1.BÖLÜM |Taurusun Karşı Yakası
Verdiği sözü tutmuyor hayat, tutsa bile istediğimiz şeyin istenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu.Kaybediyor labirentin içindeki yolu.Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi.
🕯️
"Lanet olsun, senden bıktım artık!
Senin o iğrenç arkadaşlarını da, söylediklerini de, seni de istemiyorum artık.
Yeter.
Neden normal insanlar gibi okula gidemiyorum?
Niye sırf sen para kazanasın diye, bir bokluğa daha sürüklen diye kendi hayatımdan vazgeçmek zorundayım?
Sana insan demeye bile iğreniyorum aşağılık herif!"
Sözlerim, öfkenin en dip katmanından, kırılmışlığın en keskin yerinden yükselmişti.
Dilimden döküldüğü an, havayı yırtan bir bıçak gibi kesmişti sesiziliği.
Ama o cümlenin yankısı daha havada asılıydı ki, yüzüme inen tokatla her şey bir anda karardı.
Başım yana savruldu, dengemi kaybedip yere çakıldım.
Soğuk zemin sırtıma değdiğinde, hem bedenim hem içimdeki direnç paramparça olmuştu sanki.
Saçlarımdan tutup acımasızca kaldırdı beni.
Üstümdekileri söküp alırken bir insanı değil sanki bir nesneyi parçalıyordu.
Ve sonra belinden kemerini çıkardı.
Küfürle, hınçla, durmadan vurmaya başladı.
Darbeler tenime değil sadece, içime iniyordu.
Ve ben o an yalnızca acıyı değil, çaresizliği de ilk kez bu kadar derin hissettim.
Soğuk, metalik bir tat dolmuştu dilime, gözlerim kararıyor, bedenim her an uzaklaşıyordu benden.
Sonrasıysa…bomboştu.
Ne ses vardı ne de ışık.
🕯️
Gözlerimi açtığımda, soğuk bir bankın üzerinde yatıyordum.
Tenime değen taş gibi sert ahşap, geceden kalan nemle birlikte iliklerime kadar işlemişti.
Ama en çok içimdeki boşluk üşüyordu.
Bu defa kendi başıma kaçmamıştım…
Yıllardır gizlice kurtulmaya çalıştığım o evden, bu kez açıkça, bile isteye atılmıştım.
Öldüm sanıp atmıştı beni.
Ölüme en yakın anda, hayatın kırılgan çizgisinde benim için verilen hüküm buymuş gibi.
Vücudumda sızlayan, yakan bir ağrı vardı;
her bir kemiğim, her bir kasım sızım sızım sızlıyordu.
Zorla doğruldum, gözlerimi parkın yıkık dökük tabelasında gezdirdim.
Gözlerim bulanık ama kelimeler netti:
“Üvercinka”yazıyordu tabelada, solgun ve unutulmuş bir isim gibi.
Siktir.
Burası, Taurus’un tam karşı yakasındaydı.
Tüm geceyi şehrin en ücra köşesindeki eski bir bankta geçirmiştim.
Etrafımda birbirine karışmış onlarca hayat vardı. İçip bayılmış ayyaşlar,evsizler,torbacılar ve geceye sığınan hayat kadınları...
Hepsi, kendi karanlığında kaybolmuş, bu soğuk taşların üzerinde sessizce var olmaya çalışıyordu.
Ve ben onlardan biri gibi…kenarda kalmış, unutulmuş, yaralı bir gölgeydim sadece.
Buradan uzaklaşmam gerekiyordu.
Karşıya nasıl geçebilirdim?
Nerede kalacaktım?
Hiçbir fikrim yoktu.
Parkın soğuk sınırlarından çıkıp, yıkık dökük kaldırımın köşesinden yürümeye başladım.
Adımlarımın yankısı, sessizliğin içinde kaybolurken, karşıma çıkan her bina, her ıssız köşe, sanki fısıldıyordu bana:
“Buradan kaç, kendini kurtar.”
Aklımda sürekli yaşadıklarım dönüp duruyordu;
o acı anlar, o unutulmuş geceler…
Beni öldüm, sanıp sessizce bir parkın köşesine atmışlardı.
Gözlerden ve zamandan tamamen silinmişimcesine.
Yaklaşık on beş yirmi dakikadır yürüyordum.
Harabelerden biraz daha uzaklaşmıştım ama etraf hâlâ boş ve sessizdi.
Belkide hep böyleydi.
Bir an, arkamda bir bedenin varlığını hissettim.
Dönüp baktığımda kimseyi görememiştim.
Adımlarımı hızlandırdım, yürümeye devam ettim.
Ama arkamdan gelen hızlı adım sesleri daha çok tetikledi korkumu.
Kalbim hızlandı, nefesim daraldı bir adım daha attığımda, her kimse hâlâ peşimdeydi.
Arkama bakmak için döndüğüm anda, ayağım sert bir taşa takıldı ve dengesizce yere kapaklandım.
Yere düştüğüm o an arkamda birinin varlığını iliklerime kadar hissettim.
Başımı çevirdiğimde, elindeki bıçakla ve kan çanağı olmuş gözleriyle doğrudan bana bakan biri vardı.
Yerde geri geri sürünmeye başladım, her hareketimde acı dalga daha da yayıldı bedenimde.
Her geriye gittiğimde daha çok yaklaşıyordu üzerime.
“İmdat! Yardım edin… Sesimi duyan yok mu?” diye haykırdım, ama etraf sessizlikten başka bir şey vermiyordu bana.
Titriyordum.
Bu mahalle Taurus’un ateşle yoğurulmuş cehennemiydi.
O an karanlıktan bir ses yükseldi:
“Burası Üvercinka, güzelim.Kimse seni sikine bile takmaz.Bağırmayı bırak, uslu ol ve benimle gel.”
Yanaklarımdan ince ince süzülen göz yaşlarım, zamanın ağır bir nefes gibi durduğu o anda nabzım sessizliğe gömülmüştü.
Ama o an, bir yerlerde içimde bir şey kıpırdadı.Ölmek istemiyordum.
Bedenim paramparça, ruhum yorgun olsa da yaşamak için son bir çırpınıştı bu.
O karanlığın içinde,belki de ilk defa, kendime bir şans vermek istedim.Yavaşca ellerimi kapattım, gözlerimi sıktım ve hayatımın yükünü biraz olsun hafifletebilmek için içimde saklı kalan o minik umudu tuttum.
İyice yaklaşmaya başladığında, yerde avucuma dokunan soğuk bir taşı avucuma sıkıştırdım ve sürünmeyi bıraktım.
“Aferim küçük kız,” dedi alçakça bir ses.
“Seninle çok güzel şeyler yapacağız.”
Üstü keskin, kesif bir leş kokusuyla doluydu.
Bana doğru eğilip çekiştirmeye çalıştığı anda, taşı kafasına sertçe indirmiştim.
Kafasından kanlar fışkırıyordu, dengesini kaybedip yalpalayarak kenara doğru düşmüştü.
Fırsattan istifade hemen kalkıp koşmaya başlamıştım.
Arkamdan hırçınca bağırıyordu:
"Seni orospu!Seni yakalayacağım!
Yakaladığım an diri diri yakacağım!"
Çıplak ayaklarımın altına camlar, çakıl taşları batıyordu.
Her adımda acı, her nefeste korku büyüyordu içimde.
İlerideki bir mekanın kapısı ardına kadar açıktı.
Ama daha oraya varamadan, kapüşonumdan tutup beni tekrar yere çarptı.
"Yakalayacağım demiştim,” dedi, sesi soğuk ve tehditkardı.
“Taşla kafama vurup beni öldürmeye çalışmak büyük cesaret.
Seni önce kendime mi alayım, yoksa hemen büyük balıklara yem mi edeyim, hayatım?" dedi.
Titreyerek cevap verdim:
"Rahat bırak beni.Ben kimseye bir şey yapmadım, ne istiyorsun benden?"
Göğüsüne vurup itmeye çalıştım ama o an yapabildiğim tek şey, ellerimi savunurcasına kendime siper etmek oldu.
Elindeki bıçağı, doğrudan boğazıma dayamıştı.
Nefesim daralırken, dünya bir an için sessizliğe gömüldü.
Bileğinden başlayıp eline doğru ince ince yayılan bir örümcek dövmesi vardı.
Artık tüm kuvvetim tükenmiş, bedenim ağırlaşmıştı.
Son kalan sesimle feryat ettim:
“Yardım edin…”
Tok bir ses cevap verdi:
“Kes sesini diyorum sana.
Seni kimse duymaz, anlamıyor musun?
Çok sesin çıkmaya başladı, hakkından gelmek lazım senin.”
Elindeki bıçağı biraz daha bastırmıştı tenime;
soğuk ve keskin olan demirin, boğazımı yakarcasına acıttığını hissettim.
Bak Maral, dinle beni hayat seni ezdi.En çok kafanın içindeki savaş yordu seni,pişmanlıkların bitirdi seni.
Arkamdan sert ayak sesleri yankılanıyordu.
Kafasını kaldırıp karşısına baktı ve aniden üzerimden çekildi.Ama tam o anda, sanki boğazıma benzin dökülmüş gibi,
acı daha da şiddetlendi, ateş körüklendi, cayır cayır yandı içim.
Keskin, o acı kesik his, sıkı sıkı yumduğum gözlerimi ansızın fal taşı gibi açmama neden olmuştu.
Ellerime akan kana donuk donuk bakakalmıştım;
her damla, sessiz bir çığlık gibi içimi yakıyordu.
"Abi ben isteyerek yapmad-" diye titrek bir sesle mırıldandı karşısındaki.
Ama sözleri, bilinç bulutlarım arasında ağır ağır kayboluyordu;
dünya yavaş yavaş soluklaşıyordu.
Bak Maral, dinle beni artık her şey bitti.
Gölgeler içinde son perdeyi oynuyoruz.
"Abini sikerim lan senin.Ne halt ediyorsun itin evladı!"diye bağıran o ses kulaklarımda yankılanıyordu.
Gözlerim kararıyordu, ciğerlerime dolan acı ve çaresizliğin hissi nefes almamı zorlaştırıyordu.
O an, hayatımın en karanlık anında, yavaş yavaş etrafımdaki sesler azalmaya başlamıştı.
Yankılanan o silah sesi, sanki bütün Taurus'un acısını,umutsuzluğunu içine çekmişti.
İçimde bir yerde, yıkılmış ama henüz ölmemiş bir parça vardı.O parçayı sıkı sıkı tutmaya çalıştım, çünkü biliyordum;bu karanlık sonsuza dek sürmeyecekti.