Zamanın Durduğu Ada

496 Words
​(Sekiz Ay Önce – Bozcaada) ​Ege’nin hırçın rüzgarı, Selin’in yüzüne çarpan tuzlu su damlalarıyla birleştiğinde, o meşhur kahkahası adanın sokaklarında yankılanıyordu. Selin, üzerinde uçuşan beyaz keten elbisesiyle, daracık taş sokaklarda koşarken bir yandan da arkasındaki Murat’a bakıp dalga geçiyordu. ​"Hadi Murat! Bu tempoyla gidersen gün batımını kaçıracağız. Yoksa yaşlanıyor musun sevgilim?" ​Murat, elinde Selin’in içinde güneş kremleri ve şapkalar olan o ağır çantasını taşırken gülümsedi. Onun bu çocuksu enerjisi, her zaman Murat’ın hayattaki en büyük huzur kaynağı olmuştu. "Selin, o tepeye çıkana kadar nefesim kesilirse, orada sana yapacağım sürprizi kim anlatacak?" ​Selin aniden durdu, topuklarının üzerinde dönüp Murat’ın yanına geldi. Gözleri merakla parlıyordu. "Sürpriz mi? Ne sürprizi? Yine o meşhur antika dükkanından bir şey mi aldın?" ​Murat, Selin’in burnuna hafifçe dokundu. "Sabret fırtınalı kızım. Az kaldı." ​O akşamüstü, Polente Feneri’ne giden o ıssız yolda, kalabalıktan tamamen uzak, sadece rüzgarın ve uzaklardan gelen dalga seslerinin olduğu bir tepeye çıktılar. Murat, Selin’in gözlerini arkadan elleriyle kapattı. ​"Murat, düşeceğim şimdi! Zaten bu ayakkabılarla buraya çıkmak tam bir delilikti," diye söylendi Selin, ama aslında heyecandan kalbi küt küt atıyordu. ​"Güven bana Selin. Sadece üç adım daha..." ​Murat ellerini çektiğinde, Selin gördüğü manzara karşısında nefesini tuttu. Uçurumun kenarına, rüzgardan korunaklı bir oyuğa, bembeyaz örtülü küçük bir masa kurulmuştu. Masanın üzerinde Selin’in en sevdiği şakayıklar, buz kovasında bekleyen özel bir şarap ve sadece ikisinin bildiği o eski taş plaktan gelen hafif bir melodi vardı: “Hayalet Sevgilim...” ​"Bunu nasıl yaptın?" dedi Selin, sesi ilk kez bu kadar yumuşak ve kısıktı. "Buraya elektrik bile gelmiyor, o plağı nasıl çalıyorsun?" ​Murat, ceketinin cebinden eski, pilli bir gramofon kutusu çıkardı. "İstedim ki, sadece bize ait bir dünyada olalım. Kimsenin bizi bulamadığı, zamanın akmadığı bir yerde." ​Yemeklerini yerken güneş, denizin üzerinde turuncu ve morun en uç noktalarına değerek batıyordu. Selin o an, hayatında hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu. Murat ayağa kalktı, Selin’in yanına gidip onu da kaldırdı. Dans etmeye başladılar. ​"Selin," dedi Murat, çenesini onun başına yaslayarak. "Sen çok hırçınsın, bazen dünyayı yakacak kadar öfkelisin. Ama biliyorum ki, o öfkenin altında pamuk gibi bir kalp var. Senden tek bir şey istiyorum." ​Selin başını kaldırıp onun o derin, huzur veren gözlerine baktı. "Ne istiyorsun?" ​"Ne olursa olsun... Eğer bir gün ben yanında olamazsam, eğer fiziksel olarak uzağa gitmek zorunda kalırsam; sakın o fırtınanın seni yutmasına izin verme. Ben nerede olursam olayım, senin o güzel gülüşünde yaşayacağım. Sana söz veriyorum, ölüm bile bizi ayıramayacak kadar güçsüz kalacak benim aşkımın karşısında." ​Selin, Murat’ın gömleğinin yakasını sıkıca tuttu. "Böyle konuşma Murat! Bir yere gidemezsin. Ben buna izin vermem, biliyorsun." ​Murat güldü; o kendine has, güven veren kahkahasıyla. "Biliyorum fırtınalı kızım. Senin 'dediğim dedik' tavrın Azrail’i bile kapıdan çevirir. Ama yine de bil... Ben her zaman seninleyim." ​O gece, gökyüzündeki yıldızlar sanki sadece onlar için parlıyordu. Selin, Murat’ın göğsüne yatmış, denizin sesini dinlerken; Murat’ın o gece verdiği sözün, aylar sonra bir hayalet olarak geri dönmesinin en büyük sebebi olacağını henüz bilmiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD