Sekiz Yıl Önce
"Bak oralarda dikkatli ol. Kimseye güvenme, hemen arkadaşlık yapma. Büfelerden su alma, markete git hep. Okulundan fazla uzaklaşma, yurdundan çıkma, yabancılarla muhatap olma. İstanbul büyük şehir, kaybolursun sokaklarda yatarsın maazallah."
“Paranı idareli harca, gereksiz şeyler alma. Yurdundan okula, okuldan yurduna git. Yurdun parasını sana göndereceğim, sakın o paraya dokunma. Havaalanından yurdu bulabilirsin değil mi? Sakın kaybolma, uzaklaşma çevreden İstanbul büyük şehir, her çeşit insan var kimseye güvenme.”
Annesinin ardından babasının bitmek bilmeyen nutuklarını dinlemek zorunda kalacakken robotik bir kadın sesinin yaptığı anons ile el valizini ve sırt çantasını eline alarak ayağa kalktı genç kız. Öğütler iyiydi, hoştu ama heyecandan dinleyememişti Alarçin.
İlk olarak annesine sarılmıştı. Kocasından gizli kızın ceketinin cebine para koyarken ağlıyordu kadın. İşte, Alarçin bundan korkuyordu. Ağladığı için gitmekten vazgeçeceğini zannediyorsa, annesi kesinlikle yanılıyordu. Özgürlüğü için atması gereken ilk adımı atmış, mülakatları geçmişti. İkinci büyük adım, mülakatı geçmekten daha zorlu olmuştu. Babası kazandığı okula gitmesine izin vermesi için ikna etmek aylar süren zorlu bir azap demekti. Her akşam yapılan kavgalar, ağlamalar, yersiz yükselişler ve elçi görevini üstlenmiş anne aracılığıyla yapılan görüşmeler sonuç vermeyince en büyük kozunu kullanma kararı almış ve dedesinin yanına sığınıp ağlayarak kendisini acındırmıştı. Babasıyla dedesi odaya kapanıp saatlerce konuşmuşlardı. Ameliyathane önünde bekleyen insanlar kadar korku dolu, sınav sonuçlarını bekleyenler kadar heyecanlıydı o esnada Alarçin. Her şey içerideki yaşlı adama bağlıydı çünkü babasının sert duvarları bir tek ona işlemiyordu. Nihayet çıktıklarında babası Celal yüzüne öfkeyle bakmış ve hiçbir şey demeden çekip gitmişti. Bu onun dilinde yenildim, ne halt yersen ye, demekti. O saatten sonra her şey genç kız için boyut değiştirmişti. İçeride ne konuştuklarını deli gibi merak etse de sorgulamamış ve kendini hazırlıklara vermişti. İnternetten yurt arıyor, okulunu araştırıyor, geleceği için kurduğu her hayali gözden geçirip bir yenisini ekliyordu. İstanbul’a gidince yapılacaklar listesinin boyutu her gün uzuyordu. Gideceği yerler, katılacağı programlar… Hepsi o kadar güzeldi ki geceleri düş kurmaktan uyuyamıyordu. Babası hala bana sinirliydi ama bu hallerine alışık olduğu için sorun etmemeyi yıllar öncesinden öğrenmişti. Annesi hem hazırlık yapıyor hem ağlıyordu. Sırf o söylenmesin diye henüz birkaç aylık olan Mehmet ile ilgileniyordu. Kayıt yaptırmak için İstanbul’a gittiklerinde, okuluna yakın olmasına özen gösterdikleri iyiden hallice bir yurt bulmuşlardı. Nasıl olduysa koskocaman İstanbul’da Trabzonlu bir yurt müdürü bulmuş, hemşeri indirimi yapınca babası başka yurt bakma gereği bile duymamıştı. İstanbul’da okumasına ikna olmadığı için her an vazgeçeceğinden korkup sesini çıkarmamıştı Alarçin. Köprüyü geçmek esas olandı, gerekirse ayıya baba bile derdi.
Zaten planları belliydi. Okurken kendine staj yapabileceği bir yer bulacak, hem çalışıp hem okuyarak dört yılı bitirecek, iş bulacak ve İstanbul’da yaşamaya devam edecekti. Trabzon'a da ancak tatillerde gelirdi.
Kardeşleriyle evde vedalaştığından yanında sadece annesi ve babası vardı. Annesiyle sarıldığı gibi uçağa gitmek istese de babasına sarılması gerektiği için istemeden de olsa kollarını iri gövdesine doladı. Şiddet dolu sert elleri sırtına dokunduğunda ürpermemek için kendini kasmak zorunda kalmıştı. “Yapamayacaksın,” dedi Celal sarılmaya devam ederken. “Buraya, eve geri döneceksin.”
Alarçin, o an hiçbir şekilde ihtimal vermiyordu babasının söylediklerine. Geri dönmek istediği son şeydi ve yıllar sonra bu şehre nasıl döneceğini bilseydi, havaalanının ortasına çöküp nefes alamayacak hale gelene kadar ağlardı. Dünya bu ya, geleceğimizi bilemiyorduk ve bugünü hiçbir şey olmayacakmış gibi yaşıyorduk. Şimdi tek düşündüğü, akmayı reddeden yaşlarını yuvalarına geri yollayıp mutluluğundan ödün vermemekti. Moralinin bozulmasına izin vermeyecekti. Kollarını çözüp geri çekildi. “Görüşürüz baba, bende seni özleyeceğim.”
Özlemeyecekti, bunu ikisi de biliyordu.
Geçmesi gereken bütün güvenlik kontrollerinden geçip uçağa binmeyi bekleyen insanlarla birlikte beklemeye başladığında derin nefesler alarak söylediklerini kafasından atmaya çalışıyordu. Geri dönmeyecekti, geriye kalan günleri İstanbul’da geçecekti. Kendine güzel bir hayat inşa edecekti ve o hayatın içine babasının nefretini almayacaktı. Mutsuzluğunu, üzerindeki yalnızlığı ve sevgisizliği Trabzon’da bırakıyordu. On dokuz yaşına girmesine aylar kalmıştı ve Alarçin babasını yenerek kanatlarını açmıştı, bir daha da kapatmaya niyeti yoktu.
Sımsıkı tuttuğu eşyaları ve yüreğindeki pür heyecanla uçağa bindiğinde uçağın o oturamadan kalkmasından korkup acele etmişti. Acele işe şeytan karışırdı, bu sözü söyleyenin ne kadar haklı olduğunu her seferinde daha iyi anlıyordu ama asla dikkate almıyordu. Arkada değil ön tarafta olduğunu öğrendiği koltuğuna oturmak için insanlara çarparak koridordan koridora geçip, cam kenarındaki koltuğuna oturmadan valizini üste yerleştirdi ve sırt çantasını ayaklarının dibine koydu.
Yanında iki koltuk daha vardı. Orta yaşlarda bir kadın koridor tarafındaki koltuğa oturduğunda ortadaki boş kalmıştı. Yanına rahatsız edici bir tip oturmasın diye dua ederken, son anda uçağa binen genç çocuk onlara doğru yürüyordu. Boş koltuk var mı diye göz atmış ama bulamamıştı. İnsanlar yerleşmiş veya yerleşmeye çalışıyordu. Çocuk valizini üste koyup ortadaki koltuğa oturdu ve kemerini bağlayıp telefonunu kapattı.
"Değerli yolcularımız..."
Kemerini on beş kere kontrol etmiş, telefonunu tamamen kapattığına emin olmak için tuşlarına basmıştı. Uçak telefon sinyalleri yüzünden düşerse ve bunca insanın hakkına girerse ne bu dünyada ne öteki tarafta doğrulamazdı!
Paranoyak düşünceleri kafasında milyonlarca senaryoya bürünürken uçak midesini ayaklandıran bir şekilde kalkmaya başlamıştı. Avuçlarımı açıp bildiği bütün duaları okumaya başladı. Eğik bir şekilde uçmaya devam ederken gözlerini kapatmış, hissetmemeye çalışıyordu. Nihayet uçak düz hale geldiğinde müzik çalarını açıp kulaklıklarını taktı ve başını cama yaklaştırıp gittikçe küçülen şehri izledi. Evini görememişti ama yine de herkese el salladı. Bu sayfaya yazacakları bitmişti, şimdi sıra yeni sayfadaydı.
Gökyüzünü süsleyen bulutları ve eşsiz maviliği izlerken gözkapakları haddinden ağır gelmeye başlamıştı. Bir saatlik yolculuğu uyuyarak geçirmek mantıklı değildi ama gözlerine söz geçirememişti. Başı ait olduğu yer belliymiş gibi yanındaki çocuğun omzuna düşmüş ve tarifi imkânsız rahatlıktaki uykunun içine sürüklenmişti. Bir saat sürmesine rağmen kırk yıl hissi veren uykudan sıyrılmaya başladığında yana düşmüş başı yüzünden boynu fena acımaya başlamıştı. Gözleri, pilotun inişe geçildiğini anons etmesiyle açılırken sarhoş misali etrafa bakıyordu. Birkaç kere gözlerini kırpıştırıp görüşünü netleştirdi ve suyun altından çıkarken ağzını açan timsahlar gibi genişçe esnedi.
Uzun süre aynı pozisyonda kalan boynunu ovuşturarak başını yaslandığı yerden ayırdığında kısa bir an ayılmaya çalıştı lakin birkaç saniye sonra idrak ettiği gerçek ile aldığı nefes yarıda kalmıştı. Başını çevirmeden gözleriyle yana, yaslandığı omuza baktı.
Kulağından çıkıp kucağına düşmüş kulaklığı parmağına dolarken utandığını belli etmemeye çalışıyordu. Bu olabilecek bir şeydi! Dün gece heyecandan uyuyamamıştı ve yorgunluğuna yenik düşmüştü. İnsan uyku esnasında yaptıklarından sorumlu tutulamazdı kesinlikle.
Sonunda derin bir nefes alıp sesinin titrememesi için dua ederek soluna döndü ve eşyalarını siyah sırt çantasına doldururken gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmış çocuğa baktı.
“Pardon, komik bir şey mi var?”
Eğer hikâyesinin başlangıcı için bir giriş bulması gerekseydi, Alarçin işte tam da bu anı ve bu cümleyi seçerdi. Her şey, hayal edebileceği veya edemeyeceği ne kadar anı varsa bu cümlenin kelimelerine, kelimelerin içinde saklı olan hecelere ve heceleri oluşturan harflere bağlıydı. O an hiçbir şeyin farkında değildi, ancak kader bir kere yazılmıştı ve iki yabancının hikâyesi için ilk adım atılmıştı.
“Hayır,” dedi çocuk tuttuğu gülüşünü serbest bırakarak. “Sizce?”
“Omzunuza yaslandığım için özür dilerim fakat tamamıyla bilinçsiz bir hareketti yani ortada gülünecek bir durum yok.”
Annesi burada olsaydı, nezaketi karşısında gözleri yaşarır kızının bu haline inanamazdı. Alarçin bile şaşkındı, annesi nasıl şaşırmasın?
"Lütfen, omzumda uyumanız benim için bir onurdur." Dalga mı geçiyordu yoksa ciddi miydi pek anlayamamıştı. Yüzündeki ifade oldukça değişikti ve yakışıklı yüzüyle birleşince ortaya sihirli bir oyunbaz havası katıyordu.
"Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Kesinlikle hayır, dediğiniz gibi insanlar uyurken yaptıklarından sorumlu tutulmamalıdır. Üstelik sayenizde burnum eşsiz bir kokuyla tanıştı.”
İnsanlar ayaklanmaya başlamış, valizlerini almak için birbirini iteklerken dünya durmuş ve iki çift göz birbirine bakıyor, yalnızca biri gerçekten görüyordu. Uçağın ne zaman indiğini ve insanların ne ara dağıldığını anlamamışlardı. Genç adamın kahverengi gözlerinden parlayan ışık içine daldıkları düşün etkisiyle kızın ruhunu sarıp sarmalarken hostesin uyarısı ile bakışmaları kesildi ve gerçeğe geri döndüler.
Sırt çantasını sırtına takıp, valizini indirdi ve uçaktan indi. Havaalanının içindeki kalabalığı takip ederek diğer bavullarını almaya bagaj bekleme alanına giderken çocuğun peşinden geldiğini biliyor ve gereksiz yere heyecanlanıyordu. Hala kahve gözlerin enerjisini üzerinde hissediyordu ve bu tuhaf bir şekilde gerilmesini sağlamıştı. Bavulunu beklerken iki insan ötede duran çocuğa bakmamak için kendiyle savaşmış ama yenilmişti. Hafif öne eğilip yanındaki kadının ardından, onun gibi bavul bekleyen çocuğa baktığında, onunda ona baktığını gördü. Birkaç saniyelik şaşkınlığı, çocuğun gülerek el sallaması ile dağılırken hızlıca doğrulup önüne döndü. Yakalanmış olmayı kendine yediremiyordu. İkinci kez rezil olmuştu ve bu Alarçin ’in içinde barındırdığı savaşçıları bozguna uğratmıştı.
Önünden geçip giden tanıdık bavullar daldığı dünyadan sıyrılmasını sağlarken şaşkınlıkla peşinden bakakalmıştı. “Dur! Bavullarım, gitmeyin durun!” Bavulu kaybetme ve ikinci kez bekleme korkusundan ne yapacağını bilememişti. Bavullara yetişmek için peşlerinden koşmaya başladı ama etraf çok kalabalık olduğu için yetişemiyordu. “Yardım edebilir misiniz? Bavullarımı tutun!” İnsanları ite kalka ilerlemeye çalışırken hiç beklemediği bir şey oldu.
Genç adam kızın çaresiz çırpınışına karşı olduğu yerde bekleyememişti. Uzun boyunun avantajıyla insanları iteleyip bandın üzerine çıktı ve koşmaya başladı. Onu izleyen gözlerin şaşkınlığı eşliğinde uzaklaşan bavullara yetişti ve üçünü sırayla tutup kenara koyarak aşağı atladı. Bavulları kızın yanına doğru sürüklerken, Alarçin ona doğru geliyordu. Çocuğun yaptığı kahramanlık gözlerini yaşartmıştı. Şaka şaka koştuğu için yaşarmıştı gözleri. Kolay ağlayabilen bir insan değildi Alarçin, ancak gözleri terlerdi.
“Teşekkür ederim,” dedi büyük bir minnetle. “Bavullarımın hayatını kurtardınız. Eğer yetişemeseydiniz benden ayrılacaklardı ve kim bilir ne zaman kavuşacaktık.”
“Aramızda kalsın ama halk arasında bana Bavul Kahramanı derler.”
Yadırganmayı beklerken karşılık almak Alarçin’i şaşkına uğratmıştı. Genelde sözleri insanlar tarafından tuhaf algılanıyordu. Oysa bu çocuk Bavul Kahramanı olarak farkını rotaya koymuştu.
“Bavullar ve sahipleri size oldukça minnettar olmalı.”
“Bu benim vazifem, minnettarlığa gerek yok.”
“Size görevinizde başarılar diliyorum,” dedi ve parmaklarını alnına götürüp selam verdi.
“Görüşmek üzere,” dedi Bavul Kahramanı öne doğru eğilip baş selamı vererek. Geride bıraktığı valizine doğru geri geri ilerlerken elini kaldırdı.
"Görüşmek üzere."
Alarçin, henüz ismini dahi bilmediği Bavul Kahramanının peşinden birkaç saat içinde yaşadığı ilklerin etkisiyle bakarken başına geleceklerden habersizce yeni macerasına hızlı bir dalış yapmıştı.