bc

GÜNDÜZE KÜSKÜN RÜYA

book_age18+
46
FOLLOW
1K
READ
one-night stand
HE
fated
drama
tragedy
kicking
city
mythology
office/work place
like
intro-logo
Blurb

rüya şuan 23 yaşındadır 17 yaşındayken ailesiyle birlikte gecirdigi trafik kazasında babası ve ikiz kardeşini kaybeder kazada sağ kalan kendisi ve annesidir ana annesi felç kalmistir bu olaydan sonra çorluda babasından kalan evde kalan rüya restorana garson olarak ise girer annesine çalıştığı için özel bi bakimevine emanet eder hem çalışıp hem annesinin masraflarını karşılarken birgun annesinin vefat etmesiyle hayata ve gündüze küser bi gece kulübünde barışta olarak ise başlayan rüyanın hayatı tam olarak burda degismeye baslar önce selimle tanisip aşk yaşamaya baslar birkaç ay sonra çalıştığı yerde patronunun sesini beğenmediyse hayatı tamamen değişiyor.

chap-preview
Free preview
1. BÖLÜM: GÜNDÜZÜN AĞIRLIĞI VE GECENİN İZLERİ
Çorlu’nun gri, üstü kasvetli bir sis tabakasıyla kaplı öğleden sonraları her zaman üzerime ağır bir taş gibi çökerdi. Restoranın sokağa bakan geniş camının önünde durmuş, dışarıda aceleyle koşturan insanları izliyordum. Tepedeki soluk güneş, binaların arkasına doğru çekilmeye başladığında içimdeki o tanıdık huzursuzluk yine baş gösterdi. Güneş ışığı ne zaman yüzüme vursa, iyileşmek ya da ısınmak yerine kendimi daha da karanlıkta hissederdim. Ne zaman gündüzün o parlak, yalancı aydınlığıyla karşılaşsam zihnim beni alıp sekiz yıl öncesine fırlatırdı: On altı yaşımın o karanlık, sırılsıklam yağmur gecesine... Metalin metale çarptığı o kulak tırmalayıcı sese, cam kırıklarının çığlıklara karıştığı o ana ve sonrasında gelen keskin ambulans sirenlerine. ​Babamın ve ikizimin benden tek bir saniyede çalındığı, hayatımın ikiye bölündüğü o uğursuz günü dün gibi hatırlıyordum. Gündüz, bana sürekli kaybettiğim şeyleri, elimden kayıp giden geleceğimi hatırlatan acımasız bir alacaklı gibiydi. Bu yüzden gündüze küstmüştüm. Güneşin altında var olmaya çalışmak, hiç kapanmayan bir yaraya tuz basmak gibiydi. ​"Rüya! Kızım 6 numaranın çorbaları nerede kaldı? Müşteri iki dakikaya bir soruyor, hadi çabuk ol biraz!" ​Mutfaktan yükselen ustanın sert sesi ve hemen ardından gelen tabak çanak gürültüsü beni aniden geçmişin o karanlık koridorlarından çekip aldı. Derin bir nefes alarak tepsiye uzandım. Yirmi üç yaşındaydım ama aynaya her baktığımda omuzlarımda yüz yıllık bir yorgunluk taşıdığımı hissediyordum. Bütün gün burada, Çorlu’nun bu kalabalık ve gürültülü restoranında koşturuyor, masalar arasında adeta mekik dokuyordum. Ayaklarımın altı sızlayana, sırtım ağrıdan kilitlenene kadar çalışmamın, bu aşağılanmalara ve koşturmacaya katlanmamın tek bir sebebi vardı: Özel bir bakım evinde, bir yatağa mahkûm yaşayan annem. ​Babamdan bana miras kalan o 1+1 küçük ev olmasaydı, belki de çoktan bu şehirde kaybolup gitmiştim. Başımı sokacak bir çatım vardı, kira derdim yoktu ama annemin kaldığı bakım evinin masrafları, düzenli yapılması gereken fizik tedavi ücretleri ve özel ilaçları her ay önüme aşılması imkansız devasa bir duvar gibi dikiliyordu. Kaza gecesinden sonra felç kalan ve dünyayla bağını neredeyse tamamen koparan annemi o soğuk, ilgisiz devlet hastanelerinin bir köşesine terk etmeye vicdanım asla el vermezdi. O benim bu hayatta tutunabildiğim, geçmişimden kalan tek canlı bağımdı. Onu yaşatmak, benim bu hayattaki tek görevim haline gelmişti. ​"Geldi ustam, alıyorum," dedim sesimdeki titreşimi gizlemeye çalışarak. ​Ağır tepsiyi kavrayıp salona doğru adımladım. Akşam servisi hareketlenmeye başlamıştı. Masalarda oturan liseli veya üniversiteli gençlerin sorumsuz kahkahaları, hesabı hiç düşünmeden rahatça sipariş veren yaşıtlarımın neşeli halleri içten içe canımı yakıyordu. Benim hiç "genç" olmaya vakit bulamadığım bir hayattı bu. Yaşıtlarım hayatın tadını çıkarırken, gelecek planları yapıp aşık olurken; ben hem annemin bir sonraki ayki bakım masraflarını nasıl ödeyeceğimi düşünüyor hem de hayatın benden acımasızca çaldığı adaleti kendi yöntemlerimle aramaya çalışıyordum. ​Masaya çorbaları özenle bıraktıktan sonra tezgahın arkasına geçtim. İki dakika nefes almak için durduğumda, önlüğümün cebindeki telefon titremeye başladı. Ekrandaki yazıyı gördüğüm an kalbimin ritmi değişti, boğazıma düğüm oturdu: Çorlu Huzur ve Bakım Evi. ​Ellerim hafifçe titreyerek ekranı kaydırdım ve telefonu kulağıma götürdüm. ​"Alo, Rüya Hanım merhaba," dedi karşıdaki muhasebe görevlisinin mesafeli ve profesyonel sesi. "Rahatsız ediyoruz ama annenizin bu ayki yeni tedavi protokolü ve ek ilaç listesini e-postanıza gönderdik. Ayrıca önümüzdeki ay itibarıyla yürürlüğe girecek olan bakım ücreti güncellemesini hatırlatmak istemiştik. Ödemeyi ayın beşine kadar tamamlamanız gerekiyor." ​Telefondaki kadın konuşmaya devam ederken başımın döndüğünü hissettim. Rakamlar zihnimde uçuşuyor, birbirine çarpıyordu. İstenen rakam, bu restorandan kazandığım yevmiye ve bahşişlerin toplamının çok üzerindeydi. Bu garsonluk parasıyla bu yükü kaldırmam, o ödemeyi zamanında yetiştirmem imkansızdı. ​"Anladım... Teşekkür ederim, e-postayı kontrol edeceğim," diyebildim sadece. Telefonu kapattığımda sırtımı soğuk duvara yasladım. Çaresizlik, zehirli bir sarmaşık gibi dolanıyordu boğazıma. ​Aynı sırada restoranın kapısı açıldı ve içeriye şık giyimli, cebi para dolu olduğu her halinden belli olan iki adam girdi. Biri, bölgenin tanınmış tekstil fabrikalarından birinin sahibinin oğluydu; birkaç haftadır buraya gelip gidiyor, bana olan ilgisini açıkça belli etmeye çalışıyordu. Onu gördüğüm an zihnimdeki o çaresizlik hissi yerini soğuk, hesapçı bir kabullenişe bıraktı. ​Benim dünyamda adalet yoksa, kendi adaletimi kendim yaratırdım. Birlikte olduğum ya da flört ettiğim adamlara aldırdığım o pahalı hediyeler, altın kolyeler, marka çantalar... Hiçbiri bir açgözlülük ya da basit bir heves değildi. Onlar, çocukluğumu ve gençliğimi çalan bu acımasız hayattan aldığım küçük fidyelerdi. Biri bana pahalı bir şey aldığında, o eşyanın maddi değerinden çok, karşımdakinin gücünü elinden almış olmanın verdiği o geçici tatmini seviyordum. Kendimi bir anlığına da olsa değersizlik kuyusundan çıkarıp yukarıda hissediyordum. Pahalı bir hediye, benim için bir nevi zırhtı. ​Gözlerimi kurulayıp üzerimi düzelttim. Yüzüme, içimdeki yıkımı tamamen gizleyen o profesyonel, çekici ve mesafeli tebessümü yerleştirdim. Masalarına doğru ilerlerken, kendi kendime fısıldadım: Bu gece de ayakta kalacaksın Rüya. Ne pahasına olursa olsun. ​"Hoş geldiniz," dedim masalarına yaklaştığımda. Sesim pürüzsüz ve sakindi. ​Adam başını kaldırıp bana baktı, gözlerinde kendinden emin, parasıyla her şeyi satın alabileceğini sanan o tanıdık kibir vardı. "Hoş bulduk Rüya. Yine her zamanki gibi yoğun bir gün galiba?" ​"Her zamanki gibi," dedim menüyü masaya bırakırken. "Ama sizin için her zaman zaman yaratabiliriz." ​Adamın yüzünde beliren o tatmin olmuş ifadeyi izledim. Benim için oyun yeniden başlıyordu. Gündüzün getirdiği o ezici yoksulluk ve çaresizlik duygusuna karşı, gecenin ve insan ilişkilerinin bana sunduğu bu manipülatif gücü kullanmak zorundaydım. Annemin ilacı, bakımı, nefes alması bu oyunu ne kadar iyi oynayacağıma bağlıydı. ​Siparişleri alıp mutfağa doğru yürürken restoranın saatine baktım. Akşam sekiz olmuştu. Birkaç saat sonra vardiyam bitecekti. Sokaklar tamamen karardığında, şehir o gri ve kasvetli örtüsünü üzerinden atıp neon ışıkların altına gizlendiğinde ben de kendi dünyama geçecektim. Gündüze küs olan bedenim, gecenin karanlığında kendi yolunu bulmak zorundaydı. ​Vardiya bitiminde üzerimi değiştirip restoranın arka kapısından çıktım. Çorlu’nun soğuk rüzgarı yüzüme çarptı. Telefonumu çıkarıp bakım evinden gelen maildeki rakama tekrar baktım. Yanında duran ajandama bu ay satabileceğim, önceden "hediye" olarak aldırttığım birkaç parça takının listesini çıkardım. Hesabı kafamda yapıyordum ama bu çarkın artık dönmediğini, restoran garsonluğuyla ve bu küçük oyunlarla annemi kurtaramayacağımı derinlerde bir yerde çok iyi biliyordum. ​Daha büyük bir şeye, daha çok paraya ve gündüzün gözünden tamamen uzaklaşabileceğim daha karanlık bir sığınağa ihtiyacım vardı. ​Eve doğru yürürken adımlarımı hızlandırdım. Küçük, 1+1 daireme vardığımda kapıyı açıp içeri girdim. Ev soğuk ve sessizdi. İçeride ne bir aile sıcaklığı ne de bir karşılama vardı. Salondaki koltuğa geçip oturdum, gözlerimi tavana diktim. Duvarda, henüz kaza gerçekleşmeden önceki o mutlu günlerimizden kalan küçük bir fotoğraf çerçevesi duruyordu. Babam, ikizim, ben ve annem... Hepimiz gülümsüyorduk. Güneşli bir gündü. ​Ayağa kalkıp çerçevenin önüne geldim. Parmağımı annemin o zamanki genç ve sağlıklı yüzünde gezdirdim. "Seni orada bırakmayacağım," diye mırıldandım. "Ne gerekiyorsa yapacağım." ​Çerçeveyi ters çevirip masanın üzerine bıraktım. Güneşli günlerin anısına da, o anıların bana hissettirdiği vicdan azabına da tahammülüm kalmamıştı. Gece çökmüştü ve ben yeniden karanlığa sığınmak zorundaydım. Bu şehirde yaşamımı sürdürmek, annemin nefes almasını sağlamak istiyorsam, gündüzün kurallarıyla oynamayı bırakıp gecenin kendi kanunlarına teslim olmalıydım. Ve o gecenin kapıları, çok yakında önümde sonuna kadar açılacaktı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Mavi minibüs

read
2.8K
bc

DİKENLİ TAÇ +18

read
6.3K
bc

DÖNÜŞÜM +18

read
12.2K
bc

Psikopat Kocam (+21)

read
32.2K
bc

Mafya’nın Tutkusu+18

read
39.3K
bc

HELİN +18

read
66.5K
bc

Gizli Katman 'Gizemli Portre' (+18)

read
2.0K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook