Güneş, İstanbul’un üzerine isteksizce doğarken Selin çoktan yola çıkmıştı. Annesi Gönül Hanım’ın arkasından döktüğü gözyaşlarını, babasının "Gitme kızım, henüz hazır değilsin" feryatlarını dikiz aynasında bırakalı çok olmuştu. Arabanın camını hafifçe araladı; iki aydır ciğerlerine dolan o ağır malikane kokusundan kurtulup, özgürlüğün ve yaklaşmakta olan vuslatın serinliğini içine çekti.
Kendi dairesinin bulunduğu o lüks binanın önüne geldiğinde kalbi, göğüs kafesini zorlayan vahşi bir kuş gibi çırpınıyordu. Güvenlikteki görevli onu görünce şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Selin Hanım? Hoş geldiniz, sizi görmeyeli çok oldu... Başınız sağ olsun," dedi sesi titreyerek.
Selin sadece hafifçe gülümsedi. "Sağ olun," dedi geçiştirerek. Baş sağlığı dilekleri ona, bitmemiş bir kitabın son sayfasını okumaya çalışan insanların acizliği gibi geliyordu.
Asansör yukarı çıkarken aynadaki yansımasına baktı. Göz altları hala biraz mordu ama bakışlarında iki aydır olmayan bir parıltı vardı. Çantasından rujunu çıkarıp tazeledi. Murat, onun solgun görünmesinden hiç hoşlanmazdı. "Senin o enerjin olmazsa bu ev buz keser Selin," derdi hep.
Dairesinin kapısına geldiğinde durdu. Elindeki gümüş anahtar, titreyen parmaklarının arasında küçük bir kristal parçası gibi parlıyordu. Kilide soktu, bir tur çevirdi. O metalik 'klik' sesi, Selin’in zihninde bir hapishane kapısının açılışı gibi yankılandı.
Kapıyı yavaşça araladı.
İçerisi normalde iki aydır kapalı olan bir ev gibi tozlu ve havasız kokmalıydı. Ama hayır... Selin içeriye ilk adımını attığı an, burnuna çarpan o koku onu dizlerinin üzerine çökertecek kadar yoğundu. Murat’ın o baharatlı, odunsu parfümü ve mutfaktan gelen taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin o hafif yanık kokusu...
"Murat?" diye fısıldadı Selin. Sesi, boş koridorda yankılandı.
Evin içinde garip bir ışık süzülüyordu; perdeler yarıya kadar açıktı. Selin, kalbinin atışını kulaklarında duyarak salona doğru yürüdü. Ayak sesleri parkede yumuşakça ilerledi. Ve tam o an, her sabah oturdukları o geniş, füme rengi koltukta onu gördü.
Murat, üzerinde en sevdiği, kollarında hafif tüylenmeler olan o gri hırkasıyla oradaydı. Elinde bir kitap vardı ama okumuyor, camdan dışarıya, boğaza doğru bakıyordu. Güneş ışığı omzundan süzülüyor, profilini her zamanki gibi kusursuz gösteriyordu.
Selin nefesini tuttu. "Geldin," diyebildi sadece.
Murat başını yavaşça çevirdi. Yüzünde, Selin’in o fırtınalı hallerine her zaman gösterdiği o sabırlı ve sonsuz aşk dolu gülümseme belirdi. Sesi, sanki bir rüyanın içinden değil de, mutfaktan yanına gelmiş kadar gerçekti.
"Çok geç kaldın Selin," dedi Murat, sesinde hafif bir sitem ama daha çok büyük bir özlem vardı. "Kahveyi iki saat önce yapmıştım, soğudu."
Selin hıçkırarak ona doğru koşmak istedi ama adımları yere çakılmış gibiydi. "Annemler... İzin vermediler. Beni deli sandılar Murat. Senin gittiğini söylediler."
Murat ayağa kalktı. Selin’e doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, odadaki hava bir anda elektriklenmiş gibi ağırlaştı. "Benim sözüm sözdür Selin. 'Seni asla bırakmayacağım' dememiş miydim? Onlar ne derse desin, biz buradayız. Bu evin içinde, sadece senin ve benim olduğum bir dünyada."
Selin elini ona doğru uzattı. Parmak uçları, Murat’ın hırkasının koluna değdiğinde hissettiği şey ne tam bir sıcaklıktı ne de bir boşluk. Sanki statik bir elektrik akımı, hafif bir esinti parmak uçlarından kalbine doğru aktı.
"Korkuyorum," dedi Selin, gözlerinden iki ayın tüm birikmiş yaşı boşalırken. "Ya seni sadece ben görüyorsam? Ya gerçekten deliriyorsam?"
Murat ona yaklaştı, yüzünü Selin’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki, Selin onun nefesini teninde bir serinlik olarak hissetti. "Eğer delilik buysa sevgilim, dünyanın en mutlu delisi sensin demektir. Şimdi sil o gözyaşlarını... Çünkü her ne kadar bir hayalet olsam da, senin o güzel gözlerini yaşlı görmeye gururum el vermez."
Selin, gözyaşları içinden kahkaha attı. "Hayalet sevgilim beni mi teselli edermiş?"
Murat gülümsedi ve elini Selin’in yanağına yaklaştırdı; dokunmadı ama o soğuk sıcaklık Selin’in tüm titremesini kesti. "Hoş geldin eve, fırtınalı sevgilim."