bc

Binbaşının Kadını +21

book_age18+
400
FOLLOW
1.9K
READ
revenge
forbidden
family
HE
age gap
fated
forced
opposites attract
second chance
friends to lovers
kickass heroine
drama
sweet
serious
kicking
scary
loser
city
office/work place
disappearance
enimies to lovers
rejected
secrets
war
love at the first sight
affair
addiction
like
intro-logo
Blurb

Psikolog olan Nihan, üniformalı erkeklere kapattığı kalbiyle Şırnak’ın en tekinsiz dağlarından birindeki askeri üs bölgesine adım attığında, hayatının en büyük şokuyla karşılaşacağını bilmiyordu. Karşısında, iki yıl önce Ankara’da, soğuk ve yağmurlu bir gecede kalbini paramparça eden adam; Binbaşı Kayhan duruyordu.

Aradan geçen iki koca yıl, ne içlerindeki öfkeyi dindirmişti ne de o yasak tutkuyu hafifletmişti. Ancak ortada büyük bir yanlış anlaşılma, kırık kalpler ve cevap bekleyen zehirli sorular vardı.

İhanetin gölgesinde yeniden başlayan bu tehlikeli yakınlaşma, ya her şeyi tamamen bitirecek ya da ikisini sonsuza dek birbirine mühürleyecekti.

📖 Nihan ve Kayhan'ın nefes kesen hikayesi, askeri romantizm ve dram severleri bekliyor! Kitapta +21 detaylar olacaktır, okumak isteyenler dikkate alarak başlasın lütfen!

chap-preview
Free preview
1-Dağda Karşılaşma
NİHAN, Pervanelerin kulakları sağır eden gürültüsü, zihnimdeki uğultuyu bastırmaya yetmiyordu. Skorsky tipi askeri helikopter, Şırnak’ın heybetli ve dondurucu dağlarının arasında bir o yana bir bu yana yalpalarken, gözlerimi altımızdaki uçsuz bucaksız beyazlığa dikmiştim. Mevsim kışın eşiğiydi; buralarda kar, sadece toprağı değil, insanın geçmişini de örtecek kadar gaddar yağardı. Otuz iki yıllık hayatımda aldığım en ani, en deli karardı iki yıl önce bu dağlara sığınmak. İki yıl önce, ruhumu Ankara’nın o yağmurlu gecesinde bırakıp cebimde yalnızca kırık bir kalple bu şehre tayin istediğimde, kendime bir söz vermiştim: Bir daha asla… Bir daha asla üniformalı bir adamın gözlerinin içine bakmayacak, kalbimi o çelik zırhların ardına gizlenmiş yalanlara teslim etmeyecektim. Kendimi sadece işime adamıştım bu sebeple geçen sürede. Ama kader, siz onunla bağınızı kopardığınızı sandığınız an en büyük hamlesini yapardı. Sınır hattındaki kritik bir üs bölgesinde, ağır bir operasyon sonrası akut stres bozukluğu yaşayan askerler için acil bir psikolojik destek timi kurulmuştu. Bölge tekinsizdi, hava şartları değişkendi ama başhekim odama gelip, "Nihan Hocam, orada sana ihtiyaçları var, sadece bir hafta. Bu tam senin altından kalkabileceğin bir iş." dediğinde tereddüt bile etmemiştim. Kaçtığım o üniformaların tam ortasına, bir helikopterin içinde uçuyordum şimdi. Skorsky tipi askeri helikopter, Şırnak’ın heybetli ve tekinsiz dağlarının arasındaki beton piste doğru alçalırken pervanelerin yarattığı rüzgar, etraftaki hafif kar örtüsünü havaya kaldırıyordu. Mevsim kışın henüz eşiğiydi. Hava dondurucuydu ama görüş açısı açıktı; öyle ki helikopter buraya sadece beni getirmemiş, sınır hattındaki bu kritik üs bölgesine kışlık ihtiyaç malzemelerini de sağ salim ulaştırmıştı. Kar maskeli teknisyen asker yüksek sesle bağırdı, "Hocam, teker koyduk! İhtiyaç malzemeleri indirilirken siz hızlıca ana binaya geçin, rüzgar çarpmasın!" Başımı salladım. Açık kumral saçlarımdan sızan birkaç tutamı beremin içine tıkıştırıp çantamı omzuma taktım. Helikopterin kapısı büyük bir gürültüyle açıldığında, Şırnak’ın o temiz, keskin ve soğuk dağ havası ciğerlerime doldu. Adımlarımı dışarıya, kar tozlarının çılgınca savrulduğu piste doğru attım. Malzeme sandıklarını taşımak için koşturan askerlerin arasından geçip ana binanın girişine doğru yürümeye başladım. Üs bölgesinde genç ve sivil bir kadın gören askerlerin şaşkınlığına vakit ayıracak durumda değildim. Onlar da durup beni izleyecek zamana sahip değillerdi. Helikopter hava daha da bozmadan geri dönmek zorundaydı. İşte tam o anda, pervanelerin yarattığı o yapay beyaz fırtına yavaş yavaş çekildi. Zaman, sanki görünmez bir el tarafından yavaşlatıldı. Kurşuni gökyüzünün altındaki o toz bulutu dağılırken, ana binanın kapısında tek başına duran bir siluet belirdi. Adımlarım zeminle birleştiği yerde çakılı kaldı. Kalbim göğüs kafesime öyle bir vurdu ki sesini pervanelerin gürültüsüne rağmen duydum. Karşımda, nizami parkasının içinde bir kaya gibi dik duran, ellerini arkasında birleştirmiş bir subay vardı. 1.90’lık heybetli boyu, geniş omuzları ve omuzlarında taşıdığı binbaşı rütbeleriyle dağın hakimi gibi duruyordu. Geniş, erkeksi çenesi, o keskin yüz hatları ve otuz dokuz yaşın getirdiği o ağır, karizmatik duruşu. Onu nerde olsa tanırdım, kaç yıl geçerse geçsin hem de… Kayhan. Koyu mavi gözleri, havada asılı kalan kar tanelerinin arasından sıyrılıp tam gözlerimin içine dikildi. O koyu mavi gözlerdeki karanlık, benim yeşillerime çarptı ve kalbim sanki şok dalgasıyla titredi. Nefesim göğsüme yetmedi o an. İki yıl önce beni Ankara’da diri diri gömen, kalbimi paramparça edip karısının yatağına dönen o adam karşımdaydı işte. Telefonumu açan o kadının, "Ben hamileyim, kocamın peşini bırak." deyişinin acısı kulaklarımda çınlarken ve geceler boyu beni rahat bırakmayan karabasanlar üzerime yeniden hücum ederken, tüm bunların sebebi o adam dünyanın bittiği bu üs bölgesinde tam karşımda duruyordu. Dağların arasında bir dağ gibi dikiliyordu tam önümde. Kayhan’ın gözlerindeki o sarsılmaz, o sert Binbaşı ifadesinin bir anda nasıl paramparça olduğunu gördüm. Geniş göğsü hızla kalkıp indi. Yüzünde önce büyük bir inanamama, ardından iki yıldır sakladığı o yangının, o yıkıcı tutkunun kıvılcımları belirdi. Bana doğru bir adım atmak için hamle yaptı ama botları karın içinde donup kalmış gibiydi. O sarsılmaz adam, karşımda ilk kez tamamen savunmasız kalmıştı. Bense beynimden vurulmuşa dönmüştüm. İki yıldır içimde büyüttüğüm o devasa öfke, kırgınlık ve ihanetin küflü tadı, o koyulaşmış gözlere baktığım an yeniden ruhumu esir aldı. Gözlerim dolmak istedi ama ona bu zayıflığı vermeyecek kadar gururluydum artık. Üniformalı erkeklere kapattığım o kalbimin kapılarını kilitleyip duruşumu dikleştirdim. Rüzgar aramızda sertçe eserken, aramızdaki birkaç metrelik mesafeyi sadece gözlerimizle kapatıyorduk. Kayhan, sanki bir hayalet görüyormuş gibi bakıyordu bana. Acıyla, özlemle, kızgınlıkla ve cevaplanmamış yüzlerce sorunun ağırlığıyla... Kader bizi Ankara’nın kalabalığında ayırmış, Şırnak’ın bu ıssız, dondurucu zirvesinde, kaçışı olmayan bir tuzağın içine bilerek bırakmıştı. Bir hafta kalıp gideceğimi sandığım bu dağ, daha ilk saniyeden bana en büyük hapishane olacağını fısıldıyordu şimdi. Bakışlarımı ondan ilk koparan ben oldum. Yüzüme en soğuk, en profesyonel maskemi takınarak adımlarımı tekrar başlattım. Yanından bir yabancı gibi geçip gidecektim, çünkü benim tanıdığım Kayhan iki yıl önce o odada ölmüştü. Ama o da kendini toparladı ve tam yanına vardığımda, ‘’Beni takip et Nihan!’’ dedi tonunda binlerce duygu barındıran, emir kipiyle sarmalanmış ama dipten dibe titreyen bir sesle. Gözlerine baktığımda kalbim parçalanmasın diye nefes almaya korktum. Yoksa…Hala mı…Hayır! Olmasın, olmamalı. Ondan nefret ediyorum! Ondan ölesiye nefret ediyorum Allah’ım! Arkasını dönüp sert, askeri adımlarla ana binanın koridoruna doğru ilerlerken, bedenim benden bağımsız bir şekilde onu takip etti. Adımlarının çıkardığı o tok postal sesleri, Ankara'da ki o yağmurlu günlerin ekosuydu sanki. Koridordaki askerler komutanlarına selam dururken, ben sadece önümdeki o devasa sırtın heybetine ve iki yıldır zihnimi kemiren o büyük ihanete odaklanmıştım. Koridorun sonundaki ahşap kapıyı sertçe açtı. İçeri girmem için kenara çekildiğinde, yanından geçerken tenime çarpan o tanıdık koku ciğerlerimi yaktı. Ben adımımı atar atmaz kapıyı arkamızdan kapattı ve kilidi yuvasına oturttu. Çıt çıkmayan odada, kilidin çıkardığı o mekanik ses ikimizin arasındaki geri sayımı başlatan bir fünye gibiydi. Sırtımı kapıya dönüp loş odaya doğru iki adım attım. Masanın üzerindeki haritalar, telsiz pille çalışan şarj cihazları ve duvardaki askeri armalar... Burası tamamen ona ait bir kaleydi. "Sen..." dedi Kayhan. Sesi az önce koridordaki o otoriter komutandan çok uzaktı. Arkamı döndüğümde, onun o sarsılmaz duruşunun çoktan çatladığını gördüm. Parkasını hızla çıkarıp sandalyenin arkasına fırlattı. Koyu mavi gözleri, sanki karşısında canlı kanlı durduğuma hala inanamıyormuş gibi yüzümün her bir hattında ve yeşil gözlerimde gezindi. "Sen buradasın Nihan." diye fısıldadı. Sesinde öyle dumanlı, öyle derin bir hesap sorma arzusu vardı ki haklı olan benken onun bu cüreti karşısında nefesim daraldı. "Şırnak'ta... Benim üs bölgemde. Nasıl olur bu?" Ona doğru bir adım attım. Araya giren iki yıl, yüzündeki o erkeksi hatları daha da keskinleştirmiş, şakaklarına hafif kırlar düşürmüştü. "Nereye gittin Nihan?" diye sordu aniden. Sesi bu kez bir kırbaç gibi sertleşti, gözlerindeki o kırgın yangın açığa çıktı. "Tek bir kelime etmeden, arkana bile bakmadan nasıl gittin? Telefon numaranı değiştirip, izini kaybettirip... Beni o cehennemin ortasında nasıl öylece bıraktın?" Sesi titriyordu. Duyduklarım karşısında kulaklarım uğuldadı. Beynimin içindeki tüm barut fıçıları aynı anda ateşlendi. Beni o cehennemin ortasında nasıl bıraktın mı diyordu? Karısının yatağına dönen, telefonunu o kadına açtırıp hamilelik müjdesi verdiren adam, şimdi sanki terk edilen, mağdur olan kendisiymiş gibi benden hesap mı soruyordu? Hiçbir şey olmamış gibi davranması, o günahkar yüzündeki o samimi görünen acı, içimdeki o devasa nefret dalgasını serbest bıraktı. "Sen!" dedim, sesim odadaki soğuk havayı kesecek kadar keskindi. "Sen ne yüzsüz bir adamsın!" Kayhan ne olduğunu anlamak için kaşlarını çatıp bana doğru bir adım daha attığı an, içimdeki iki yıllık birikmiş tüm öfke sağ elime toplandı. Gururumun, geceler boyu ağladığım o karanlık odaların, bana yaşattığı o iğrenç aldatılmışlık hissinin hıncıyla elimi havaya kaldırdım ve suratına geçirdim. Odanın sessizliğini yırtan o sert tokat sesi duvarda yankılandı. Kayhan’ın güçlü başı yediği darbenin şiddetiyle hafifçe yana oynadı ama hızla düzelip bana bakarken geniş çenesi kasıldı. Yanağında parmaklarımın izi saniyeler içinde kızarırken odadaki hava bir anda barut fıçısına döndü. O sarsılmaz Binbaşı, hayatında muhtemelen kimseden yiyemeyeceği o darbeyi benden yemişti. Koyu gözlerinde esen fırtına beni darmadağın edecek kadar tehlikeliydi. Ama ben geri adım atmadım. Titreyen elimi gizlemek için yumruğumu sıktım ve gözlerinin içine bakarak fısıldadım, "Bir daha sakın benim karşıma geçip o kirli yalanlarınla benden hesap sorma, Binbaşım. Çünkü senin karşında artık o saf, kandırabildiğin sevgi dolu Nihan yok. Sen…Onu iki sene önce öldürdün."

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

SARI TAKSİ SİYAH STİLETTO (+18)

read
6.3K
bc

SARI GELİN

read
59.0K
bc

Kekre Ruhlar Müzikali

read
5.1K
bc

AĞANIN ATEŞLİ KARISI +21 (Berdel)

read
685.8K
bc

Asker Yasağı +18

read
39.0K
bc

DENİZCİ / Kılıç Balığı

read
263.7K
bc

Şeytanın aklı [+18]

read
61.2K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook