
Adamın çığlığı ormanı doldurdu.
Kael tek bir hamlede onu yere serdi.
Hiç acele etmiyordu.
Sanki zaman onun için durmuş gibiydi.
Elini adamın göğsüne koydu.
Bir anlık sessizlik…
Sonra—
kan.
Kael’in eli yavaşça geri çekildiğinde…
adamın kalbi hâlâ avucundaydı.
Donup kalmıştım.
Nefes alamıyordum.
Gözlerim o manzaraya kilitlenmişti.
Ama Kael…
bana bakıyordu.
Sanki yaptığının hiçbir önemi yokmuş gibi.
Sanki…
benim tepkim daha önemliymiş gibi.
Gözlerimi ondan alamıyordum.
Bu… bir insan değildi.
Bu bir canavardı.
Bir adım geri attım.
Sonra bir tane daha.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
Kaçmam gerekiyordu.
Arkamı döndüm.
Koşmaya başladım.
Ama sadece birkaç saniye…
Bir anda kolumdan yakalandım.
Sırtım sertçe ağaca çarptı.
Nefesim kesildi.
“Bırak beni!” diye bağırdım.
Sesim… bana bile yabancıydı.
Kael hiç kıpırdamadı.
Gözleri üzerimdeydi.
Soğuk.
Aç.
Tehlikeli.
Üzerine sıçrayan kan hâlâ kurumamıştı.
Yavaşça yaklaştı.
Kaçamadım.
Kaçamıyordum.
Eli çeneme uzandı.
Zorla başımı kaldırdı.
Gözlerimi onunkilerden kaçırmaya çalıştım…
ama izin vermedi.
“Bana bak.”
Sesi alçaktı.
Ama emirdi.
İstemeden baktım.
Ve o an…
içimde bir şey kırıldı.
“Kaçabileceğini mi sandın?” diye fısıldadı.
Başımı salladım.
“Lütfen…” dedim.
Ama ne dediğimi ben bile bilmiyordum.
Dudaklarıma baktı.
Sonra tekrar gözlerime.
Ve gülümsedi.
Karanlık bir gülümsemeydi bu.
“Geç kaldın.”
Kalbim duracak gibiydi.
Bir şey söyleyemeden…
beni kendine çekti.
Öpücüğü sertti.
Kaçış yoktu.
Nefes alamıyordum.
Ellerim onu itmeye çalıştı…
ama gücü karşısında hiçbir şey yapamadım.
Bu bir öpücük değildi.
Bu…
bir sahiplenmeydi.
Beni bıraktığında nefes nefeseydim.
Gözlerim korkuyla ona kilitlenmişti.
Kael alnını alnıma yasladı.
Ve fısıldadı:
“Artık nereye kaçarsan kaç…
sonun yine bana çıkacak.”
—
On sekiz yaşımda ölmem gerekiyordu.
Ama kaderim…
beni ölümden daha tehlikeli birine bağladı.
Kael Darkmoor.
Ve ben…
ondan kaçamıyordum.

