Sonra içimde, nereden geldiğini bilmediğim o korkunç sezginin zorlamasıyla örtüyü biraz daha kendime çektim, bedenimde ve kasıklarımda hissettiğim ağrıyla birlikte zihnimde bir kapı açıldı. Öyle bir kapı ki açıldığı anda karşıma çıkan şeyleri görmek istemedim. Hatırlamak istemedim. Fakat hafıza, insanın en acımasız düşmanıydı! Unutmak için bütün gücünle uğraştığın şeyleri, hiç beklemediğin bir anda, bütün çıplaklığıyla önüne koymaktan başka bir şey yapmıyordu. Soner'in sesi... Israrları... Benim onu reddedişim... Hatırlıyordum. O an onunla birlikte olmak istemediğimi, onunla yatmayacağımı defalarca söylemiştim. Bunu şimdi, zihnimin içinde yankılanan kendi sesimden daha açık bir biçimde hatırlıyordum. "İstemiyorum, Soner. Uzatma!" Sonra onun beni sakinleştirmeye çalışması, özür dilemesi, bana bir bardak su vermesi, benim bütün öfkeme rağmen yanından kalkıp gitmek üzere hazırlanırken onun koltuğa oturup başını ellerinin arasına alması, ve sonrasında... Sonrasında hiçbir şey yoktu. Ancak bedenimdeki ağrı, zihnimdeki boşluktan çok daha fazla şey söylüyordu. Gözlerim yavaş yavaş büyüdü. Boğazım kurudu. O anda, insanın kendi hayatının içinde kendisine ait olmayan bir şeyle karşılaşmasının nasıl bir dehşet olduğunu anlayarak, örtüyü üzerimden hızla attım. Çırılçıplaktım. "S-Soner..." Sesim titriyordu. Adam kıpırdandı. Ben ise yataktan öylesine aceleyle kalktım ki başımın dönmesiyle yatağın kenarına tutunmak zorunda kaldım fakat bedenimdeki bütün güçsüzlüğe rağmen gözlerimi yerde duran kıyafetlerime dikerek, onları birer birer elime alıp üzerime geçirmeye başladım. Soner nihayet gözlerini açmıştı. Bana baktı ve hiçbir şey olmamış gibi, o korkunç gecenin bütün ağırlığını bir anda omuzlarıma yükleyen o sakin ses tonuyla: "Aşkım, ne oldu?" dedi. İşte o an içimde tuttuğum bütün korku, bütün utanç ve bütün dehşet, bir anda öfkeye dönüştü. Başımı ona çevirdim. "Sen ne yaptın bana?" Sesim öylesine yüksek çıkmıştı ki kendi sesimden bile korktum. Yüzündeki şaşkınlık büyüdü. "Aşkım, sakin ol, ben-" "Bana yaklaşma!" Biraz doğruldu. Ben geriledim. O anda, onun yüzünde gördüğüm ifade, korkumu daha da büyüttü çünkü karşımdaki adam yaptığı şeyin ağırlığını anlamıyor gibiydi. Ayağa kalktığında üzerinde yalnızca iç çamaşırı vardı. Bana bakarken yüzünde hâlâ anlayamadığım bir rahatlık vardı. "Çok güzeldi, aşkım," dedi. "Hatırlamıyor musun? Birlikte olduk. İçin sıcacıktı." O cümleyle birlikte dünya başımın etrafında dönmeye başladı. Ellerimi saçlarıma götürdüğümde, parmaklarım saçlarımın arasında öylesine sert dolaştı ki canım yandı, ancak o acının bile içimdeki dehşeti bastırmasına imkân yoktu. Hatırlamıyordum. Ama şimdi hatırlıyordum ve hatırladığım her şey, beni biraz daha kendimden uzaklaştırıyordu. "Sen ne yaptın?" diye fısıldadım. Soner bir şey söylemeye çalıştı ama ben duymadım. Çünkü artık kulaklarımda yalnızca kendi kalp atışlarım vardı. Gözüm odanın bir köşesine takıldı. Soner'in pantolonunun cebinden görünen o küçük çakıya... Ve o anda, düşünmekle hareket etmek arasında geçen o küçücük zaman parçasında, zihnimde yalnızca tek bir şey vardı: Kaçmalıyım. Fakat kaçamadım. Çakı elimdeydi. Soner üzerime doğru gelirken gerisini zihnim, yıllardır bana aynı şekilde gösteriyordu... Bir boğuşma, çığlık, bir anlık öfke sonra... Kan. Parmaklarımın üzerine bulaşan sıcaklığın ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Gözlerimi kaldırdığımda Soner hareketsizdi ve elimdeki çakı aynı yerinde varlığını korumaya devam ediyordu. Dizlerimin bağı çözüldüğünde ben, ellerime bulaşmış kana bakarken, dudaklarımdan ancak tek bir cümle çıkarabildim: "Ben onu öldürdüm..." Sonra her şey karardı ve gözlerimi açtığımda... İtalya'daki odamdaydım. Karanlığın içinde tavana bakıyor, biraz önce gördüğüm o korkunç görüntünün tesirinden kurtulabilmek için gözlerimi kırpıştırıp duruyor, fakat zihnimde hâlâ Soner'in yüzü, yerde duran çakı ve ellerime bulaşan kan birbirine karışarak yeniden karşıma çıkıyordu. Öyle ki, bunun yalnızca bir kâbus olduğunu kendime söylemek, gerçeği bildiğimi anlamama yetmiyor, insanın bazen uyanmış olsa bile gördüğü rüyanın içinden çıkamamasının ne demek olduğunu bütün ağırlığıyla hissettiriyordu. Sonra odama baktım. Bu oda benimdi. Bu yatak benimdi. Pencerenin önündeki perdeyi, çalışma masamın üzerinde üst üste duran çizim dosyalarını, sandalyenin arkasına gelişigüzel bıraktığım hırkamı ve duvarın yanında duran büyük valizimi tanıyordum. İtalya'daydım. Ve Soner burada değildi. En azından artık değildi. Derin bir nefes aldım. Fakat nefesim ciğerlerime dolarken bile içimdeki o sıkışma geçmedi. Ben Sara Bozdoğan. Yirmi dört yaşındayım. Bunu söylemek belki garip gelecek ama kendimi yirmi dört yaşında hissediyor muyum, bundan pek emin değilim. Çünkü insanın yaşı, takvimlerin üzerinde yazan rakamlardan ibaret olmuyordu, bazen yaşadıkların seni olduğundan çok daha büyük, bazen de içinde hâlâ çocukluğundan kalma bir taraf taşıdığın için olduğundan çok daha küçük hissettiriyor. Ben de yirmi dört yaşımda, ne tam olarak gençliğinin başında bir kız ne de hayatı bütün yönleriyle tanımış bir kadın olduğumu düşünebiliyordum. Boyum bir altmış beşti. Ne çok uzun ne de çok kısaydım, kalabalık bir yerde yanımdan geçen insanların dönüp ikinci kez bakacağı kadar dikkat çekici olduğumu hiçbir zaman düşünmemiştim. Fakat aynaya baktığımda kendimde sevdiğim birkaç şey vardı. Belime kadar uzanan, koyu kahverengi ve hafif dalgalı saçlarım yüzümün iki yanına düzensizce düşer, özellikle uykudan yeni kalktığım sabahlarda ne kadar uğraşırsam uğraşayım kolay kolay şekle girmezdi. Gözlerim ela renkteydi. Işığa göre kimi zaman kahverengiye, kimi zaman yeşile çalan o belirsiz renkten... Annem yaşasaydı gözlerimin ona benzediğini söyler miydi, bilmiyorum. Çünkü annemi hatırlayamayacak kadar küçük yaşta kaybetmiştim. Tenim açıktı. Burnumun üzerinde, özellikle yaz aylarında belirginleşen birkaç küçük çilim vardı. Çocukken bundan hiç hoşlanmaz, aynaya baktığımda ilk olarak onları görürdüm, büyüdükçe insanın kendisinde kusur sandığı şeylerin aslında yüzünü kendisine ait yapan küçük ayrıntılar olduğunu öğrendim. Kendimi güzel buluyor muydum? Sanırım evet. Ama hiçbir zaman güzelliğinin farkında olarak yaşayan kadınlardan olmadım. Bir odaya girdiğimde bütün gözlerin üzerime çevrilmesini beklemez, insanların beni tanımak için birbirleriyle yarışacağını düşünmezdim. Daha çok, kendi dünyasının içinde sessizce yaşamaya alışmış biriydim. Belki de bunun sebebi, çocukluğumdan beri hayatımda beni gerçekten tanıyan pek fazla insan olmamasıydı. Ailemi çok küçük yaşta kaybettim. Annemle babamın yüzlerini hatırlamak için bazen gözlerimi kapatmam gerekiyor olsa da ne kadar uğraşırsam uğraşayım, zihnimde oluşan görüntülerin gerçekten onlara mı ait olduğunu, yoksa yıllar içinde birkaç eski fotoğraftan ve başkalarının anlattığı cümlelerden kendime bir anne ve baba mı yarattığımı bilmiyorum. Onlardan sonra büyüdüğüm yer bir yetimhaneydi. Yıllarımı orada geçirdim. İnsanların gelip gittiği, bazı çocukların bir gün valizlerini toplayıp başka bir eve götürüldüğü, bazılarının ise benim gibi yıllarca aynı koridorlarda büyüdüğü o yerde, küçük yaşta bir şeyi öğrendim: İnsan, kendisine ait bir hayatı kendi elleriyle kurmak zorundaydı. Belki de mimar olmamın sebebi buydu. Mimarlık benim için yalnızca üniversitede seçtiğim bir bölüm, ardından aldığım bir diploma ve şimdi yapmak üzere olduğum bir meslek değildi. Ben hayatım boyunca olmayan şeylerin hayalini kurmuştum. Önce kendime bir aile, sonra kendime bir ev, sonra da o evin içinde beni bekleyen bir hayat tasarlamıştım. Belki bu yüzden çizim yapmayı seviyordum. Bir kâğıdın üzerine önce boş bir alan bırakıp sonra o boşluğun içine duvarlar, pencereler, kapılar ve odalar yerleştirmek bana garip bir huzur veriyordu. Çünkü sonunda ortaya çıkan şey bana aitti. Kimse gelip elimden alamazdı. En azından ben böyle düşünüyordum. Ta ki Soner hayatıma girene kadar. Soner benim sevgilimdi. Ya da ben uzun zaman boyunca öyle olduğunu düşündüm. Onunla tanıştığımda yirmi iki yaşındaydım ve hayatımda ilk defa bir adamın beni gerçekten istediğini hissetmiştim. Bana sürekli mesaj atıyor, nerede olduğumu soruyor, beni merak ediyor, gün içinde defalarca arıyor, benimle vakit geçirmek için bahaneler buluyordu. Çocukluğundan beri kendisine ait bir ailesi olmamış bir kız için bütün bunlar, ilk zamanlarda sevginin ta kendisi gibi gelmişti. Biri seni merak ediyorsa seni seviyordur sanıyordum. Biri seni kıskanıyorsa seni kaybetmekten korkuyordur diye düşünüyordum. Biri seni hayatının merkezine koyuyorsa bunun sevgi olduğuna inanıyordum. Sonra yavaş yavaş yanıldığımı anlamaya başladım. Çünkü Soner'in istediği şey beni sevmek değildi. Beni sahiplenmekti. Benim hayatımdaki her şeyi kontrol etmek, kimlerle görüştüğümü bilmek, ne giydiğime karışmak, başka erkeklerle konuşmamdan rahatsız olmak ve en önemlisi, benim istemediğim hâlde kendi arzularını bana kabul ettirmeye çalışmak onun için zamanla sıradan bir hâle gelmişti. Onun zihninde aşkın anlamı, bir kadını istemek ve o kadının da kendisini istediği her şeye razı olmasıydı. Ben ise her defasında biraz daha sustum. Biraz daha uzaklaştım. Biraz daha korktum. Ve sonunda... O gece yaşananlardan sonra hayatımı geride bırakıp İtalya'ya geldim. Ya da kaçtım. Burada kimsenin beni tanımadığına, geçmişimi bilmediğine ve yeni bir başlangıç yapabileceğime inanıyordum. Üstelik yarın, hayatımın en büyük dönüm noktalarından biri olacaktı. Çünkü yarın yalnızca yeni bir güne uyanmayacak, aynı zamanda yeni hayatımın ilk iş gününe başlayacaktım. Mimar olarak kabul edildiğim, İtalya'nın en güçlü holdinglerinden birinde ilk kez çalışma masamın başına oturacak, kendi ayaklarımın üzerinde durduğumu kendime kanıtlayacaktım. Henüz bilmiyordum. Yarın hayatımın en güzel başlangıcı olacağını sanıyordum. Oysa yarın... Hayatımın en karanlık adamıyla tanışacağım gündü. Lorenzo Gherardi. Ve o adamın hayatıma girmesiyle, yıllardır kendi ellerimle kurmaya çalıştığım bütün düzenin birer birer yıkılacağını henüz bilmiyordum.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

YAZGI

read
32.2K
bc

Askerin Kelebeği (+18)

read
13.0K
bc

Mafya - Koreli +18

read
7.8K
bc

İNHİLÂL

read
5.6K
bc

AVCININ PENÇESİNDE (+21)

read
55.4K
bc

Gölge ve Pençe: Kadim Kırılma

read
1K
bc

Kurt ve Kuzu +18

read
23.7K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook