bc

Yüzbaşının Cerrahı

book_age18+
6.3K
FOLLOW
70.3K
READ
dark
forbidden
contract marriage
BE
reincarnation/transmigration
family
HE
escape while being pregnant
teacherxstudent
love after marriage
age gap
second chance
friends to lovers
pregnant
arranged marriage
curse
playboy
kickass heroine
neighbor
stepfather
heir/heiress
blue collar
drama
tragedy
sweet
lighthearted
serious
kicking
bold
city
small town
cheating
lies
secrets
soul-swap
war
love at the first sight
friends with benefits
surrender
addiction
assistant
like
intro-logo
Blurb

Hakkari'nin soğuk bir bayram sabahında kimsesiz bir cerrah ile öfkeli bir yüzbaşının yolları acil serviste kesişir. Nalan yetimhanede büyümüş, tıp fakültesini zorlukla bitirmiş kimsesiz bir doktordur. Hayatı hastanesi ve hastalarıdır. İnsanlara bağlanmaktan kaçınır. Yüzbaşı Alihan ise disipliniyle tanınan, sert mizaçlı bir subaydır. Eğitim sırasında bir acemi erin erkekliğine dipçikle vurma darbesiyle acil servise düşer. Orada karşılaştığı şey ise planlarının hiçbirinde yoktur: Ne erkek doktor beklerken bulduğu genç ve güzel bir kadın cerrah, ne de onun dokunuşuyla içinde uyanan yasak hisler. Zoraki bir muayene, tutuşan bakışlar ve sınırları zorlayan bir çekim...Tam o sırada Nalan'ın hayatı bambaşka bir haberle sarsılır. Doğumda başka bir ailenin kızıyla karıştırılmış olabileceğini öğrenir. Yirmi beş yıllık yalnızlığı, yetimhanede geçen acı dolu çocukluğu ve terk edilmişlik duyguları tamamen tepetaklak olur... Gerçek ailesi ile tanıştıktan sonra Yüzbaşı Alihan ile yolları bir kez daha kesişecektir. Ve Nalan, öz ailesini kabul etmeye hazır mıdır? Bir gecede her şeyi değişen bir kadının, sınırları yıkan bir adamla tatlı aşkı...

chap-preview
Free preview
1. Bölüm ♥️ Nalan ve Alihan
Yüzbaşının Cerrahı 🧚 Hakkari'nin soğuk ve rüzgârlı bir bayram sabahıydı bugün. Daha güneş bile tam doğmamıştı ama ben yollara düşmüştüm bile. Evim hastaneye yakındı, yürüyerek gidiyordum genelde. Ellerim cebimde, nefesim havada buhar olup dağılırken yürüdüm. Sokaklar bomboştu. Bayram sabahları bu şehirde kimse erkenden pek çıkmazdı dışarı. Benim bayramım ise yine her zamanki gibi başlıyordu. Yalnız. Hastanenin bahçe kapısından girdim. Güvenlikçi Memduh amca el salladı. "Bayramın mübarek olsun Nalan kızım!" "Senin de Memduh amca." "Yine mi nöbet? Kızım kimse yok mu senin yerine baksın?" Gülümsedim. "Gidecek bir büyüğüm yok amca biliyorsun . Hastane benim evim zaten." Memduh amcanın yüzü düştü. "Ah be kızım Hanife teyzenin elini öpmeye uğra bari kaçtır seni soruyor." Sıcacık gülümsedim. Hanife teyze yani Memduh amcanın eşi çok tatlı biriydi. Bana sürekli ev yemeği gönderirdi. Ama ben kendimi mahçup hissettiğim için içimdeki hasreti pek göstermek istemezdim. İnsanlara bağlanmak kaçındığım bir şeydi. "İnşallah Memduh amca hastane yoğun biliyorsun. Çok selamlarımı söyle" diyerek yanından geçtim. "Aleyküm selam doktor kızım" dediğini duydum. İçeriye girdim. Bayram sabahına rağmen hasta yakınları vardı koltuklarda ama tek tüktü. Doktorlara ait ortak odaya çıktım önce. Nöbet devri almam lazımdı gececilerden. Yatan hasta durumlarını öğrendikten sonra viziteye çıkıp hastaları kontrol ederek işime başladım. Son hastamda bittikten sonra biraz dinlenip kahve içmek için odama döndüm. Telefonumu şarja takıp bilgisayarımı açtım. Bugün acilde olacaktım.Kahvem bittikten sonra ayağa kalktım Telefonumu şarjda bırakarak odadan çıktım. Asansöre binip zemin kata indikten sonra acil katına geldim. Bugün normalden daha durağandı. En arka kısımda bir hareketlilik vardı sadece. Kaşlarımı çattım. Çünkü orada üniformalı üç dört tane asker görüyordum. Acil hasta uyarısı da gelmemişti bana. Ben oraya doğru yürürken görevli hemşire Canan yanıma geldi. Gözleri kısılmış, eli ağzındaydı. Hafif hafif güldüğüne göre vardı bir mesele. Canan bizim hastanenin ayaklı gazetesi ve dedikodu makinesiydi. Bilmediği şey yoktu. "Ne oldu Canan?" dedim durup ellerimi önlüğümün cebine sokarken. Canan kıkırdamasını zor tutuyordu. "Bugün nöbet bana kaldı diye ağlayacaktım ama bunu kaçırmadığım için o kadar mutluyum ki" dediğinde göz devirdim. Dişini dolduracak bir dedikodu bulmuştu demek ki. "Kızım söylesene ne olmuş kavga mı etmiş askerler?" "Keşke kavga olsa" diyerek pis pis sırıtmaya devam etti. "Eğitim sırasında... bir acemi er... komutanına..." "Eeee?" Diye sabırsızca parmak şıklattım. Canan şıklattığım parmağımı görünce gülüşünü azaltıp yerinde dikleşti. Kaptırmıştı kendini yine ama hastalar bekliyordu hani. Ve benden başka doktor yoktu. Canan elini ağzına kapatıp gülmesini bastırmaya çalışarak. "O acemi er şeyine vurmuş komutanın." "Neyine?" Dedim . Cidden anlamamıştım ama Canan'ın sinsi gülücüklü gözleri aşağıyı gösterince durumu çaktım. "Kırılmış mı?" İlk tepkim oldu. Nereden bilsin kız sen muayene edeceksin ya Nalan! "Siz muayene ederken ben de yanınızda durayım mı doktor hanım" dediğinde kafamı iki yana sallayıp bu saçma muhabbetin içinden çıkmaya çalıştım. Resmen kafamı doldurmuştu. "Ayy taş taş valla taş" dedi Canan. Müzmin bekarlardan biriydi. Kendisine zengin doktor bir koca aradığını açık açık söylerdi. Şimdi de komutana göz koymuştu demek. "Ne ayıp Canan!" Dedim. "Ne yapayım, gerçekten çok yakışıklı. Ama barut gibi haberin olsun. Çok sinirlenmiş. Acemi askerin vay haline." "Hadi işine bak sen" dedim onu kovalarcasına. Canan kıkırdayarak uzaklaştı . İlerledim. Sedyelerin olduğu bölüme geldiğimde gördüm onları. Üç asker vardı ayakta. Biri de sedyede yatıyordu. Ayaktaki askerler konuşup gülüşüyorlardı ama beni görünce sunmuşlardı. Sedyedeki askerin yüzünü göremiyordum. Başını arkaya yaslamış, kolunu gözlerine siper etmişti. Ayaktaki askerlerden biri "heh doktor da geldi bak sinirlenme artık yav" diyerek yatanın dikkatini çekti. Kolunu yüzünden kaldırdığı an göz göze geldik. Kara kaşlı, kara gözlü, göğsü geniş bir adamdı. Otuzlarının başındaydı belki. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sert gözlerle bana bakıyordu. Bronz tenliydi ve nereden aldıysa güneşle saçlarının önleri hafiften bal rengine dönmüştü. İki bacağını da karnına doğru çekmiş uzanıyordu. "Geçmiş olsun" dedim. Göz göze geldik. Gözlerinin içi kapkaraydı. Dipsiz bir kuyu gibiydi. Bir an öylece bakıp süzdü beni. Sonra kaşlarını çattı. "Erkek doktor yok muydu?" Anında sinirlendim. Bu şehirde buna çok alışkındım. Erkek hastalar erkek, kadın hastalar da kadın doktor istiyordu. Ama bu karşımdaki adam bir subaydı. Bu kadar sığ kafalı olduğuna inanamıyordum. "Bayram günü benim dışımda görevli doktor yok. Ben Cerrah Nalan Yılmaz." Komutanın yüzü asıldı. Askerlerden birine baktı. Sonra diğerlerine bakış atıp en son bana döndü. "Başka hastaneye götürün beni" dedi ama hareket ettiği an ağrı girmiş olacak ki inledi. Yüzünü buruşturdu. Yani hâlâ acıdığına göre ciddi bir durum olmalıydı. Basit bir darbe değil gibiydi. İç çektim. Tam bir şey söyleyecektim ki solumda kalan asker atıldı. "Komutanım, geleceğiniz söz konusu. Beklesek mi acaba?" Diğerleri sırıtıyordu ama belli etmemek için kafalarını yukarıya kaldırıyorlardı. . Komutan onlara bir bakış atarak adeta gürledi. "MAHİR!" Mahir dediği asker hemen ciddileşti. Gülmesi içine kaçmış gibi tuhaf bir ses çıkardı. "Emredersiniz komutanım? Vallahi biz suçsuzuz. Oğuz'un nişanını siz bozdunuz, ne yapalım biz?" Diğeri, daha iri yapılı olan devreye girdi. "Alihan komutanım Allah aşkına ama bu nasıl bir denk geliştir? Mermi kurşunu gitseydi tam isabetti. Sonra sizin olmayan uçkur da giderdi mazallah. Kısmet işte." Gözlerim kocaman açıldı. Ama komutanının yüzündeki siniri görünce hepsini yakacağını anladım. İsminin de Alihan olduğunu anladım . "DEFOLUN LAN BURADAN!" diye bağırdı Komutan. Başka zaman olsa uyarırdım ama acilde şu an başka hasta yoktu zaten. Askerlerin hepsi bu öfkeli ses tonuyla anında kayboldu. Bildiğiniz bir anda yok oldular. Sadece sallanan perde kaldı arkalarında. Yeniden önüme dönüp komutana baktım. Derin bir nefes alarak öfkeli komutana doğru yürüdüm. "Ben buradan hareket edemiyorum. Erkek doktor gelene kadar bekleyeceğim." "Bakın komutan" dedim sesimi yükseltmeden ama net bir şekilde. "Burası acil servis. Birincisi burada bir daha bağırmayın. Ayrıca bugün bayram. Söylediğim gibi benim dışımda doktor yok. Akşama kadar da gelmeyecek. Başka bir hastaneye gitmeniz de tehlikeli olabilir eğer bir kırık durumu varsa hareket etmemeniz lazım. Yani o zamana kadar canınızın yandığı yere bir şey olursa, sorumluluk kabul etmem. İmzanızı atıp çıkın çok istiyorsanız." Komutan bana baktı. Gözlerimin içine. O siyah gözlerle öyle bir baktı ki, bir an elim ayağım boşaldı sanki. Ama belli etmedim. Ellerim önlüğümün cebindeyken bakışlarına dik dik karşılık verdim. Komutan nefes aldı. Verdi. Dişlerini sıktı. "Peki." Hareketlenip perdeyi örttüm . Kenarda duran lateks eldivenleri takmaya başladım. Lastik sesi odada yankılandı. Komutanın gözlerinin ellerime takıldığını gördüm. Sürekli yutkunuyordu. Boynundan aşağı akan ter damlalarını da fark ettim. Kırılmış olabilir diye endişeleniyordu sanırım.. Dışarıda kalan askerlerden birinin sesini duydum. "Komutanım, biz dışarıda bekliyoruz. Bağırın duyarız." Komutan cevap vermedi ama içinden sabır çekerek dişlerini sıktığını fark ettim. Üniformasında Aslan yazıyordu. Soy ismiydi Aslan sanırım. Gözleri tavandaydı. Boynu kasılmış, çenesi kenetli, elleri yumruk olmuştu. Yanına yaklaştım. Benim yaklaşmamla kafasını tavandan ayırıp bana baktı. "Hemen mi bakacaksınız?" "Başka hastalarım da var komutan" dedim hafifçe gülümseyerek. "Tamam." "Pantolonunuzu çıkarın lütfen." Gözlerini benden kaçırdı. Kemerini çözdü. Pantolonunu aşağı indirdi. Az kıllı ve adaleli bacakları vardı. Benim belim kadardı üst bacakları neredeyse. Epey kas yapmıştı. İlk dikkatimi çeken şey buydu. Sonra gözüme çarptı. İç çamaşırının dışından belli olan kabarıklık. Yutkundum. Sesim biraz çatallandı fark ettim. Toparladım. "İç çamaşırınızı da çıkarın lütfen." Komutan başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Dokunmak zorunda mısınız?" "Lütfen cinsiyet ayrımcılığı yapmayın komutan. Burada tedaviyi geciktiriyorsunuz şu an." Komutan gözlerini kaçırıp ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Anlayamadım. "E hadi" dedim. Bu sefer itiraz etmedi. Boxer'ını aşağı indirdi. Erkekliği direkt ortaya çıktığında bakışlarım ona kaydı anında. Kalındı. Damarlıydı. Temizdi. Ve bayağı büyüktü. Baya hemde. Gözlerimi oradan kaçırdım. Saçmalama Nalan, bu senin işin. Sonra yeniden baktım. Uç kısmında morluk vardı. Hafif şişmişti de. Şişen kısmın ucu su toplamış gibi beyazlamıştı. Bakışlarım penisinden kayıp kasığına indi. Karnının en altında da morluk vardı ama oradaki daha büyüktü. Yani aslında hasarın çoğu kasığına gelse de penisinin ucu da nasibini almıştı. Derin bir nefes aldım. Hafifçe eğildim, iyice görebileceğim bir konumda durdum. Gözlerimi kısarak penisinin ucunu inceledim. Kanama yoktu iyi ki. "Kendinizi sıkmayın" uyarımla birlikte elimi kaldırarak penisini avucuma aldım. Hafifçe inledi. Ellerimi önce damarlarında gezdirdim. Tekrar inledi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Şişmese bile hasar var mı diye anlamaya çalışıyordum burada. Alnından boncuk boncuk terler akıyordu. Kendini sıktığı için alnındaki damarlar belli oluyordu. Gözleri kısık, nefesi de hızlıydı. "Acıyor mu şu an?" diye sordum hâlâ elimde. Parmaklarımın uçları kavuşmuyordu onu tutarken. Başını iki yana salladı. "Kendinizi sıkmayın dedim." Cevap vermedi ama rahatlamadı da. Yeniden penisine döndüm ve diğer elimin işaret parmağı ile uç kısmındaki şişliğe hafifçe dokundum. Anında inledi. Biraz bastırıp renginin ne olacağını gördüm. Bastırdıktan sonra kanlanıyordu. Su toplamıştı ondan böyle hassastı. Kırık çıkık da yoktu. Muayenemi bitirip elimi hızla ondan çektim . Anında baksırını geri çekti . Ayağa kalktım. Kalkarken penisinin hafifçe yukarı kalktığını gördüm. Baksırının belinden ucu çıkmıştı neredeyse göbek deliğine değecekti. Bir anda şişmişti. Dudaklarımı yaladım. Farkında değildim. O zorlukla pantolonunu giyerken eldivenleri çıkarıp çöpe attım ve arkamı dönüp bekledim. Kemerini bağlıyordu. Masanın üzerinden bir miktar peçete alıp ona uzattım. Gözlerime değişik bir şekilde baktı. Peçeteleri alırken eli elimi sürttü. Yutkundum. Elim saçlarıma gitti farkında olmadan. O alnındaki teri siliyordu. Kenardaki küçük sandalyeye oturdum. Bacak bacak üstüne attım. "Nasıl hissediyorsunuz?" Kemeri bağlamıştı. Bana bakıp yutkundu. "İyi. Gayet iyi." Sesinde garip bir tını vardı. Kaşlarım çatıldı. "Emin misiniz?" Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Bu bir gülümsemeydi. İlk kez gülümsüyordu deminden beri. O kara kaşların, kara gözlerin arasında garip duran bir gülümsemeydi. "Taş gibiyim şu an" dedi. Kaşlarını havaya kaldırdı. "Kontrol etmek ister misiniz?" Dalga mı geçiyordu! "Ettim zaten" diyerek hızla ayağa kalktım. Gözlerine bakmamaya çalışarak konuşmaya devam ettim. "Siz bugün röntgen de çektirin. Bana kırık gibi gelmedi ama bir de filmde baksak daha iyi olur. Ben size bir krem yazacağım onu günde iki kere muhakkak sürün." Bir anda ayağa kalktı o da. Adam ayağa kalkınca tüm alan daralmıştı. Boyunun uzun olduğu belliydi ama bu kadar uzun olduğunu tahmin edememiştim. Canan'ın az önce söylediği taş gibi lafı aklıma geldi. Az bile söylemişti. "Sağol doktor" diyerek kafasını eğdi ve bana tuhaf bir bakış atarak perdeyi araladı. Dışarı çıktı. Hemen sürmesi gereken kremi reçeteye yazıp kenardan bana gülerek yaklaşan Canan hemşireye uzattım. O esnada askerlerin konuşmalarını duydum. "Komutanım iyi misiniz malafat sağlam mı?" Bir tokat sesi gelince kafamı kaldırıp baktım. Komutan ensesine patlatmış olmalı ki asker ensesini tutuyordu. Ahh diye inliyordu. "Alacağım hepinizi ayağımın altına nedir sizden çektiğim" diye kızan komutanı duydum. Perdenin arkasından tamamen çıkıp diğer sedyenin orada durup oyalandım. Benim işim olmasa da örtüyü söküp yenisini takarken komutanın omzunun üzerinden arkasına yani bana doğru baktığını yakaladım. Kısa bir an bana bakarken eliyle çenesini ovuşturdu ve yeniden önüne dönüp yürümeye devam etti. Canan da reçeteyi vermek için peşlerinden gidiyordu Çakala bak kimsenin peşinden gitmezdi böyle. Sonrasında ayak sesleri uzaklaştı ve askerlerden biri reçeteyi alıp koridorda kayboldular. *** Odama çıktığım an derin bir nefes aldım. Yüzümü ellerimin arasına aldım. "Saçmalama Nalan" diye fısıldadım kendi kendime. "Bu senin işin ya." Ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Adamla yaşadığım utanç anlarından çok aklımda gözleri kalmıştı. Ve bakış şekli. Bazı insanlar çok derin bakardı ya tam öyleydi. Ve ellerim hâlâ titriyordu. Kahvemi içerken şarja bıraktığım telefonumu elime aldım. Ama ekranda gördüğüm bildirimlerle kaşlarım çatıltı. Tam on yedi cevapsız arama vardı. Numara yabancıydı üstelik . Beni kimse aramazdı ki? Kesin nakillerle alakalı bir durumdu. Telaşla numarayı geri aradım. İkinci çalışta telefon açıldı. Karşıdaki ses profesyonel, biraz yorgun ama net bir kadın sesiydi. "Buyurun?" Dedi. "İyi günler bu numaradan defalarca aranmışım... Ne için aramıştınız?" "Bakayım" diyerek birkaç saniye sustu ama hemen ardından heyecanlı ve telaşlı sesini yine duydum. "Biz doktor Nalan Yılmaz'a ulaşmaya çalışıyorduk" dedi. "Evet benim, buyurun" dedim . "Ahh nihayet ulaşabildik size! Ben ilçe Devlet Hastanesi’nden arıyorum. Sizinle çok acil, çok hayati bir mesele görüşmemiz lazım." "Tabii dinliyorum. Bir nakil mi var? Bir konsültasyon mu istiyorsunuz?" Telefondaki kadın derin bir nefes aldı. "Hayır hanımefendi... Konu tıbbi bir vaka değil. Aslında tamamen sizinle ilgili." "Benimle mi ilgili? Nasıl yani?" Dedim kaşlarımı iyice çatarak. Meraklanmıştım. "Hastanemize bir başvuru yapıldı. Sizin adınıza... Sizinle DNA testi yapmak isteyen bir aile var." Donup kaldım. Ne? Fareyi tutan parmaklarım bile kilitlendi. Bilgisayar ekranındaki yazılar birbirine girip renkler soldu. "DNA testi mi? Ne diyorsunuz siz?" Ayağa fırlamıştım. "Doktor Hanım, burada Hakkari'den bir çift var. Ellerinde çok eski belgeler ve fotoğraflar var. İddialarına göre kendi kızları ile siz doğumda karışmışsınız." Şu an kafam durmuştu. "Nalan Hanım, orada mısınız?" Cevap veremedim. Boğazıma bir yumru oturdu. Yetimhanede büyümüştüm. Ne annemi bilirdim ne babamı. Ailem hakkında bildiğim tek şey annemin doğumda vefat etmesiydi. Hakkari'nin gariban ailelerinden olmalı ki babam olacak adam, "ben tek başıma nasıl bakarım bebeğe, işe kim gider" diyerek terk etmiş beni. İlk başta hemşireler sahip çıkmış ama polis işin içine girince çok geçmeden yetimhaneye verilmişim. Yani kendimi bildim bileli orası benim tek evimdi. Babamı bir kere bile aramadım. Beni terk eden bir insanı ben de merak etmedim. Hiç mi sevenin bir akraban yoktu bana bakacak diye sormak için bile tenezzül etmedim. Benim tüm mezuniyet törenlerim yalnız geçmişti ama en çok koyan üniversite mezuniyetim olmuştu. Sınıf arkadaşlarımın aileleri çiçeklerle hediyelerle gelmişlerdi tören alanına. Herkes ailesine koşup sarıldığı an, en çok koymuştu kimsesizliğim bana. 18’ime bastığımda yetimhane ile ilişkim kesildi. Orada geçirdiğim 18 yıl ayrı bir hikayeydi. O sabah valizimi toplayıp kapıdan çıktım. İçimde rahatlama vardı. Arkama bile bakmadım. Tıp fakültesini bitirdim. Uzmanlığımı aldım. Ve Hakkari’ye döndüm. Evet yine buraya. Beni terk ettikleri yere. Neden mi? Bilmiyorum. Belki de gidecek başka yerim yoktu. Şimdi bu doğru olabilir miydi? Beni terk eden insanlar benim gerçek ailem değil miydi yani? Yeşil gözlerim karardı. Odadaki hava yetmez oldu. Ben... Birinin kızı mıydım yani?

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
1.9M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
735.7K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.6M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
969.8K
bc

A Warrior's Second Chance

read
353.9K
bc

Not just, the Beta

read
345.7K
bc

The Broken Wolf

read
1.1M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook