BABAMIN BORCU
Gece yarısını yirmi dakika geçiyordu ve Defne Aydın hayatında ilk kez bir silahtan değil, bir adamın sessizliğinden korkuyordu.
Yalının kapısındaki iki adam üstünü aramamıştı bile. Yüzüne bakmışlar, birbirlerine bakmışlar, sonra kapıyı açmışlardı. Sanki onu bekliyorlardı. Bu, namlunun kendisine çevrilmesinden daha kötüydü.
Koridor uzundu. Boğaz’ın karanlık suyu camlardan içeri doluyor, duvardaki tablolara soğuk bir parıltı veriyordu. Defne montunun cebindeki katlanmış kâğıdı sıktı. Babasının el yazısı, üç satır:
Kızım, beni affet. Aras Karaoğlu’na gitme. Ne olursa olsun gitme.
Tam da bu yüzden gelmişti.
Çift kanatlı kapı açıldığında içeriden ilk duyduğu şey bir kalemin sesi oldu. Tık. Tık. Tık.
Masanın arkasındaki adam başını kaldırmadı. Siyah gömlek, dirseklere kadar kıvrılmış kollar, bileğinde ince bir saat. Önündeki dosyayı okuyordu. Yirmi dakikadır bekleyen biri değil, dünyayı bekleten biri gibi.
“Kapıyı kapat,” dedi. Sesi alçaktı, yorgundu ve emir vermeye alışıktı.
Defne kapatmadı. Kapının eşiğinde durdu, kâğıdı cebinde tutmaya devam etti.
“Babam Cevdet Aydın’ın kızıyım. Borcunuz için geldim.”
Kalem durdu.
Aras Karaoğlu ilk kez başını kaldırdı. Gözleri koyu, bakışı ağırdı. Defne’yi tepeden tırnağa süzmedi; onun yerine yüzüne baktı ve orada fazlasını okumuş gibi bir an bekledi.
“Dört gündür kayıp,” dedi. “Biliyorsun.”
“Biliyorum.”
“Nerede olduğunu da biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ben de bilmiyorum.” Kalemi masaya bıraktı. “Bu, ikimizin de sorunu.”
Defne boğazının kuruduğunu hissetti. Sesinin titrememesi için dişlerini sıktı. “Rakamı söyleyin.”
“Dört milyon dolar.”
Bir saniye boyunca odada hiçbir şey kıpırdamadı. Sonra Defne, kendi de beklemediği bir şey yaptı. Güldü. Kısa, kuru, korkudan doğan bir kahkaha.
Aras’ın kaşı hafifçe kalktı. “Komik bir şey mi söyledim?”
“Babam,” dedi Defne, nefesini toparlayarak, “otuz yıldır bir ayakkabı tamircisi. Dört milyon doları hayatında ne görmüş, ne de saymış olabilir.” Bir adım attı, kapı arkasından kapandı. Duyduğu klik sesi ensesinde gezindi ama durmadı. “Ve ben bir muhasebeciyim, Bay Karaoğlu. Rakamlar benim işim.”
“Öyle mi.”
“Defterlerinizin bir kopyasını görebilir miyim?”
Odadaki havanın değiştiğini hissetti. Kapı önündeki adamlardan biri, gölgeden, yarım adım öne çıktı. Aras elini kaldırmadan onu durdurdu. Bakışını hiç Defne’den ayırmamıştı.
“Bana senden defter isteyen biri çıkmadı bugüne kadar,” dedi yavaşça. “Ya çok cesursun ya da çok aptal.”
“İkisi de olabilir. Ama bakın.” Defne, Aras’ın masasındaki açık dosyaya doğru parmağıyla işaret etti; ters olduğu halde okuyabiliyordu. “Faiz hesabınız üçüncü satırdan itibaren tutmuyor. Bileşik faizi iki kez işlemişsiniz. Ya muhasebecinize güvenmeyin ya da biri size bilerek yanlış rakam veriyor.”
Aras dosyaya baktı. Sonra çok yavaş bir hareketle Defne’ye döndü.
Gülümsemedi. Ama bir şey oldu yüzünde. Yirmi dakikadır masada oturan adamın ilk kez bir şeyle ilgilenmesi gibi.
“Otur,” dedi.
“Ayakta kalırım.”
“Otur, Defne Aydın.” Bu sefer ses emir değil, bir uyarıydı. “Yoksa seni oturtmak zorunda kalacağım, ve bunu ikimiz de istemeyiz.”
Defne oturdu.
Aras, dosyayı kapattı. Sandalyesine yaslandı. Parmak uçlarını birbirine dayadı, uzun süre ona baktı. Odada saatin tik takları duyuluyordu.
“Üç seçeneğin var,” dedi sonunda. “Birincisi: bu kapıdan çıkarsın, ben de babanı bulmak için adamlarımı bırakırım. Bulduğumda ne olacağını tahmin edebilirsin.”
Defne’nin elleri dizlerinde yumruk oldu.
“İkincisi: borcu ödersin. Dört milyon. Nakit, yedi günde.”
“Üçüncüsü?”
Aras ilk kez, çok hafifçe, gülümsedi. Bu gülümseme Defne’yi diğer ikisinden daha çok korkuttu.
“Üçüncüsü,” dedi, “benimle evlenirsin.”
Defne bir şey demek için ağzını açtı. Kelimeler boğazında düğümlendi.
“Kâğıt üstünde,” diye ekledi Aras, sanki hava durumundan söz ediyormuş gibi. “Bir yıl. Sonra sen özgürsün, borç silinir, baban hayattaysa ona dokunulmaz.”
“Neden ben?”
Aras sandalyesini geriye itti, ayağa kalktı. Defne’nin yanından geçerken durdu, eğildi. Nefesi kulağının hemen yanında, sesi neredeyse fısıltıydı.
“Çünkü baban benden bir şey çaldı. Ve çaldığı şey,” dedi, “senin adına kayıtlı.”
Defne’nin kulağı çınladı.
Senin adına kayıtlı.
Aras masanın öbür ucuna geçmiş, bir çekmeceyi açıyordu. Defne ayağa kalkmak istedi, bacakları dinlemedi. Elini masanın kenarına koyup kendini tuttu.
“Ne demek adıma kayıtlı?” Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi. “Benim adıma hiçbir şey kayıtlı değil. Kirada oturuyorum. Arabam yok. Kredi kartım bile yok.”
Aras çekmeceden mavi bir dosya çıkardı, masanın üstünden Defne’ye doğru kaydırdı. Dosya Defne’nin önünde durdu.
“Aç.”
İlk sayfada bir şirket unvanı vardı: Aydın Dış Ticaret ve Lojistik Limited Şirketi. Kuruluş tarihi üç yıl önce. Kurucu ortak ve tek yetkili: Defne Aydın.
Defne sayfayı çevirdi. İkinci sayfada bir imza sirküsü vardı. Altında kendi adı, kendi kimlik numarası ve kendi imzası.
Ama o imzayı hiç atmamıştı.
Aslında atmıştı. Yani, öyle görünüyordu. Her harfin eğimi, “D”nin son çizgisini aşağı doğru bırakışı, nokta yerine koyduğu küçük çizgi… Hepsi vardı. Yalnızca birinin elinden çıkmıştı ve o kişi Defne değildi.
Defne bir süre kâğıda baktı. Sonra çok sakin bir sesle sordu: “Babam mı attı bunu?”
“Sen söyle.”
“Bu benim imzam değil.”
“Tabii ki değil.” Aras kollarını göğsünde kavuşturdu, masanın kenarına yaslandı. “Ama bankanın, vergi dairesinin ve benim avukatlarımın gözünde senin. Üç yıldır bu şirketin hesabından para geçiyor, Defne. Benim paramın bir kısmı da dahil.”
Defne başını kaldırdı. “Siz kara para aklıyordunuz.”
Odada, kapının önündeki adamlardan biri öksürdü.
Aras’ın yüzü kıpırdamadı. “Ben bir şey demedim.”
“Demenize gerek yok. Bir ayakkabı tamircisinin yeni açılmış bir lojistik şirketi, otuz yıldır tek lira kimseden borç almamış bir adam ve dört milyon dolar. Bu, muhasebe dersinin ilk haftasında öğretilen bir kalıp.” Defne dosyayı kapattı, ellerinin titremesini görmesin diye üstüne bastırdı. “Beni bu işe karıştırmak istemediniz. Ama babam sizi kandırırken beni kalkan yapmış.”
“Güzel,” dedi Aras. Tonu hâlâ sakindi, ama bakışında bir şey keskinleşmişti. “Hızlı düşünüyorsun. Bu iş için tam da buna ihtiyacım var.”
“Hangi iş?”
“Borcunu ödemek için yerine koyacağın iş.” Sandalyesine döndü, bu sefer oturmadı, ayakta kaldı. “Bu şirket senin adına duruyor. Ortadan kaybolduğunda, paranın izini sürerken karşıma senin adın çıkıyor. Ben de ya seni bulurum ya da bu açığı kapatacak birini.”
“Yani ben, yedi gün içinde bulunamazsam, benim yerime...”
“Yedi gün içinde ya paramı ya da bir çözüm görmek istiyorum.”
Defne ayağa kalktı. Bu sefer bacakları onu taşıdı. Aras’ın karşısında durduğunda boyu bir kafa kısaydı ama gözlerini kaçırmadı.
“Evlilik teklifinizi kabul etmiyorum,” dedi.
“Henüz reddetmeni de beklemiyorum.”
“Ama bir şey söyleyeceğim.” Cebindeki kâğıdı çıkarıp masaya bıraktı, babasının el yazısı yukarı bakıyordu. “Babam size gitmeyin demiş. Yani sizden kaçtığı için kızını da sizden uzak tutmak istemiş. Bu, onun haksız yere para çaldığını göstermez. Bir korku gösterir.”
Aras kâğıda baktı. Okumak için eğilmedi bile. Gözleri satırlardan çabucak geçti, sonra Defne’ye döndü.
“Neyden korktuğunu düşünüyorsun?”
“Bilmiyorum. Ama faiz hesabında bileşiği iki kez işleyen kişi ya hata yapıyor ya da yapmak istiyor. Babamın böyle bir tablo hazırlayacak kapasitesi yok.” Defne derin bir nefes aldı. “Benim adımı kullananın da yok. Bu işte onun üstünde biri var, Bay Karaoğlu. Ve sizin içinizde.”
Sessizlik uzadı.
Kapıdaki adam ilk kez kıpırdadı, ama Aras bakışıyla onu yine durdurdu. Defne bunu yan gözle fark etti ve kalbi hızla çarptı. Dikkatini çeken şey adamın hareketi değildi, Aras’ın tepkisiydi. Aras, o adama bakmamıştı bile. Sadece bir şeyden emin olmak ister gibi, parmaklarını masaya bastırdı.
“Şartların var mı?” diye sordu sonunda.
Defne gözlerini kırpmadı. “Evet.”
“Dinliyorum.”
“Bir: defterlere ve bütün hesap hareketlerine tam erişim istiyorum. Siz dahil kimse düzeltmeyecek, silmeyecek.” Parmağını kaldırdı. “İki: babam bulunduğunda ona dokunulmayacak. Önce ben konuşacağım onunla.” İkinci parmağı kalktı. “Üç: kâğıt üstünde evlilik, kâğıt üstünde kalacak. Yatağımda ya da hayatımda sizi görmek istemiyorum.”
Aras’ın dudağının köşesi kıpırdadı. “Üçüncüsü pazarlığa açık değil mi?”
“Hiçbiri değil.”
Aras ona uzun uzun baktı. Defne, ilk kez, bu bakışın içinde öfke ya da tehdit görmedi. Daha tuhaf bir şey vardı: merak. Ya da, daha kötüsü, hoşnutluk.
“Bin kişi bu odaya girdi,” dedi Aras yavaşça. “Hiçbiri bana şart sunmadı.”
“Belki de hepsi borçlarını ödedi.”
“Hayır.” Aras’ın gülümsemesi bu sefer gerçekti, ama sıcak değil, yırtıcıydı. “Çoğu ödemedi.”
Defne yutkundu ama geri adım atmadı.
Tam o sırada masadaki telefon çaldı. Aras ekrana baktı, bir an durdu, sonra açtı. Konuşmadı, sadece dinledi. Defne arama boyunca adamın yüzündeki değişimi izledi: önce hiçbir şey, sonra çenesinin kasılması, sonra gözlerinin ona yönelmesi.
“Anladım,” dedi Aras sonunda ve telefonu kapattı.
Defne’nin kalbi bir an durdu. “Babam mı?”
Aras cevap vermedi. Ağır bir hareketle ceketini aldı, kolunu geçirdi. Kapıdaki adama dönüp kısaca “Arabayı hazırla,” dedi.
“Bay Karaoğlu...”
“Baban bulundu.”
Defne’nin içinde bir şey gevşedi, hemen ardından bir şey sıkıştı. Aras’ın yüzüne baktı ve iyi haberin yüzünde olmadığını gördü.
“Hayatta mı?”
“Evet.” Aras kapıya yürüdü, duraksadı. Omzunun üstünden bakarak son cümleyi söyledi.
“Ama seni bulmak isteyen tek kişi ben değilim, Defne.”