Selin, Ceyda’nın hıçkırıklarla dolu sesini telefonun hoparlöründen odaya boşaltırken, gözlerini bir an bile Murat’ın saydam yüzünden ayırmadı. Telefonun ekranından yayılan o soğuk ışık, Selin’in yüzündeki kararlı nefretin altını çiziyordu. Ceyda karşı tarafta darmadağın olmuştu; suçluluk, korku ve hayal kırıklığıyla karışık bir sesle bir şeyler gevelemeye çalışıyordu. Ama Selin’in umurunda değildi. Onun tek amacı, şu an karşısında çaresizce debelenen hayalete en büyük acıyı tattırmaktı.
"Gördün mü Murat?" dedi Selin, telefonu yatağın üzerine gelişigüzel fırlatırken. Sesi, bir celladın son hükmünü okuması kadar düz ve soğuktu. "Ceyda artık senden nefret ediyor. Seni bir kahraman, bir aşk adamı sanıyordu. Ama şimdi sadece bir 'hata' olduğunu, bir boşluk doldurma olduğunu düşünüyor. Senin için döktüğü o bir damla gözyaşı bile artık tiksintiden ibaret."
Murat, odanın ortasında sendeleyerek geri çekildi. Hayalet olmasına rağmen, sanki göğüs kafesine ağır bir balyoz inmiş gibi iki büklüm oldu. "Yalan söyledin Selin!" diye bağırdı, sesi odada rüzgarın uğultusu gibi yankılandı ama hiçbir eşyayı kımıldatamadı. "Ben ona öyle şeyler demedim! Ceyda benim için hiçbir şeydi evet, ama onu bu şekilde harcamana izin vermemeliydim!"
"İzin mi?" Selin acı bir kahkaha attı. "Senin izin verme yetkin, o otel odasının kapısını kapattığın an bitti Murat. Sen artık bir özne değilsin. Sen sadece bir izleyicisin. Kendi enkazını izleyen bir hayalet..."
Selin yavaşça ayağa kalktı. Odanın içinde, Murat’ın varlığını yok sayarak ama her adımında onu ezerek yürümeye başladı. Gönül Hanım’ın getirdiği o sirkeli su dolu kovayı aldı. Evin her köşesine, özellikle Murat’ın en çok vakit geçirdiği o pencere kenarına ve çalışma masasına bu keskin kokulu suyu boca etmeye başladı. Sirkenin geniz yakan kokusu, intikamın kokusuyla birleşmişti.
"Ne yapıyorsun? Dur artık!" diye inledi Murat. "O koku... canımı yakıyor."
"Canın mı yanıyor?" Selin elindeki bezi hırsla masaya sürttü. "Ölülerin canı yanmaz Murat, sadece vicdanları sızlar. Tabii eğer bir vicdanın kaldıysa. Bu su sadece kiri temizlemiyor, senin bu evdeki izlerini de siliyor. Yarın sabah uyandığımda, bu evde senden tek bir koku, tek bir hatıra kalmayacak. Seni kendi evinde yabancı yapacağım."
Selin, Murat’ın gardırobunu hışımla açtı. Murat’ın en sevdiği, nişan töreninde giymeyi hayal ettiği o lacivert ceketini çıkardı. Ceketin kumaşı Selin’in ellerinde yumuşacıktı ama ona dokunmak bile midesini bulandırıyordu.
"Bu ceket..." dedi Selin, sesi titreyerek ama öfkesini koruyarak. "Bunun içinde ne kadar asil görüneceğini hayal ederdim. Meğer içinde sadece bir hain taşıyacakmışsın." Selin, odanın köşesindeki makası kaptı. Kumaşın yırtılma sesi, sessiz gecede bir feryat gibi yankılandı. Murat, sanki kendi derisi yüzülüyormuş gibi bir çığlık attı.
"Yapma Selin! O ceket... annemin hediyesiydi!"
"Annen de senin ne olduğunu öğrenecek Murat. Füsun Anneye de anlatacağım; biricik oğlunun nişan günü gelmeden önce hangi yataklarda gezdiğini." Selin ceketi parça parça ederken, Murat odanın köşesine büzüldü. Artık o pişkin, alaycı hayaletten eser kalmamıştı. Selin’in "çene azabı" ve fiziksel yıkımı, Murat’ın ruhunu bir hapishaneye çevirmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Gönül Hanım mutfakta tıkırtılar çıkararak geri döndü. Elinde eczaneden aldığı ilaçlar ve bir bardak suyla Selin’in odasına girdi. Gönül Hanım’ın yüzünde derin bir keder ve endişe vardı. Kızının bu halini görmek, onun yaşlı yüreğini dağlıyordu.
"Kızım... Hadi, iç şu ilacı da biraz uyu," dedi Gönül Hanım, Selin’in yanına oturarak. "Bak, Doktor Levent ne dedi; zihnin dinlenmeli. Murat gitti evladım, onu geri getiremezsin ama kendini de bitiremezsin."
Selin annesine baktı. Gözlerindeki o delice parıltıyı bir anlığına gizledi. "Haklısın anne," dedi yalandan bir teslimiyetle. "Murat gitti... Ama bazen gitmesi yetmiyor, tamamen silinmesi gerekiyor."
Selin ilacı aldı ama yutmadı. Annesi odadan çıkar çıkmaz, ilacı ağzından çıkarıp Murat’ın durduğu yerdeki halının altına fırlattı. "Gördün mü?" dedi Murat’a fısıldayarak. "Herkes senin yasını tuttuğumu sanıyor. Kimse senin bir hain olduğunu bilmiyor. Ama ben biliyorum. Ve seni bu sessizliğin içinde boğacağım."
Murat, odanın tavanına bakarak yere uzandı. Hayaletlerin uyumaya ihtiyacı yoktu ama Murat, şu an sonsuza kadar uyumak ve bu azaptan kurtulmak istiyordu. Selin ise yatağına uzandı, arkasını Murat’ın olduğu tarafa döndü ve mırıldandı:
"Yarın büyük gün Murat. Doktor Levent’e tekrar gideceğiz ve bu sefer ona senin ne kadar 'gerçek' olduğunu, ama ne kadar 'aşağılık' olduğunu anlatacağım. Belki o zaman beni gerçekten bir yere kapatırlar... Ama sen de benimle o hücreye geleceksin. Kaçışın yok."
Karanlık odada sadece Selin’in düzenli nefes alışverişi ve Murat’ın duyulmayan, sessiz hıçkırıkları kaldı. Selin, hayatının en huzurlu uykusuna daldığını sanıyordu; oysa intikamın verdiği o zehirli huzur, aslında onun da ruhunu yavaş yavaş karartıyordu. Ama o an için tek bir gerçek vardı: Murat artık bir sevgili değil, bu evin içinde hapsolmuş bir mahkumdu.