8. Bölüm

2917 Words
Son on yılın en soğuk sonbaharını yaşamamız, hayatımın en kötü yılını yaşayacağıma dair bir belirtiydi sanırım. Sonbahar; pastırma sıcakları, yağıp duran yağmurları, rüzgârları ve sarı yaprakları ile meşhurdu lakin bu sene tuhaf bir şekilde kışı aratmayan günler ve geceler yaşıyorduk. İnsan soğuk havalarda yalnızlığını daha çok fark ediyordu. Tutacak bir eli, sarılacak kimsesi olmayınca üşüyor, yalnızlık sendromuna kapılarak aklını oynatıyordu. İtiraf ediyorum, bazen o kadar yalnız hissediyorum ki kendi elimi tutarak uyuyorum. Eski bir inanışa göre, her iç çekişte kalp bir damla kan kaybedermiş. Hastaneden çıktığım andan beri durmadan iç çektiğime bakılırsa kalbimde kan kalmamış olması muhtemeldi. Her iç çekişim çözemediğim bir sorunu da peşinde getiriyordu. Şüphelerimin ise ardı arkası kesilmiyordu ki kafayı yememe ramak kalmıştı. Dört yıl önce her şeyi sineye çekmiş ve boyun eğerek bu şehre geri dönmüştüm. Döndüğüm zaman unuttuğum şeylerin önemsiz olduğunu düşünerek üstelememiş, hatırlamak için kendimi hırpalamamıştım. Evet, çoğu zaman bir bekleyişteydim. Anılarım kendiliğinden ayaklanacak ve eski yerine geri dönecekti fakat öyle olmamıştı, onlar gelmemiş ben de çabalamamıştım. Şimdi bu hatanın zulmünü çekiyordum. Sorgulamadığım ne varsa bugün başıma dert oluyordu. Hastaneden çıktıktan sonra eve dönmek isteyen yanımı bir tokat ile susturup Boztepe dolmuşuna bindim ve evde beni bekleyen çocuklarıma koştum. Bugün dans öncesi ısınmak için onları sıkı sıkı giydirmiş ve koşuya çıkarmıştım. Her duruma uygun kostüme sahip olduğumdan yanımda getirdiğim taytımı ve kalın kapüşonlu kazağımı giyinerek önlerine geçmiş, hızlı adımlarla yürürken onları koşturuyordum. Kimse öğretmenliğimizi sorgulamasın! Bu havada koşup terleyecek halim yoktu, kesin hasta olurdum kesin. Bacaklarıma takılan tüy yumağı öne doğru sendelememe sebep olduğunda neye takıldığımı görmek için aşağı baktım ve karşılaştığım küçük sevimsiz korkunç canavar ile dudaklarımdan korku dolu bir çığlık çıktı. Köpeğin üzerinden atlayıp koşmaya başlamam çığlığım ile doğru orantılıydı. Yirmi altı yıllık hayatım boyunca zorunda olmadığım sürece hiçbir koşulda koşmayı seçeneklerim arasında tutmamıştım. Hatta koşma eyleminin nasıl gerçekleştiğinden bile bihaberdim. En fazla hızlı yürürdüm. Arkamdaki manzaranın ne durumda olduğuna bakmak için kafamı çevirdiğimde peşimde koşan köpeğin yakınlığını görüp hızımı arttırdım. Bu sefer bedenime zarar vermesine izin vermeyecektim, asla! O bir kere olurdu, gerekirse eve kadar koşardım ama yine de kendimi o canavara yem etmezdim! "Alarçin abla dur!” diye arkamdan bağıran çocukları dinlemiyordum. He durayım da bacağım falan kalmasın, oldu! "Ponçik koşan insanları sever koşma!" Köpekte ayrı cins. Koşan insanları sevmek ne çeşit bir hobi? İyi izleyin, yavaşça insanlıktan çıkıyorum. Kapüşonum kafamdan çıktı, saçlarımı tutan toka koptu, yüzüm kıpkırmızı, burnumdan değil ağzımdan soluyorum, dalağım kopup dışarı gelmek üzere. Saniye başı arkama dönüp mesafeyi kontrol ediyordum ama köpek ile aramda olan mesafede hiçbir artma meydana gelmiyordu. Bir köpeği bile geçemiyorsun, hayvan sana resmen kazanman için izin veriyor şu an. Eğer aniden önümde beliren bedene çarpmış olmasaydım, iç sesime okkalı bir cevap verebilirdim. Çarptığım anda geriye doğru ufak çaplı bir sekme yaşarken kollarımı tutarak düşmemi engelleyen kişiye bakmak için kafamı kaldırdığımda alnım Poyraz’ın çenesine sert bir geçiş yapmıştı. Ah hayır! Poyraz mı? İkinci ve daha acılı olan çarpışmamızla dengemi kaybedip yere doğru çekilirken kollarımı bırakmadığı için benimle birlikte yere düşmüştü. Asfalta yapışan bendim, üzerime düşen ise Poyraz’dı. Allah'a şükür kollarıyla yerden destek alarak yükünü üzerime vermemişti de ezilmekten kurtulmuştum. Ellerim refleksle bedenlerimiz arasında duruyordu. Hızlı hızlı solurken on santim ötemdeki yüzüne bakıyordum şaşı balıklar gibi. Peş peşe gelen felaketlere karşı iyi duruyorum ben ayakta. Duramıyorsun bence, hatırlatırım yerdesin. Yerde miyim? Yer hafif kalır ben direkt yerin dibindeyim. "Köpek," dedim korkuyla kitlenmiş dudaklarımı araladığımda. Yakınlığımız yüzünden beynime oksijen gidemiyordu ve bu her an tehlikeli eylemlerde bulunabileceğim anlamına geliyordu. Konuşmak gibi… Gözleri ok misali gözlerime saplanmış olan Poyraz bir saniye olsun başka yöne çevirmiyordu bakışlarını. Aptal köpek! Düştüğüm hale bak, mutlu ol şimdi rezil oldum yine senin yüzünden! "İyi misin?" dediği anda görüntüsü titreyerek değişmeye çalıştı. Araya parazit girmiş radyo kanalı gibi cızırtılı bir ses kulaklarıma gelip gidiyordu. "Seni en çok bu anlarında seviyorum." "Hangi anlarımda?" "Şaşkın, endişeli ve tedirgin gözlerle gözlerime bakarken. Dudakların arasından hızlı hızlı nefesler alıp verirken ve yumrukların tişörtümü içine hapsederek bana tutunuyorken. Seni seviyorum ama böyle anlarda daha da artıyor sevgim." "Peki, hiç azalıyor mu?" "Asla. Asla azalmıyor, ölümsüz bir ağacın yaprakları gibi her an yeniden yeşeriyor… İyi misin Alarçin?" "Ben," dedim sesler yavaşça normale dönerken ne diyeceğimi bilemeyip. Yanlış filme gitmişim ve bunu filmin ortasında fark etmişim gibi bir his etrafımda dolanıp duruyordu. “İnsan korktuğu zaman tükürük bezleri kururmuş. Kovboylar o yüzden birini görünce tükürürlermiş, senden korkmuyorum, demek için.” Anılarımı unuttuktan sonra ne yaptığımı merak mı ediyorsunuz? Yerini böyle saçma bilgilerle doldurdum. Yani gerçekten, şu bilgiyi bilsek ne olacak bilmesek ne olacak? Kaşları verdiğim bilgi ile çatılırken kendimde olmadığımı anlayarak güldü. Bu gülüş kendime gelmemi ve yutkunmamı sağlamıştı. “İyiyim.” Ben olsam inanmazdım. "Güzel,” dedi başını hafifçe sallayarak. Bu hareketi gözlerimin çenesine, çenesinden boynuna kaymasına sebep olmuştu. “Betül, Ponçiği eve götürün." Ponçik tehdidi eve uğurlanırken iki yanıma siper olmuş kollarından destek alarak üzerimden kalktı. Aslında bedeniyle beni kafes içine almış ve köpeğin yaklaşmasını engelleyerek beni korumuştu. Ayağa kalktıktan sonra sol elini uzatarak kalkmama yardımcı oldu. Uzattığı eline baktım hızla atan kalbimi sakinleştirmeye  çalışırken. Parmaklarının ucunda hafif belirgin nasırlar vardı, demek ki çok fazla kalem tutmuştu. Yıllar önce, durmadan çizim yaptığım zamanlarda benim ellerimde kalem tutmaktan nasır tutmuştu, kalem tutuşum azaldıkça nasırlarda gitmişti. Elinin üzerinde belirgin küçük kesik izleri vardı, bayağı derin bir yara olmalıydı. Elini incelemeyi bırakıp parmak uçlarını tuttum, ayağa kalkabilmem için kaslı kollarıyla beni yukarı çekerken avcunun içini çevirdi. Daha önce dikkat etmediğim ince uzun beyaz çizgi, sağ elimdeki soluk çizgiyle üst üste gelmişti bu hareketiyle. Parmaklarımın ucundan avcumun içine kadar yayılan ateş heyecanlanan kalbime kor gibi düşmüştü. Ne yapacağımı bilemez halde elimi elinden çekip yanan tenimi sakinleştirebilirmişim gibi göğsüme sakladım. Eliyle yolu gösterdiğinde ona uydum ve yan yana yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladık. "Ponçik seni sevdi," dedi başını bana çevirdiğinde. Kahve gözleri, sahte güneşin altında ateş misali parıldıyordu. Heyecanımı derin bir nefes ile gölgelemeye çalışırken gözlerimi devirdim. "Sevdiği için beni her gördüğünde paçalarıma yapışmaya çalışıyor değil mi?” Köpek isimli canavar gerçek anlamda şaftımı kaydırmıştı. Yerle bir olmuştum onun yüzünden be! "Sadece oyun oynamak istiyor, senin kaçman ona oyun gibi geliyor." Ağlayarak kaçtığımı düşünürsek, oyun sanması canavarı fazlasıyla mazoşist yapıyordu. "Hayır! Bence o köpek aç! Doyurmuyor musunuz ne? Ne zaman görsem diliyle dişlerini bileyerek üzerime atlıyor. Tamam, lezzetli görünüyor olabilirim ama yiyecek de değilim!" Başını geriye atıp kahkaha atarken ben yere düşen kalbimi arıyordum. Ne yapıyorsun be vicdansız? Poyraz gülmeye devam ederken başımı kaldırdım ve bize doğru gelen İrem’i gördüm. Yine kalem eteği ve kabanıyla oldukça şıktı. Elinde siyah bir evrak çantası vardı. Kahve saçlarını atkuyruğu yapmıştı. Bir milletin işe gitme kılığına bir de benimkine bak. Ahırda uyusam bu kadar dağılmazdım. Eh herkes benim gibi zor şartlar altında çalışmıyordu ki. Sorun İrem’e, hiç işte köpek tarafından kovalanmış veya ısırılmış mı?  “Seni gören yaşadı Alarçin,” dedi aramızdaki mesafe azaldığında sarılıp. Sarılması kendi sağlığı açısından kötü olmuştu. “Az kalsın buluşuyorduk, hani nerede?” "Gerçekten arayacaktım seni ama aklım o kadar dağınık ki sürekli bir şeyleri unutup duruyorum." Hele bugün öğrendiklerimden sonra toparlanmam çok zor olacaktı. "Olsun bakalım," dedi gözleri Poyraz'a kayarken. "Siz," dedi ve işaret parmağıyla ikimizi gösterdi. Devamını getirip yanlış bir anlaşılmadan rezillik çıkarmadan önce araya girdim. Yoksa ikimizi sevgili falan zannederek patronumun karşısında yerin dibine biraz daha girmemi sağlayacaktı. Bu da hayal ettiği buluşmayı ölene dek iptal etmeme sebep olacaktı.  “Ay, tanıştırmayı unuttum sizi. Patronum Poyraz, liseden arkadaşım İrem hadi memnun olun.” Sen demesen olmayacaklardı. Bayılıyorsun yönlendirmeye. İkisi de dediğim şeyin manasızlığı karşısında birkaç saniye bana bakakalsa da tokalaşarak memnun olmuşlardı. Büyük bir faciaya gitmek üzere olan yanlış anlama daha etkisiz hale getirildiği için rahat bir nefes bıraktım. Neyse ki İrem işe gitmesi gerektiği söyleyerek vedalaşmış kesin bir buluşma için söz alarak yoluna devam etmişti. Yürümeye devam ederken kollarımı karnıma sardım. Keşke içten daha kalın bir kazak giyinip öyle çıksaymışım dışarı, bu soğukta dışarıda olmak benim neyime acaba? "Yakın mıydınız?" Ayakkabımın ucuna değen taşı yuvarlayarak yürürken sorduğu soru ile dikkatim dağılmış ve hafifçe sendelemiştim. Düşeceğimi anlamış gibi kolumu tutarak dengemi sağlamama yardımcı olan Poyraz, sanki bir şey olmamış gibi önüne bakmaya devam ediyordu. Patronum bile bu hallerime alıştı, görüyor musunuz? “Yakındık ama üniversite yüzünden araya mesafe girmişti. Zaman onu farklı yöne beni farklı yöne savurdu.” Kimi savurmadı ki? Herkes başlangıçtan farklı bir noktada sona yaklaşmayı bekliyordu. Bu uzun yolculukta yanımızda kimin kalacağını bilmiyorduk çünkü herkesin savrulacağı yön ruhuna uyumluydu. Kimileri aynı yöne savrulup birleşirken kimileri bambaşka yerlere doğru savruluyor ve kayboluyordu. Aynı yolda buluştuğumuz insanlara yol arkadaşı diyorduk lakin ben henüz o kişiyi bulamamıştım. Başımı yukarı çevirip beyaz bulutlarla döşenmiş gökyüzüne baktım içimi çekerek. Bir kandamlası daha kalbime veda etmişti bununla birlikte. “Şu an gökyüzü yıldızlarla dolu.” Başımı ona doğru çevirdiğimde benim gibi göğe baktığını görmek nedensizce gülümsememi sağlamıştı. Bir şey söylemeden yeniden göğe çevirdim bakışlarımı. “Güneşin ışınları, bulutlar… Bunların hiçbiri yıldızların gökyüzünü süslediği gerçeğini değiştirmiyor. Oradalar ve bulunmayı bekliyorlar.” “Gece gelene kadar.” Aynı anda birbirimize baktık. Bir şey söylememize, açıklama yapmamıza gerek yoktu. Kahverengi gözlerindeki parıltı her şeyi açıklıyordu, kelimeler yalnızca fazlalıktan ibaretti. Eve kalan birkaç adımı aştığımızda nihayet durmuştuk. Ne ara bu kadar uzaklaşmıştık evden aklım almıyor, bilsem bahçede koştururdum çocukları. “Seninle bir konu hakkında konuşmak istiyorum,” dedi Poyraz kapının önünde karşılıklı durmaya devam ederken. Niye içeri girmiyoruz, inanın bir fikrim yok. "Önce sana bir şey sorabilir miyim?” Benim için hayat memat meselesi de! "Tabii ki, sor." Eliyle devam etmemi işaret edince sırtımı parmaklıklara yasladım hafifçe. "Bayıldığım gün, beni hastaneye sen mi götürdün?" Tuhaf bir ifadeyle başını salladı. O gün başına ne geldiyse, hatırlamak saniyeler içinde adamın benzini soldurmuştu. "Peki, babamı veya abilerimi gördün mü?” “Gördüm.” Bende bundan korkuyordum işte.  “Bir şey dediler mi sana? Bazen kaba ve insanlıktan uzak olabiliyorlar. Sana saygısızlık ettilerse özür dilerim." Onları dizginlemek dünyanın en zor işiydi. Kemal Sunal’ın Hanzo karakteri bile daha insandı. "Özür dilenecek bir durum yok. Esas sen kusura bakma, uyanmanı beklemek istedim ama halletmem gereken bir işim çıkmıştı. Neden bayılmışsın? Önemli bir şey yok değil mi?” Endişesi sahte bir arkadaş endişesine göre fazla ciddiydi. “Önemli değil,” dedim başımı iki yana sallarken arkama biraz daha yaslanıp. “Yorgunluktanmış.” Yavaşça birbirimizden uzaklaşırken uzanıp beni yeniden kendine doğru çekti. Gücünü ayarlayamamış olacaktı ki, aynı gün içinde ikinci kez yakın temasa maruz kalmıştık. Göğsü ile kapı arasında sıkışmıştım resmen. Bir adım geri gidip aramızdaki yakınlığa mesafe koydum. Umarım beş ay içinde ona rezil olmadığım bir gün geçirebilirim, umarım. "Sen," dedim az önce olanları olmamış gibi göstermek için konuyu değiştirerek. "Ne hakkında konuşacaktın benimle?" "Ah, evet o konu,” dedi ve ensesini kaşıdı belirgin bir çekingenlikle. Neden çekiniyordu ki? Ah hayır! Yoksa… Yoksa bana çıkma teklifi mi edecekti? Yok artık! Fazla hızlı değil misin Poyraz? Bakışlarına bak, kesin teklif edecek kesin! Ne yapacağım? Ne diyeceğim? Bu yüze nasıl hayır diyeceğim? Evet de diyemem ki ama! Of Poyraz, zamanı mı şimdi bunun? İnsan önceden haber verir… “Benimle ortak olmak ister misin Alarçin?" *   Her şeyi beklerdim. Tahmin edemeyeceğiniz her türlü seçeneği düşünüyordum. Çıkma teklifinden tutun evlenme teklifine kadar uzardı bu liste ama asla böyle bir teklifi düşünmezdim. Hani ben kim, ortak olmak kim? Neye ortak? Cinayete mi? Beni suça mı karıştıracak yoksa? Baktığınız zaman ortaklığın bir sürü alt başlığı vardı ve Poyraz kesinlikle ipucu vermiyordu. “Ortak mı? Ne ortağı?” “İş ortağı.” İş ortağı mı? Ne işi, ben zaten çocuklara dans öğretme işini yapıyordum, başka hangi iş için benimle ortak olmak isteyebilirdi ki? Kafam o kadar karışmıştı ki yakalarına yapışıp adam gibi anlat şu işi diye bağırmamak için kendimi tutmak zorunda kaldım. "Ne işi?" Ne kadar mantıklı bir soru sordum Allah’ım, rezil olmadığım için kendimi alnımdan öpmek istiyorum şu an! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterirmiş, hadi bu birinciydi bakalım ikinci ne zaman olacak?     "Hava soğuk, hasta olabilirsin. İçeride konuşalım bence." Eve girdiğimizde, sıcak ile buluşan tenim ürpermişti. Kat kat yorganlara sarınmak ve kış uykusuna dalmak istiyordum. Maalesef kış henüz gelmemişti, henüz sonbaharın başındaydık ama soğuklara bakacak olursanız Ocak ayının ortasında çırılçıplak kalmış develer gibiydim. Sonbahar, bu kadar soğuk olunur mu be kardeşim? Azıcık yavaş! Oturma odası yerine merdivenleri çıkıp çalışma odası olduğunu tahmin ettiğim odalardan bir tanesine girdik. Yeşile boyalı duvarlara uyumlu koyu ceviz mobilyalar odayı karanlık gösterse de oldukça şık duruyordu. Pencereden yansıyan ışık duvarlara asılı büyüklü küçüklü tablolara çarpıyordu. Bir duvar komple kitaplık ile kaplıydı ve her raf çeşit çeşit kitap ile doluydu. Çalışma masası pencerenin karşısındaydı hemen. Masanın önüne bir tane sandalye yerleştirilmişti, o oturunca bende hemen peşinden sandalyeye oturdum. O kadar yorulmuştum ki bunu ancak oturduğumda fark ettim. Kaslarım zonkluyor, şakaklarım titreşiyordu. "Açıklama yapmamaya devam edersen meraktan bayılacağım." İkinci bir bayılma vakasına gerek yok diye düşünüyorum, sen?   Gülüşü dudaklarına dağılırken çekmeceden çıkardığı mavi dosyaları masanın üzerine koydu ve bana doğru itti. Dosyayı elime alıp yazıya göz gezdirdim dikkatli bir şekilde. “Suat bahsetti mi bilmiyorum ama ben işletme mezunuyum. Gerçi esas ilgi alanım ayakkabılar.” Şaşkınlığım yüzümden okunuyor olmalıydı ki biraz daha güldü. Beni şaşırtan işletme okumuş olması değil ayakkabılara ilgi duymasıydı. Cinsiyetçi yaklaşmak gibi olmasın ama bir erkeğin ayakkabılara ilgi duyması çok duyulur bir şey değildi. Çocukluğundan beri resme ilgisi varmış ama babası işlerin başına geçmesini istediği için İşletme okumasını istemiş. Ailenin tek erkek çocuğu olduğundan bu isteği reddedememiş ve bölümü birincilikle bitirmiş, istemeden okuduğu hali buysa isteyerek okuduğunda ne olur bilemiyorum. -Yanlış anlaşılmasın bunu direkt olarak söyleyip hava atmadı aksine ben ısrar ettiğim için söylemek zorunda kaldı.- İşletmeyi bitirdikten sonra gerçekten istediği mesleği yapmak için Ayakkabı Tasarımı okumuş ancak bazı durumlardan dolayı buraya dönmüş ve babasının işine ortak olmuş. El alemin babası oğlu memleketine dönünce işine ortak yapar benim babam memlekete döndüğümde beni ev işlerine ortak yapıp mesleğimden uzaklaştırdı. Ne derler bilirsiniz, doğduğun ev kaderindir...  Kâğıdı defalarca kez bıkmadan usanmadan baştan sona okuyup dikkatimin dağıldığı kısımlarda onu dinlerken gerçek anlamda dilim tutulmuştu, elim ayağım ayrı oynamak istiyordu ama şoktan kıpırdayamıyordum bile. Başımı kaldırıp gözlerine baktım şüpheyle. Beni kandırmaya çalışmıyordu değil mi? Çalışmaması iyi olurdu çünkü hemen inanabilme çaresizliği içerisindeyim. Açık bir kapı gördüm mü içine dalmadan yapamıyordum.  “Uzun süredir bu projeyi kuruyorum kafamda ancak böyle bir işi tek başıma kalkındırabileceğimi sanmıyorum. Sonuçta bir elin nesi var iki elin sesi var.” “Ortaklık fazlasıyla güven gerektiren bir iş, biz daha yeni tanıştık. Üstelik çizimlerimi bile görmedin.” Ha yoldan geçen birini tutup benimle çalış demişsin, ha karşıma geçip ortak olalım demişsin Poyraz, ikisi de birbirinden tuhaf. “Bazen,” dedi dirseklerini masaya koyup bana doğru eğilirken. “Bazen tek yapman gereken gözlerini kapatarak kendini aşağı sallandırmaktır.” “Uçurumun sonunda ölüm olabilir.” Dünya dediğimiz yerkürenin bir saniyesi bir saniyesini tutmuyordu ki, başımıza gelebilecekleri bilemezken bodoslama bir dalış ne kadar sağlıklıydı? “Özgürlük ihtimali de mümkün.” Beni bam telimden vurmuştu. Özgürlük fikri içindeki esareti kışkırtmış ve başını kaldırarak uzun yıllar sonra ilk kez duvarların arasından sızan ışığa dokunmasını sağlamıştı. Işığa dokunan ellerim, hasretle sızlıyordu. Bir yanım korkuyor, duvarları yıkıp geçmeye cesaret edemiyordu. Yıllar önce arkamı dönüp giderken her şey güzeldi, hiçbir şey düşünmüyor sadece geleceğimin güzelliğini düşleyerek gülümsüyordum. Ancak o gidişin sonu sandığım gibi bitmemişti. İçsel bir yıkım eşliğinde dönmüştüm zindanıma. Diğer yanım korkan tarafıma şaşkınlıkla bakıyordu. Biz bunun için doğmuştuk. Uzaklaşmak, uçmak, uzaklara gitmek bizim çocukluk hayalimizdi. Eğer şimdi kanatlarımızı açıp korkumuzla savaşmazsak bir daha böyle bir şansı nasıl elde edecektik ki? “Şu an iyi noktalarda olan insanların çoğu, zamanında korkmadan hayallerine bir adım atabilen insanlar. İnsan geri çekildikçe daha çok saklanıyor içine. Sustukça sessizliğe alışmamız gibi zamanla yanlış olan her şeye alışıyor ve kendi doğrularımıza çeviriyoruz. Ben görüyorum,” kahverengi gözleri ela gözlerime dimdik baktığında kırpmak aklımın ucundan geçmemişti bile. O an seni öldürmem gerek, dese karşı çıkmaz kabul ederdim. “Ne istediğini, içinde saklı olan hisleri, ördüğün duvarları ve daha nicesini… Tek yapman gereken bir adım atmak, sonrasında ipi bırakılmış kırmızı bir balon kadar özgür olacaksın.”    “Nasıl?” Bunu nasıl başarıyordu? Ben iyi bir oyuncuydum, en azından öyle olduğumu düşünüyorum. İçimde ne kadar yıkım varsa gizlemeyi başarmıştım, Poyraz bunu nasıl görmüştü peki? “O da benim küçük sırrım,” dedi ve göz kırparak arkasına yaslandı. “Ee, ne düşünüyorsun?” Dosyayı masaya bırakıp ellerimi yüzümün iki yanına koydum. Şakaklarımın sıkı bir masaja ihtiyacı vardı, aynı gün içinde ikinci büyük şokumu yaşıyordum ve eve gidebilmeyi başarırsam kendimi tebrik edecektim. “Bilmiyorum, her şey çok ani oldu. Ortak olmama yetecek kadar param yok, birinden de isteyemem. Bankalar bana krediyi bırak boş fiş bile vermez. Pat diye kabul edip, ay hadi ortak olalım, diyemem Poyraz. Bu sana haksızlık olur.” “Alarçin,” dediği anda masanın üzerindeki gözlerim ona döndü otomatikman. İsmim dudaklarından öyle alışıldık çıkmıştı ki sanki senelerdir tanışıyorduk. “Kabul ettiğin sürece geri kalan her şeyde anlaşabileceğimizi düşünüyorum.” Derin, kalbimde tek bir damla bırakmayacak bir iç çekip sandalyeden kalktım. “Hala mantıklı gelmese de düşüneceğim. Şimdi çocukların yanına dönmem gerek, biliyorsun yarışma var.” “Evet,” dedi ve başını salladı. “Öncelik onların.” Odadan çıkmadan önce durup ona döndüm yeniden. Masanın üzerinde ritim tutan parmaklarına, pencereye dönük yüzüne, sandalyeye yaslanmış uzun ve geniş bedenine baktım birkaç saniye. “Poyraz,” dediğimde hala dışarıya bakmaya devam ediyordu. Ne düşünüyorsa beni duymamıştı. Yineledim. “Poyraz.” Bir kere daha dönmeseydi adından şüphe edecektim. “Efendim?” Kibarlığa bakar mısınız? Ben olsam kesin ne, ha falan derdim. "Teşekkür ederim, beni bu teklife uygun gördüğün için." "Asıl ben teşekkür ederim." "Neden?" "Bana hayır demediğin için." "Evet de demedim ki." "Olsun, hayır da demedin." Çekingen bir gülümsemeyle ensesini kaşıdığında, Poyraz hakkında bilinenler listesine bunu da ekledim. Çekindiğinde veya utandığında ensesini kaşıyordu. Kızaran yanaklarım eşliğinde odadan çıkarken heyecanla atan kalbimin sesini bütün evren duyabilirdi. Elimi soluma bastırıp yanağımı koridordaki soğuk duvara yapıştırdım. Her şeyin değiştiğini, değişeceğini hissediyordum. Poyraz bana ışığı göstermişti ve ben çoktan ışığın akışına kapılmış, hayaller kurmaya başlamıştım bile…  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD