Bolu’nun sabah güneşi, av evinin donmuş camlarından içeri sızmaya çalışırken, içerideki hava geceki o yoğun metafizik fırtınanın ardından durgunlaşmıştı. Selin, şöminenin önündeki postun üzerinde, üzerine örttüğü kalın yün battaniyenin altında kıpırdandı. Gözlerini açtığında ilk hissettiği şey, parmağındaki o yeni "yüzüğün", yani dairesel buz yanığının sızısıydı. Ama bu sızı ona acı değil, bir tür aidiyet veriyordu.
Başını yana çevirdiğinde Murat’ı gördü. Murat, şöminenin sönmeye yüz tutmuş közlerine bakarak bağdaş kurmuş oturuyordu. Sabahın o çiğ ışığında görüntüsü daha saydam, daha pusluydu ama Selin onun orada olduğunu ruhunun her zerresiyle biliyordu.
"Günaydın," dedi Selin, sesi uykudan yeni uyandığı için çatallı ve derindi.
Murat ona döndü. O hayali gözlerinde bir şefkat parladı. "Günaydın. Çok derin uyudun. Bir ara nefesinin durduğunu sanıp korktum."
Selin gülümsedi ve battaniyenin altından elini uzatıp Murat’ın dizinin olduğu boşluğa koydu. "Nefesim dursa bile senin yanındayım ya, önemi yok. Ama burası... bu sabah bana bir şeyi hatırlattı."
Murat kaşlarını hafifçe çattı, ardından dudaklarının kenarında hüzünlü bir kıvrım belirdi. "İki yıl öncesini mi?"
İki Yıl Önce: Kan, Kahkaha ve Odun Parçası
Selin kıkırdadı. Bu ses, evin içindeki o kasvetli sessizliği bir anda dağıtıverdi. "Hatırlıyor musun? Yine böyle bir sabahtı. Ama o zaman her şey ne kadar... ne kadar sıcaktı."
İki yıl önce, yine aynı evin önünde, Murat "erkeklik yapıp" şömine için odun kırmaya karar vermişti. Şehirli bir adamın balta tutma çabası zaten başlı başına bir komediydi. Selin elinde kahve kupasıyla verandada oturmuş, Murat’ın o terlemiş, hırslı ve bir o kadar da acemi halini izliyordu.
"Yapma demiştim sana," dedi Selin, gözlerini kapatıp o anı zihninde yeniden canlandırarak. "Oduncu çağıralım demiştim ama sen 'Ben hallederim Selin, bu evin erkeği benim' demiştin."
Murat, hayali bir kahkaha attı. Sesi sanki rüzgarın içinden geliyordu. "Balta ağırdı, kabul ediyorum. Ve o meşe odunu beklediğimden çok daha sert çıktı."
Selin gülmeye devam ederek anlatmayı sürdürdü: "Sert çıktı evet! Baltayı öyle bir savurdun ki, odun ikiye ayrılmak yerine fırlayıp tam alnının ortasına çarptı. O 'çat' sesini hala duyabiliyorum. Sen o koca gövdenle karların üzerine sırtüstü düştüğünde öldün sandım, ödüm koptu!"
"Ben ise sadece yıldızları görüyordum," diye ekledi Murat, o günü Selin’le beraber tekrar yaşayarak. "Gözlerimi açtığımda başımda ağlıyordun ama bir yandan da 'Aptalsın Murat' diye sayıklıyordun."
Sıcak Bir Pansumanın Hafızası
"Aptaldın çünkü," dedi Selin iç çekerek. "Seni içeriye nasıl taşıdığımı hala bilmiyorum. O koltuğa yatırdığımda alnın şişmişti ve hafifçe kanıyordu. Pansuman çantasını getirdiğimde ellerim titriyordu ama sen bana bakıp gülüyordun."
Selin o anı sanki şu an yaşıyormuş gibi ellerini havada hareket ettirdi. "Pamuğa alkol döküp alnına değdirdiğimde nasıl da çocuk gibi yüzünü buruşturmuştun. 'Canım yanıyor Selin, üfle' demiştin. Ben de o yarayı öpmüştüm. Hatırlıyor musun Murat? Tenin o kadar sıcaktı ki... Kanın parmaklarıma bulaştığında korkmuştum ama o an senin yaşadığını, benim olduğunu, gerçek olduğunu hissetmenin tadı başkaydı."
Murat’ın puslu yüzünde derin bir keder belirdi. "O pansumanı yaparken bana bakışını hiç unutmadım. 'Bir daha sakın kendine zarar verme, sensiz ne yaparım' demiştin. Şimdi ise... şimdi kendime zarar vermeme bile gerek kalmadı Selin. Ben artık acıyı bile hissedemiyorum."
Şimdi: Soğuk Bir Uyanış
Selin’in gülümsemesi yavaşça soldu ama gözlerindeki aşk eksilmedi. "O zaman alnındaki o yarayı temizlemiştim. Şimdi ise sen benim ruhumdaki yaraları temizliyorsun Murat. Evet, o zamanki Murat sıcaktı, kanıyordu, sakardı... Ama bu halinle de benimsin."
Selin yattığı yerden doğruldu ve battaniyeyi üzerinden attı. Odanın dondurucu soğuğu tenine değdiğinde irkildi. Şömineye baktı; sadece gri küller kalmıştı. Tıpkı hayatları gibi; kor ateşten küle dönmüşlerdi ama o külün altında hala sönmeyen bir şeyler vardı.
"O gün pansuman yaparken bana fısıldadığın o şeyi hatırla," dedi Murat, sesi biraz daha ciddileşerek.
Selin duraksadı. Hatırlıyordu. Murat ona, "Eğer bir gün gidersem, bu evin her köşesine kokumu bırakacağım ki beni hep bulasın" demişti.
"Kokun hala burada Murat," dedi Selin, burnunu havaya dikip derin bir nefes alarak. "Ama artık çam ve is kokusu değil bu... Bu başka bir şey. Kar kokusu gibi, sonsuzluk gibi."
Selin ayağa kalktı ve iki yıl önce Murat'ın odun kırdığı o pencereye doğru yürüdü. Dışarıdaki karlar, o günkü kadar saftı. Ama artık dışarıda odun kıran canlı bir Murat yoktu. Sadece odanın içinde, Selin’in her hareketini bir gölge gibi takip eden, ona dokunduğunda tenini donduran ama ruhunu ısıtan o gizemli varlık vardı.
Zamanın İhaneti
Selin, parmağındaki buzdan mührü pencerenin buğusuna değdirdi. Camda küçük bir buz kristali oluştu. "İki yıl önce o odun parçası kafana geldiğinde canın yanmıştı. Şimdi ise canı yanan benim Murat. Ama bu acı, senin yokluğundan daha tatlı."
Murat arkasından yaklaştı. Selin onun varlığını sırtında hissetti; buzdan bir pelerin gibi onu sarmalıyordu. "Seni yaşlandırıyorum Selin," diye fısıldadı Murat. "O gün pansuman yaptığın o genç ve neşeli kızdan seni koparıyorum. Bu ev bizi içine çekiyor."
Selin arkasına dönüp Murat’ın o hayali göğsüne yaslandı. "Bırak çeksin. O gün o odun seni öldürmedi ama bu aşk ikimizi de başka bir şeye dönüştürdü. Ben o sakar Murat’ı da, bu dondurucu hayaleti de aynı kalp ile seviyorum."
İkisi, o ıssız evin ortasında, geçmişin sıcak hatıraları ile bugünün soğuk gerçeği arasında sıkışıp kalmışlardı. Selin gülmeye devam etti, ama bu sefer gözlerinden bir damla yaş süzüldü. O damla, Selin'in yanağından aşağı inerken Murat'ın hayali parmağıyla temas ettiği anda donup bir kristale dönüştü.
"Bak," dedi Murat. "Gözyaşların bile artık benim dünyama ait."