Güneş, köy meydanının çatılarında dans ederken Esem, rengârenk fularını boynuna doladı. Bugün halkla daha yakından konuşacak, okulun yeniden açılacağını müjdeleyecekti. Kalbi küt küt atıyor, ama yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı. Kalabalığın karşısında durduğunda sesini hafifçe yükseltti:
“Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Sadece çocuklarınızı… Okula gönderin. Bu gelen yardımlar ne benim ne de bir başkasının malı. Hepsi çocuklarınız için. Defterler, kitaplar, sıcacık montlar… Hepsi burada. Sizin tek yapmanız gereken, onlara izin vermek. Bilgiye, eğitime… Kendileri olmalarına.”
Köy halkı sessizce dinliyordu. Kimi kaşlarını çatmış, kimi başını öne eğmişti. Esem devam etti:
“Ben bu köye zorla gelmedim. Kaçmadım da. Bilerek, isteyerek geldim. Çünkü bu çocukların hayalleri bizim yükümüz değil, yol arkadaşımız olacak.”
Kalabalığın içinden bir kadın hafifçe başını salladı. Ardından birkaç kişi daha yaklaştı, kimi sessizce elini uzattı, kimi mırıldandı:
“Allah razı olsun öğretmen hanım…”
Tam o sırada arkasından nazik bir ses duyuldu:
“Siz Esem olmalısınız. Selin, köyün doktoruyum.”
Beyaz önlüğünün yakasına iliştirilmiş küçük mavi broş dikkat çekiciydi. Gülümsemesi sıcaktı, ama bakışlarında bir titizlik vardı.
“Tanıştığımıza memnun oldum Selin Hanım,” dedi Esem, elini uzatarak.
“Memnuniyet bana ait. Cesaretiniz için sizi takdir ediyorum.”
İkili kısa sürede birbirine ısındı. Selin, sağlık ocağındaki bazı eksiklerden, Esem ise okulun son durumundan bahsetti. Sohbetleri yarım kalmadan önce kalabalıktan biri daha yaklaşarak söze girdi:
“Ben de Derya. Sağlık ocağında hemşireyim.”
Esem, kadının gözlerindeki derin bakıştan bir şeylerin farkına varır gibi oldu ama belli etmedi.
“Tanıştığımıza sevindim,” dedi gülümseyerek.
Derya ise sadece başını salladı. Gülümsedi, ama soğuk bir hava aralarına sızdı.
Selin hemen araya girdi:
“Derya da uzun zamandır köyde. Siz gelmeden önce herkes sizin hakkınızda konuşuyordu.”
Esem şaşkınlıkla sordu:
“Hakkımda mı?”
Derya bir adım geri çekildi, Selin ise gülerek omzunu silkti:
“Eh, bu köyde haber çabuk yayılır… Özellikle de yüzbaşıyla aynı araçta geldiğinizden beri.”
Esem kahkahayı bastı.
“Anlaşılan anlatacak çok şey var.”
Okulun içi taze badana kokusuyla doluydu. Yeni raflar yerleştirilmiş, sıralar cilalanmış, panolara Atatürk sözleri asılmıştı. Geniş camlardan içeri sızan güneş ışığı, sınıfı sıcacık yapıyordu. Esem, ellerinde dosyalarla sınıfı dolaşıyor, her şeyi bir kez daha kontrol ediyordu.
Koridorda topuk sesi duyuldu. Ardından beyaz forması içinde, biraz da fazla dik yürüyen bir kadın beliriverdi: Hemşire Derya.
“Baya uğraşmışsın,” dedi, sesi hem şaşkın hem de ölçüp biçen bir tondaydı. Gözleri sınıftan çok Esem’in üstündeydi. “Köyde epey konuşuluyor senden. Hatta… Bars’ın özel misafiri olduğunu düşünenler bile var.”
Esem dönüp gülümsedi ama gözlerinde bir mesafe vardı.
“Yardım kuruluşları sayesinde. Gönderdiğim mailler işe yaradı. Hepsi çocuklar için.”
Derya yaklaşarak sıranın üzerine oturdu, bacak bacak üstüne attı.
“Bilmiyorum, herkes bu kadar özverili birini tanımaya alışık değil burada. Hele ki… senin gibi yurtdışında büyümüş, markalı kıyafetler giyen birini.”
Esem, ses tonunu değiştirmeden, hafif bir tebessümle cevapladı:
“Ne giydiğime değil, ne yaptığımıza baksalar daha çok şey öğrenirlerdi.”
Derya kısık gözlerle süzdü onu.
“Bars da öğrenmeye çalışıyor bence. Ama onun gibi biri kolay güvenmez. Hele ki geçmişi gizemli bir kadına.”
Esem dosyaları sıraladı, bakışlarını Derya’ya çevirdi.
“Gizemden çok, yaşanmışlık var. Ama ben kimsenin güvenini kazanmak için değil, çocukların geleceği için buradayım.”
Derya hafifçe güldü ama gözlerinde kıskançlığın pırıltısı vardı.
“Yine de… bir kadının yanında kim olduğunun farkında olması gerekir. Hele Bars gibi bir adamın yanındaysa. Hani… yanlış anlaşılmak istemez insan.”
Esem bu sefer daha net bir ses tonuyla konuştu:
“Yanlış anlayanlar için kendimi değiştirmem. Bars Yüzbaşı’nın yanında değilim, yanımda çocuklar var. Eğer bu, bazılarını rahatsız ediyorsa, sorun bende değil onlardadır.”
Derya bir süre cevap veremedi. Sonra ayağa kalktı, düzgünce saçını düzeltti.
“Sert cevaplarsın ha… Neyse. Başarılar, öğretmen hanım. Buralarda uzun süre kalabilecek misin, onu da göreceğiz.”
Arkasını döndü, loş koridora adım atarken Esem bir an başını eğdi. Sanki Derya’nın içinde yıllardır taşımaktan yorulduğu bir hikâyeyi hissetmişti. Ama onun gözleri geleceğe bakıyordu. Duvarda dev gibi duran Atatürk portresine çevirdi bakışlarını ve içinden fısıldadı:
“Ben buradayım. Ve kolay kolay gitmeyeceğim.”