bc

TAHT VE TUTKU

book_age18+
4
FOLLOW
1K
READ
revenge
dark
BE
opposites attract
curse
kickass heroine
princess
drama
tragedy
bxg
serious
kicking
city
highschool
small town
war
musclebear
ancient
like
intro-logo
Blurb

+21 Dikkat hikaye mükemmel bir kurgu içermesiyle birlikte ciddi Cinsel anlatım içermekte.

Zehir Prensesi ve Kurt KağanTür: Tarihi Kurgu / Epik RomanTema: İktidar Sevdası, İhanet, Askeri Deha ve Yıkıcı İhtirasKitabın KonusuBozkırın dizginlenemez Kağanı Batur Alp (Kurt Kağan) ile Tang Hanedanı’nın dahi ve hırslı prensesi Li Mei (Zehir Prensesi) arasındaki tutkulu, tehlikeli ve yıkıcı güç mücadelesini konu alır.Politik bir evlilik ve ittifak gayesiyle başlayan bu ilişki, kısa sürede iki güçlü zekanın birbiriyle çatıştığı devasa bir satranç tahtasına dönüşür. Li Mei, Çang'an tahtını ele geçirme hedefi doğrultusunda Batur Alp’in en mahrem sırlarını ve ordu düzenini öğrenirken, Batur Alp ise hem bozkır boylarını birleştirme hem de Li Mei’ye olan karmaşık hisleriyle mücadele etme derdindedir.Çang'an surlarında karşı karşıya gelinen savaşların yaşandığı hüzünlü bir trajedi. Keşkeler, acabalar, hüzünler hepsi bir arada. Umut hayal kırıklıklarıyla hep yıkılacak. Trajedilerde gerçekten her şey yarım mı kalır?

chap-preview
Free preview
İpek, Sütunlar ve Kan
Çang'an kentinin kalbinde yükselen Nefrit Sarayı, geceyi tek bir nefes bile almadan dinliyordu. Bin yıldır ayakta duran kızıl ağaçtan devasa sütunlar, tavanlardaki altın ejderha kabartmalarını taşırken saray koridorlarında adeta birer sessiz muhafız gibi dikiliyordu. Yüksek pencerelerden giren dondurucu poyraz, ipek perdeleri yavaşça havalandırıyor, bronz buhurdanlıklardan yükselen melisa ve tütün kokulu tütsü dumanlarını odaya dağıtıyordu. Dışarıdan bakıldığında ihtişamın, felsefenin ve bin yıllık bir medeniyetin sarsılmaz mabedi gibi duran bu saray; ipek kumaşların ardında gizlenen zehirli hançerlerin, fısıltıyla satılan tahtların ve kanlı sürgün kararlarının beşiğiydi. Prenses Li Mei, oyma nefrit taşından yapılmış alçak masasının başında oturuyordu. Üzerinde, Tang Hanedanlığı’nın asalettini simgeleyen dokuz katlı mor ve altın işlemeli ipek bir kimona vardı. Saçları, jade taşından tofiler ve gümüş ejderha iğneleriyle karmaşık bir zarafetle toplanmıştı. Solgun yüzü, mum ışığının titrek alevinde bir porselen kadar pürüzsüz ama bir o kadar da soğuk görünüyordu. Li Mei, sadece imparatorun kızı değildi; Çang'an sarayının en karanlık zehir arşivlerine, kütüphanelerine ve istihbarat ağlarına hükmeden, zekası kılıçtan daha keskin bir stratejistti. Önünde duran ince porselen çay fincanına parmağının ucuyla dokundu. Sıcak çaydan yükselen buhar, gözlerindeki derin düşünceli ifadeyi örtmüyordu. Karşısındaki gölgeden gelen adım sesleriyle başını bile kaldırmadı. Gelen, Tang Hanedanlığı’nın Veliaht Prensi Li Cheng’di. Üvey ağabeyi olan Li Cheng, omuzlarında ejderha nakışlı ağır kadife pelerinini taşıyor, adımlarını bir avcı gibi sessiz atıyordu. Yüzünde, doğduğu günden beri taşıdığı o kibirli, her şeyi feda etmeye hazır soğuk gülümseme vardı. Li Cheng için insan hayatı, satranç tahtasındaki piyonlardan farksızdı. "Çang'an’da mevsim değişiyor Li Mei," dedi Li Cheng, masanın yanındaki altın kaplama ejderha sütununa dayanarak. Sesi, sarayın uğultusunu kesen alçak bir fısıltı gibiydi. "Ama bozkırdaki kurtlar mevsim dinlemiyor. Yine acıktılar." Li Mei fincanı masaya bıraktı. Porselenin ahşaba vururken çıkardığı hafif tıkırtı, odadaki tek sesti. "Ötüken’deki Kağan sınır kasabalarını yakmayı durdurmak için şartlarını tazeledi demek. Ne istiyorlar bu kez? Altın mı, ipek mi, yoksa tahıl mı?" Li Cheng yavaşça eğildi, masadaki haritanın üzerine parmağını koydu. "Hiçbiri. Bu kez kan bağının peşindeler. Kağan, sınır kasabalarımızdan çekilmek ve üç yıl boyunca kılıç çekmemek karşılığında Tang Hanedanlığı’ndan bir prenses istiyor. Soyumuzu kendi soyuna katmak istiyor." Li Mei’nin gümüş iğnelerle süslü başı hafifçe kalktı. Koyu renk gözleri, üvey ağabeyinin gözleriyle kesişti. "Ve babamız, Yüce İmparator, bu teklifi kabul etmemi mi buyurdu?" "Babamız günlerdir nefrit odasından çıkamıyor Li Mei. Yatağında kan öksürüyor," dedi Li Cheng, gözlerinde en ufak bir üzüntü kırıntısı belirmeden. "Sarayın ve ordunun iradesi artık benim ellerimde. Ve ben, o barbarlara diz çökmeyeceğim. Onlara barış değil, fırtına göndereceğim." "Beni bozkıra bir kurban gibi mi gönderiyorsun yani Cheng?" Li Mei’nin sesi ne bir korku ne de bir şaşırmak emaresi taşıyordu. Sadece durumu analiz eden bir kurgucu gibi soğukkanlıydı. Li Cheng masaya doğru bir adım daha yaklaştı, sesini daha da alçalttı: "Seni oraya bir gelin olarak göndermiyorum kardeşim. Seni, Tang Hanedanlığı’nın Ötüken’in kalbine saplayacağı en zehirli hançer olarak gönderiyorum. Çeyiz sandıklarının tabanında, saray hattatlarının aylardır üzerinde çalıştığı sahte bey mühürleri ve gizli mektuplar saklı olacak. O belgeler, Ötüken’deki boy beylerini birbirine düşürecek. Türkler birbirinin boğazına sarılırken, Ejderha ordusu sınırları aşacak." Li Mei hafifçe kaşlarını çattı. "Kağan’ın yanında duran komutanlar salak değil Cheng. Bozkırın kanunları sarayın entrikalarına benzemez. En küçük bir hatada kafamı kesip sarayın kapısına atarlar." Li Cheng alaycı bir kıkırdamayla karşılık verdi. "Bunu zaten düşündüm. Ötüken ordularının Başkomutanı Karahan ile çoktan anlaştık. Karahan, Kağan’ı devirip tahta geçmek istiyor. Bizim altınlarımız ve senin getireceğin o sahte belgeler karşılığında, Kağan’ı içeriden vuracak. Sen sadece o barbarların arasına sızacaksın... Ve vakti geldiğinde, doğru kadehe doğru zehri damlatacaksın." Li Mei masadan kalktı. Dokuz katlı ipek elbisesi yere sürünürken hışırdadı. Pencereli bölmeye doğru yürüdü, dışarıdaki karanlık Çang'an sokaklarına baktı. İçinde bir yerlerde, Çin sarayının bu kirli oyunlarına karşı derin bir nefret vardı; ancak o, doğduğu günden beri bir silah olarak yetiştirilmişti. "Ejderha emreder..." dedi Li Mei, arkasını dönmeden. "...ben itaat ederim. Ama unutma Cheng; bozkıra bastığımda rüzgar benim arkamdan esecek, senin emsallerinin arkasından değil." Çang'an’ın altın ve ipek kokan sarayından binlerce fersah uzaklıkta, Gobi Çölü’nün kuzey sınırındaki Dunhuang Geçidi’nde hava tamamen farklı bir dille konuşuyordu. Burada ne ipek perdeler vardı ne de süslü porselenler. Sadece kemikleri sızlatan dondurucu bir poyraz, keskin kayalıklar ve gökyüzünü kaplayan kapkaranlık bir bulut denizi... Batur Alp, kırağı tutmuş yağız atının üzerinde dimdik duruyordu. Batur, Ötüken’in en efsanevi harp stratejistlerinden ve yetim kalmış ama pusu görmüş bir alpıydı. Omuzlarında kaplan derisinden bir kürk, göğsünde demircilerin haftalarca dövdüğü çelik halkalı bir zırh taşıyordu. Yüzündeki derin yara izi, yıllar önceki bir sınır çatışmasının hatırasıydı. Keskin bakışları, karanlığın en derin noktasını bile bir şahin gibi tarayabiliyordu. Onun için onur, kağana verilen sözden ve bozkırın töresinden önce gelirdi. Elindeki uzun mızrağın ucuna bağlı kurt başlı tuğ, poyrazın şiddetiyle savruluyor, atının burnundan çıkan sıcak buhar gecenin soğuk havasında kayboluyordu. Arkasında, atlarının üzerinde sessizce bekleyen elli kişilik seçme alp birliği vardı. Hepsi yaylarını germeye, kılıçlarını çekmeye hazır, komutanlarının tek bir işaretini bekliyordu. Atının adımlarını yavaşça Batur’un yanına süren genç er Pars, titreyen elleriyle dizginleri sıktı. "Beyim... Hava iyice karardı. Poyraz fırtınaya dönüyor. Komutan Karahan’ın emri kesindi; Çin kervanını sınırda karşılayıp doğrudan Ötüken’e, otağa götürmemiz gerekiyordu. Neden Dunhuang Geçidi’nin bu tepe noktasında bekliyoruz?" Batur, bakışlarını güneydeki karanlık vadiden ayırmadan konuştu. Sesi, bozkırın taşı gibi sert ve pürüzsüzdü: "Komutan Karahan sarayda sıcak kımızını yudumlarken emir vermek kolaydır Pars. Ama sınırda kanı dökülen biziz. Çinlilerin gönderdiği kervan bir barış kervanı değil. Tang İmparatoru bize ipek ve prenses gönderiyorsa, arkasında mutlaka bir hançer saklıyordur." "Ama Beyim, gelen Tang İmparatoru’nun öz kızıymış. Bir kadın bozkıra ne zarar verebilir ki?" Batur başını Pars’a doğru çevirdi. Gözlerindeki çelik gibi soğuk ışık, genç eri bir an susturdu. "En tehlikeli zehirler, en güzel çiçeklerin yapraklarında gizlenir Pars. Çang'an sarayından çıkan bir prenses, yüz bin atlı askerden daha tehlikelidir. Onlar kılıçla savaşmazlar; fısıltıyla, altınla ve zehirle savaşırlar." Tam o sırada, vadinin derinliklerinden rüzgarın uğultusunu kesen bir ses yükseldi. Çan sesleri... Tekerlek gıcırtıları ve at nalları... Batur elini kaldırarak arkasındaki birliğe dur emri verdi. Bakışlarını vadinin kıvrımına odakladı. Karanlığın içinden, etrafı meşalelerle aydınlatılmış, Tang Hanedanlığı’nın kırmızı ejderha bayraklarını taşıyan devasa bir kervan belirdi. Kervanın merkezinde, altı atın çektiği, etrafı siyah ipeklerle örtülü, oymalı bir kraliyet tahtı arabası ilerliyordu. "Geldiler..." diye fısıldadı Pars. Batur, kılıcının kabzasını sıktı. Göğsündeki zırhın altındaki kalbi ritmik ama güçlü bir şekilde çarptı. Bozkırın kurdu ile Çang'an’ın ejderhası bu geçitte karşı karşıya gelmek üzereydi. "Atları aşağı sürün," dedi Batur, yayını omzuna çaprazlamasına asarken. "Görelim bakalım, bu Ejderha Prensesi bozkıra barış mı getirdi, yoksa kendi kıyametini mi..

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ağa’nın Gelini: Zehra’nın Hikayesi

read
12.1K
bc

Hizmetçi

read
130.2K
bc

Kanlı Duvak

read
68.1K
bc

Sokaklar Çocuk Doğurmaz

read
7.3K
bc

SAVCI

read
5.0K
bc

Deniz Kızı

read
1.4K
bc

SOMUT- UYANIŞ

read
9.7K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook