7. Bölüm

3686 Words
Olmamasını isteğimiz her şeyin başımıza gelmesi bu dünyanın garip oyunlarından değil midir sizce? Olmasına ihtimal vermediğimiz ve sonunda karşılaştığımız gerçekler, şaka misali yüzümüze vurunca dumur oluyoruz ya işte o anlardaki yüzlerimiz, fotoğraf karelerine yansıtılması gereken ifadelere sahip oluyor. Eğer biri benim şimdiki yüzümü çeker ve saklarsa, ben bundan yirmi yıl sonra o resme bakıp vay be ne günmüş diyerek bugünle dalga geçeceğim, biliyorum. Hep böyle oldu. Eskiden yaşadığım ve yaşadığım zaman farklı duygular hissettiren olayları hatırladığımda, kahkahalarla gülerim. Şimdi büyük bir dehşetle karşıladığım bu haberi belki ilerde gülerek anımsayacağım ama şu an olmuyor inanın. Şu an hiçbir hücrem kardeşim olacak diye sevinmiyor. Sevinmek isterdim hâlbuki. Anneme sarılmak, çok mutlu olduğumu söylemek isterdim ama diyemiyordum çünkü mutlu değilim. Nasıl mutlu olabilirim Allah aşkına? Annem neredeyse elli yaşında. Aklı yerinde olan bir insan evladı bu hamileliğin riskli olabileceğini tahmin edebilir. Yahu ben yirmi altı yaşındayım, ne kardeşi? Evli olacağım yerde, annemin hamile olduğunu öğrenmem kadar anormali var mı? Ayrıca ucunda risk var. Aklıma getirmek istemesem bile ölüm var ölüm. Ya ona bir şey olursa? Ya ikisine birden bir şey olursa? O zaman ne yapacağız biz? Böyle bir şeyi kontrol etmelerini de ben mi söyleyeyim canım? "Ciddi misiniz siz?" "Şaka yapar gibi bir halimiz mi var?" Anneme çevirdim gözlerimi yine. Ayakları birbirine çaprazlanmış, elleri dizlerinde, parmaklarını birbirine sürtüyordu. Ne düşünüyordu kim bilir? Seviniyor mu, üzülüyor mu? Hepimiz gibi, belki bizden çok şaşırdı. Odadaki sessizlik canımı sıkıyordu. Boynumu ovaladım sinirle. Yirmi altı yaşında yeni bir kardeş sahibi olduğuma inanamıyorum. Son iki tutmadı işte kardeşim, zorlamaya ne gerek var? Ferit abim kırk yaşında olacak neredeyse, ayıptır ya! "Ee yeter ama! Olmuş bitmiş, Allah’ın verdiği can sizi mi gerdi hayırdır? Bu saatten sonra üzülmenin ne âlemi var?" "Yenge bunun riskli olduğunun farkında mısın?" "Kız ne riski? El âlem altmış yaşında doğuruyor!" "Altmış mı? İsterse az daha beklesin altmışında doğurur!" "Aa yeter kız!" diye bağırarak kafasını kaldırdı annem. Uykudan yeni uyanmış gibi açılmıştı gözleri. O ilk şoku atlatmış şimdi beni azarlıyor, görüyor musunuz? "Bana esip gürleyeceğine kendin koca bul çocuk yap.” “Yaparım birlikte doğururuz anne!” “Bak hala annesine bağırıyor, terbiyesiz! Terlik yiyeceksin göreceksin!" Ellerimi belime koydum hafif alayla. "Terliğin yok ki yanında." Hastanede bir şey atamazdı değil mi? "Sen öyle zannet!" Meğer kendisi bayılma haberimi duyunca ev terlikleriyle atlamış sokağa. Tepkiye bakılırsa mahalle beni öldü zannediyor. Bayıldığımı bilmesine rağmen naaşımla konuşuyorsa, ne halde olduğumdan haberi yokken kesin cennetten el salladığımı düşünüyordur. Esma Barut dediğiniz melaike, fazla tepkileriyle insanları canlarından bezdirebilen ve olmayan şeyleri olmuş gibi lanse edebilen bir anneydi. Şimdi bu kadın altıncı kez anne oluyordu. Lütfen bu son olsun, lütfen! "Maşallah anne. Tebrik ederim seni. Bayıldık burada, sen hala bana terlik at. Ya öleceksem ve bunu bilmiyorsak?" Daha fazla gerilmemek için duygu sömürüsü yapmaya başlamıştım yoksa terliği popoma yapıştırırdı. Yüzü gözü anında normale dönerken terliğini indirdi. "Ağzını hayra aç!" "Sende bana terlik kaldırma." "Tamam, sende bağırma ama bana. Zaten şok oldum." "Tamam..." Kollarının arasına girip göğsünün üzerine yerleştim ve portakal kokusunu içime çekerek sıkıca sarıldım. Annemin en çok kokusunu seviyordum. Her koşulda en kötü şeylerden sıyrılıp umudun varlığını aşılıyordu. Anneannem ona hamileyken çok portakal yediği için zaten turuncu olan saçlarına portakal kokusu karışmış. O da bana hamileyken sürekli mandalina yermiş. Bu yüzden benim de mandalina koktuğumu söyler. "Babam ne dedi?" "Ne diyecek. Deden buradaydı, ağzını açamadı. Şok olmuş vaziyette çıktılar odadan. Keşke o buradayken söylemeselerdi. Rezil oldum adama." Anneme olan kızgınlığım buraya kadar sürmüştü. Gerisi onu sarıp sarmalamamla geçti. Esasında beni asıl bekleyen, birkaç gün sonra babamın karşıma geçip söylediği anlamsız sözlerdi. * Kalabalık evimizin bana ait tek özel alanı olan odama kapanmış, yatağımda gebeş gibi uzanırken bir yandan cips yiyor bir yandan sezonluk dizilerimden birini izliyordum. Evde tek kız olmanızın bazı avantajlarından biri kapısı tıklanarak girilmesi gereken odanızın olmasıydı. Özel dönemlerinizde avantaj sayısını arttırıyordu. Sonuçta oldukça hassas bir dönemdi ve erkekler kızlar ağlamaya başladığında ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Avantajlar bu kadardır. Evet, bir elin parmaklarını geçmedi doğru anladınız çünkü ev işleri sadece siz ve anneniz arasında bölünüyor. Benim öküz kardeşlerim kapı tıklatmıyor ve bana gram saygıları yok. Şükür ki benim de kemiksiz bir dilim ve torba olmadığı kesin olan büzülemeyen bir ağzım var. "Abla!" Mehmet abilerinden gördüğü öküzlüğü aynen tekrar ederek pat diye odaya daldığında yattığım yastıklardan birini yüzüne fırlattım hızla. Saygısız! Abilerini bu kadar örnek almamalı ya, çocuğa resmen insanlığı unutturuyorlar. "Ne vuruyorsun ya!" Terbiye veriyorum, ihtiyacın var çünkü! "İşte bu kapı, işte bu da sapı!" Ne kadar ayıp, ne yaptın Asuman? Kalbimi kırdın, yap bir pansuman… "Ne?" "Kapı diyorum Mehmet, kapıyı çalmadan içeri giremezsin! Bir kızın odasına hiç giremezsin!" "Babam çağırıyor onu demek için geldim." Babam mı çağırıyor. Hım şimdi hızlıca son yaptıklarımı listelemem gerek. Ne yaptım? Alışveriş yaptım. Başka ne yaptım? Başka bir şey yapmadım vallahi... Gerçekten. Tuhaftır ki ilk defa bir şey yapmadım. E o zaman bu adam neden yanına çağırıyor beni? "Neden çağırıyor?" Alt dudağını sarkıtıp omuzlarını silkti. "Bilmiyorum. Gidip öğrensene." Zekâlı zekâsız! Diziyi durdurup üzerime hırka giyindim ve saçlarımı düzeltip Mehmet'i odasına postalayarak oturma odasına geçtim. Annem tekli koltukta elişi yapıyordu. Bebeğe patik örmek yerine çeyizlerimizi dizmeye devam ediyordu. Bana daha vardı, Ferit abim ile evlenecek kız daha dünyaya gelmemişti, en yakında Çınar abim vardı ki bize hazırladığı her şeyi bu gidişle gelinine verecekti. Babam büyük koltuğa uzanmıştı. Göbeğindeki kumanda her nefes alıp verişinde aşağı inip yukarı çıkarken istifini bozmadan ve gözlerini dakikada bir kırparak televizyona bakıyordu. Saçma sapan bir mafya dizisi vardı ekranda. Kurtlar Vadisi bittikten sonra oluşan boşluğu bununla doldurmaya çalışıyordu. Boşluğu fazla doldurmuştu sanki. Yakında eve yuvarlak masa alıp hepimizi masanın etrafına dizerek annemin donattığı sofraya dokunmadan ölüm kalım meseleleri konuşturacak diye ödüm kopuyordu. Ferit abim de diğer tekli koltukta ayaklarını öne doğru uzatmış kivi yiyordu. Çınar odada yoktu. Fatih büyük ihtimalle ders çalışıyorum diyerek odasında oyun oynuyordu. Mehmet odasındaydı ama ne yaptığını bilmiyordum. Büyük ihtimalle yapboz yapıyordu. Çocuğun en büyük hobisi on bin parçalık yapbozları bitirmekti. Babamın değerli parasını küçük parçalarıyla sinir bozan o saçma şeye yatırıyorduk. Bu sinirim yapboz yapmayı beceremememden geliyordu. Bu yüzden sevmiyorum, yoksa yapbozlarla bir sorunum yok yanlış anlamayın. Diğer büyük koltuğa oturdum sakince, şimdi halının desenlerini on bin beş yüzüncü kez ezberleyecek, sonunda aklımdan silip azarlamadan azarlamaya görüşmek üzere vedalaşacaktım. "Beni çağırmışsın baba." Çıkar bakalım ağzındaki lokmayı. Televizyonun ekranındaki gözlerini bana çevirdiğinde işin ciddiye döneceğini anlamalıydım. Babam bana bakmak için gözlerini televizyondan ayırmazdı, genelde bakmamayı tercih ediyordu. “Çalıştığın yer neresi?" "Boztepe’de," dedim ansızın sorduğu sorunun manasızlığını düşünürken. İşe başlamadan önce ona bunu söylemiştim hâlbuki. Hah! Garipsediğim şeye bak, lisedeyken her gün kaçıncı sınıfta olduğumu sorardı, bana dair bir şeyi kafasına not etmesi tuhaf olurdu. "Boztepe de nerede?" "On çocuğa ders veriyorum ya baba." Yattığı yerde sağa sola sallanırken homurdandı ve aynı korkunç ifadesizliğiyle yüzüme bakarken beni sinir küpüne çeviren o sözü söyledi. "İstifa et, artık orada çalışmayacaksın.” Oldu paşam, başka isteğin? "Neden?" diye sordum yan gözle anneme ve abime bakarken. Hayalet seyircilerin önünde iki kişilik bir oyun gerçekleştiriyorduk. Abim televizyona bakmaya devam ediyordu. Babamın sözleri umurunda değildi, karşı çıkıp beni savunmayacaktı. Annem desen keza dikkatini elindekine vermiş gibi yapıyor ama bizi dinliyordu alttan alta.  "Elin adamıyla aynı evde çalışamazsın." "İyi de çok mantıksız. Yanlış bir şey olmadı, ben sadece çocuklarla muhatap oluyorum." Tamam, arkadaş olmayı teklif etmişti ama büyütülecek ve bilmeni gerektirecek bir durum yoktu ortada. "Mantıksızlık falan yok. Artık orada çalışmayacaksın dedim, bitti." "Ben söz verdim. Adamla anlaştık, haziranda yarışma var baba." "Alarçin!” dedi sert sesini yükselterek. “Başka birini bulabilir, ders çalışacağı zamanı dans kurslarında harcayan boş birini bulmak zor olmaz merak etme!” Yaptığım veya sahip olduğum ne varsa küçümsemekten asla vazgeçmiyordu. Hayal ettiği hiçbir şeyi gerçekleştirememiş, aksine tam zıddını yaparak onu daha çok sinir etmiştim ve o da çareyi beni her fırsatta küçümseyip yerin dibine sokmaya çalışmakta buluyordu. Hayatımda bir kez olsun beni desteklemesini ve onaylamasını istiyordum ama o günün asla gelmeyeceğine emindim. Babamın son seveceği insan bendim. Bir yanım, tamam de karşıya geç, diyordu. Uğraşmamalı, kendimi yormamalıydım. Fakat diğer yanım savaşmamı fısıldıyordu, ben hep ezilmeye, köleleştirilmeye çalışılmıştım. Yirmi altı yaşındaydım, kendi kararlarımı verebilmeliydim. Ona karşı çıkmazsak ezmeye devam edecek. "Ben yirmi altı yaşındayım," dedim başımı dikleştirerek. Ani çıkışım, kabullenerek odadan ayrılmamı bekleyen Ferit abimin de bana bakmasını sağlamıştı. "Çalışacağım yerleri, arkadaşlarımı, girdiğim ortamları size sormama gerek yok çünkü neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayabilecek kadar aklım var! Hayatım konusunda söz sahibi olma hakkına sahibim!" “Bende babayım ve bu evde olduğun sürece, hatta ömrün boyunca beni dinlemek zorundasın." "Benim özgürlüğümün başladığı yerde senin hakların biter baba!" Ayağa ne zaman kalktığımı hatırlamıyordum ama içimde gittikçe artan nefret öfkeye sarılıp sarmalanmıştı ve biraz sonra dilimi tutamayacak, söylememem gereken şeyleri söyleyecektim. "Alarçin!" "İşim yokken yerin dibine soktunuz, işim varken üstüme toprak atıyorsunuz. Bana karışamazsın artık. Hayallerimi gerçekleştirmemi engelledin bari bırak sevdiğim işi yapabileyim." "Hayalin resim çizmek mi?" Bunu öyle bir yüz ifadesiyle söylemişti ki birazdan elime iki kutu boya tutuşturup, çiz, diyecekti sanki. Karnıma sardığım kollarımı gizlice çimdikleyerek sakin kalmaya çalıştım. Sabrımı sınıyordu besbelli! "Resim çizmek falan değil, özgürce tasarım yapmak ve onları insanlara ulaştırmak! İstanbul’da olsaydım bunları gerçekleştirebilirdim ama sizin yüzünüzden buraya hapsoldum." Yürek yediğim restoranın adresi ektedir. "Kaza yapmadan önce düşünecektin onu!" Yattığı yerden doğrulup ifadesizliğini bozdu ve öfkeyle karışık tiksinti ile bakmaya devam etti. Şu bakışları hak edecek ne yapmış olabilirim, gerçekten merak ediyorum. Tek yaptığım doğmak olmuştu, benim nazarımda babama zararım yoktu ama babama baktığınızda onu her gün üç bin kere bıçaklıyordum.  "Herkes kaza yapabilir. Ben yapınca şehir değiştirmek zorunda mıyız?" "Zorundayız!" "Neden?" Saçlarımın sinirden elektriklendiğini hissedebiliyordum. Şu an çillerim bile duygularım ile orantılı parlamış olabilirdi. Kork benden baba, kork! "Çünkü istemediğim şeyleri inadına yapıyorsun! Sana mühendis ol dedim, olmadın. Burada oku dedim, İstanbul’a gittin ve her şeyi mahvettin! Sözümde dursaydın, burada okusaydın bu hale gelmeyecektik!" “Baba,” diyerek araya giren abim daha fazla konuşmasına fırsat kalmadan babamı susturduğunda kafamın içinde duran ve artmak dışında işe yaramayan soru işaretlerine bir tanesini daha eklemişti. “Ortada hiçbir şey yokken neden şu anda geçmişi yüzüme vuruyorsun? Olan oldu geçen geçti, şu an buradayım, yanınızdayım ne değişti? Ne değişiyor? Daha mı mutlusun yanında olduğum için?" Mutlu değilsin, benden nefret ediyorsun ve bunun beni ne hale getirdiğinden haberin dahi yok çünkü ben iyi bir oyuncuyum, sen yalnızca kendini düşünüyorsun! "Alarçin!" Ağzı sinirle açıldığında arkamı döndüm ve seslenişlerine karşılık vermeden evden çıktım. Üzerimdeki pijamalarla gidebileceğim en uzak yer bir alt katımızdı. Dedemlere de çıkabilirdim ama saat geç olmuştu ve bu saatte bilmem kaçıncı uykularında babaannemle el ele tarla geziyor olmalıydılar. Yatağımda öksüz bıraktığım bilgisayarıma ve yastığımın altındaki telefonuma duyduğum hasret tartışmanın öfkesine karışmıştı. Tuğba’nın yatağının diğer tarafına sığışıp uyumaya çalışırken kendimle gurur duyuyordum. Fazla efelenmiştim belki ama en azından gücümü de göstermiştim.  * Tahlil sonuçlarımı almak ve yakışıklı doktorcuğumun ikinci kez kontrol etmek istemesi nedeniyle yeniden, bu sefer bilincim açıktı, hastaneye gideceğim güne kadar hala amcamlarda kalmaya devam ediyordum. Grevimin üçüncü günü bitmiş, dördüncü günün sabahına uyanmıştım. Artık işe gitmem gerekiyordu, eve kapanarak bekleyemezdim. Yiğit meydanda belli ederdi kendini, meydana çıkmalı ve cesaretimi göstermeliydim. Anahtarımı kapıya takıp dikkatle kilidi döndürdüm ve gıcırdamaması için yavaşça açtım. Yiğitlik evden dışarı çıkmaya karar verene kadardı fark ettiğiniz üzere. Eve sessizce girmeye çalışırken kimseye yakalanmak istemiyordum çünkü bir kere önümü keserlerse bir daha yolu açmam zor olabilirdi. Annem çıt desek uyanırdı, babamın kalkmasına da daha vardı, abimlerle karşılaşmak umurumda değildi ama görmemem de fayda vardı sonuçta babamın askeriydiler. Evin içine girip kapıyı arkamdan sessizce kapattım ve halıya basmaya dikkat ederek parmak uçlarımda odama koştum. Evet, yoldaşlarım! Size tehlikeyi atlatmışım gibi gelebilir ama yanılıyorsunuz. En tehlikeli kısım şimdi başlıyordu çünkü odamın kapısını açmak Anadolu’nun kapısını açmaktan daha zordu. Kapı açılırken o kadar acı çığlıklar atıyordu ki, onun yerine ben üzülüyordum. Bismillah deyip kulpu indirdim ve ses çıkaran yere kadar açıp durdum. Bu aralıktan geçebilmem için kuru popolu olmam gerekiyordu. İki saniyede incelemeyeceğim için kendimi çaprazlayıp önce popomu soktum içeri, adından kollarımı geçirdim. Ayaklarım dışarıda kalmıştı. Düşmek üzereyken bir ajan edasıyla sessizce yere süzüldüm ve takla atarak parkede yuvarlandım. Ayağımı son anda konsola çarpmasaydım, ses çıkarmadan işi başarıya götürecektim lakin görüyorsunuz, ajanlık eğitimim tamamlanmadığı için başarısız olmuştum. Çıkan sese rağmen kimse yanımda bitmeyince kapıyı hızlıca kapattım. Kurtuldum, yakalanmadım! Yaşasın mükemmellik! Pijamalarımı yere sıyırıp yatağımın altına iteledim ve dolabımdan kışlık bir elbise çıkartıp yatağıma fırlattım. Kalın siyah çorabımı ayağıma geçirirken telefonumu şarja sokmaya çalıştığım için yere kapaklandım. Birkaç dakika yattığım yerde sessizce sızlanarak çorabımı giyindim ve ayağa kalkıp elbisemi giyindim. Saçlarımı hafif düzleştirip yandan ördüm. Örgünün içinde bozulacaktı büyük ihtimalle ama boş işlerle uğraşmak hobilerim arasındadır, öğrenin bunu. Öğleden sonra işe gideceğim için taytımı ve kapüşonlu kazağımı çantama koydum. Sizce bende babamı dinleyip işe gitmeyecek potansiyel var mıdır? Yoxdur. Azerbaycanlı kardeşlerime buradan selamlar. Araladığım kapıdan aynı sessizlikle geçip koridoru parmak uçlarımda, bale yapar gibi aşmaya çalışıyordum. Elbiseyi giydiğim için kendimi daha klasik hissediyordum, her an taç takıp ben prensesim diyerek etrafta gezebilirim. "Alarçin.” Annemin sesi korkuyla sıçramamı sağlamıştı. Al işte, uyandıracak herkesi, yakalanacağım. Reva mı bu bana? "Anne sessiz konuş lütfen." "Neden sessiz konuşuyorsun?" Elindeki bardaktan bir yudum süt içti ortada hiçbir sorun yokmuş gibi. Bende annemi zeki bilirdim, inadına sesli konuşuyordu benimle. Bunlar hep hamileliktendi hep! "Babamlar uyanmasın diye, neden olacak başka?" Yoksa ben neden ses tellerime eziyet edeyim ki? "Evde kimse yok. Herkes erkenden gitti." "Ne?" "Kimse yok diyorum. Ferit'le Çınar arabayı bakıma götürdü, baban işte sorun çıkmış su mu ne basmış ondan erken çıktı. Çocuklar okula gitti. Sen neden hırsız gibi sessiz sessiz dolanıyorsun evin içinde?" Kırk yılın başı hırsızlık yapar gibi sessizce bir yılan edasıyla eve girdim, o da boşa çıktı görüyor musunuz? "Hastaneye gideceğim," dedim anneme dönüp montumu giyerken. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Gözlerini kısarsa konuşma yapmaya başlayacaktı ve hızlıca evden çıkamazsam konuşma beni engelleyecekti. Evden erken çıkmıştılar ama ajan annemi geride bırakıp silah olarak kullanıyorlardı. Çakallar! "Ne hastanesi?" "Sonuçlarım çıktı, doktor da kontrole gelirsin demişti. Şimdi ertelersem unuturum hiç gitmem, ona gidiyorum." Bunun yakışıklı doktorla alakası dahi yok! Kesinlikle yok! "Dur bekle, bende geleyim seninle, yalnız gitme." Neden herkes bana on yedi yaş muamelesi yapıyordu? Dişçiye bile tek gidiyorum ben, basit bir sonuç göstermeye neden annemle birlikte gideyim ki? "İstersen elimi de tutarsın anne. Kırmızı ışıklarda geçemiyorum da." "Kırmızı ışıkta geçme zaten! Yayalara yeşil yandığında geçilir." "Arabalara kırmızı yandığında bize yeşil yanıyor anne. Bende arabalara kırmızı yandığında geçiyorum." "Sen eskiden kırmızı ile yeşili ayırt edemezdin." Niye bu konuları açıyorsun şimdi? Salaklığımı yüzüme vurmak hoşuna gidiyordu kadının. "Çocuktum!" Leblebi diye nohut yerdim, meyve suyu diye deterjan içerdim, kolayı kakaolu süt sanırdım. Maldım. Salaktım. Cahildim dünyanın masum görünüşüne kandım ve yanıldım. "Beş sene önce mi?" Gözlerimi kıstım. Benimle mi savaşıyordu? Vay anne vay, sende mi? Vurun mazluma vurun! "Ben gidiyorum. Sen hazırlanana kadar çoktan dolmuşa binmiş olurum." "Deden giriş katı kiraya verecekmiş." Atkımı boynuma dolarken omuz silktim. "Bu beni ne kadar ilgilendirebilir?" "Güya orayı saklayacak, ilk evlenene verecekti. Hani? Niye kiraya veriyor o zaman?" Canı sıkılmıştır. Apartmanımızın entrikaya ihtiyaç vardır. Ne biliyim ben? "Bilmem, ayrım olmasın diyedir." Vardır benim dedemin bir bildiği, siz karışmayın. "Çınar evlenecek, başka evlenen yok neden şimdi o evleniyorken veriyor ki kiraya? Hem aile apartmanı burası, yabancı giremez diye bas bas bağırıyordu." "Neden burası Cullen'ların evi mi?" Yoksa biz deşici vampirler miyiz? Apartmana insan sokarsak yıllardır emmediğimiz insan kanının kokusuna karşı koyamayacağımızdan mı korkuyorsunuz? Hayvan kanı neyimize yetmiyor, neyimize? "O kim kız?" "Hiç anne, boş ver. Kiracı konusunu da kafaya takma, at hırsızı almadığı sürece sorun yok. Onu da almayacağına göre?" İnce eleyip sık dokumaya çalışacaklarına emindim. "Muhteşem zekânla etrafı kırıp döküyorsun kızım maşallah. Doktordan çıkınca direk eve gel, ayrıca artık evde uyumaya başlasan iyi edersin, babanın sinirleri bozulmaya başladı." "Erken gelemem işe gideceğim." Yatağımı özlediğim için evde uyuma kısmına karşı çıkamamıştım. "Bak yine iş diyor! Kızım baban yok, dedi damarına basmasana şu adamın." "Patronumu gördü mü ki yorum yapıyor ya? Adam yeğeni ve arkadaşlarını öldürecek miyim diye başımızda bekliyor sadece. Zararı yok." Jeton beynime birkaç saniye sonra düşmüştü. Babam neden hastane dönüşünde açmıştı iş konusunu? "Sen niye el âlemin çocuklarını öldüresin ki?" Bu konulara girmeyelim ayrılık zor üzülmeyelim... "Anne," dedim kapıyı açarken içime dolan şüphelerle. Yoksa… Yoksa… Olamaz! Beni duymadan konuşmaya devam etti. "Bana bak bizi Müge Anlılara çıkarırsın, kızınız öğretmenleriydi biz ondan şüpheleniyorduk falan derler kırarım bacaklarını! Uzak dur elin çocuklarından, hapishanelere gelip Parmaklıklar Ardında çekemem!" Annemin hayal gücü benimle yarışabilirdi ama şu an önemli olan bu değildi. "Anne babam ben baygınken patronumla mı konuştu?" Sorumla birlikte bardağı dudaklarına götürüp konuşmaktan kaçmak için sütünü kafasına dikti. Bense ona bakmaya devam ediyordum. Gördü adamın ne kadar yakışıklı olduğunu, tehlike çanları çaldı, bu adamı kızımdan uzaklaştırmalıyım, dedi ve bam! Olan bana ve işime oldu. Olmasaydı yakışıklı, tipsiz falan gezinseydi ne olurdu, bir yerine mi batar Poyraz? Batabilir vallahi. Onun bilmem de senin batar bence. "Ay susamışım iyi geldi!" Cevap vermekten kaçınıyordu. Sinsi kadın!  "Size inanamıyorum!" "Geç kaldın geç, hadi çık git artık." Sırtımdan ittirerek evden dışarı attı. Ayaklarımı ayakkabıya geçirip tam giyinmeden ona döndüm sinirle. Eve girip hesap soracaktım aslında ama omzumdan ittirerek dışarıda tutmaya çalışıyordu. "Ne dedi babam adama? Vurdu mu yoksa? Yaşıyor mu? Gazi mi oldu? Ne yaptınız adama ya! Rezil ettiniz beni!" Pat diye yüzüme kapattığı kapıyı yumruklamaya başladım. "Anne aç şu kapıyı! Dövdüler değil mi adamı? İnanamıyorum ya!" Yakışıklı olduğu için tehlike unsuru sayılan Poyraz aynaya bakıp, yakışıklılığım başıma neler açtı, diye ağlıyordu kesin. Adamın başına bela açmıştım resmen. Alt tarafı bayıldım, sonrasında olanlara bak. Bir dakika, bu Poyraz’ın hastaneye geldiği anlamına geliyordu. Denklemin bir kısmı çözülmüştü, demek ki gelmeyen Kaan’dı. Gerçi o da gelmiş olsa herhalde hastanede çifte dayak partisi yaparlardı. Ya sabır, ya sabır! İçimde kaynayan öfkemle ayakkabılarımı giyinip evden çıktım ve dağa taşa saydırarak yanımdan geçen dolmuşa bindim. Arka koltuğun cam kenarına oturup cüzdanımı çantamdan çıkarmaya çalışırken, "Sahilden uygun mu?" diye sordu yanımdaki kadın. Tabakhanede inecek olmadığı için kimse sesini çıkaramamıştı, bu yüzden sahil tarafına dönmek zorunda kalmıştı şoför. Kadın sahil yoluna inmeden virajda, "müsait bir yerde!" dedi ve yolcular öfke dolu gözleriyle kadını linç etmeye başladılar. Arka sıra homurdanmaya başlamış, yaşlı teyzeler ve amcalar müttefik olmuştu. Kadın hiç tanımadığı insanlar tarafından düşman ilan edinmişti resmen. Kadından sonra yanıma kayan yaşlı teyze, hiç gocunmadan arkasından saydırırken hastaneye yaklaşana kadar dinliyormuş gibi yapmak zorunda kalmıştım. Kimse Tabakhane ’de inmeyecekse Molozdan gitmek neden sorun oluyordu anlamıyorum doğrusu. Birilerine düşman olmak için fırsat kolluyoruz, herkes kendi çıkarları için yaşıyor tabii buna yaşamak denirse. Hayvanlar bile insanlar kadar bencil değildi. Doktorun odasının önüne yerleştirilmiş yeşil koltuklara oturup adımın ekranda yanmasını beklerken koridorda bekleyen insanları incelemeye başladım. Bazıları benim gibi yalnız gelmişti, bazıları da yakınlarıyla. Karşımda oturan kadınlar kız kardeşti sanırım. Yaşları annemden büyük olmalıydı ama bir tanesi daha solgun olduğundan küçük gösteriyordu. Hasta olan o olmalıydı. Bende ilk uyandığımda böyleydim. Rengimi görseydiniz mezardan çıkartıldığımı zannederdiniz. İlk bir ay yürümeye alışmakta sıkıntı çekmiş, sıradan şeyleri dahi hatırlamakta dahi zorlanmıştım. Hastaneden çıktığım gibi direk Trabzon’a transfer edilmiştim. Aylarca evde kalmış, dinlenip toparlanmaya çalışmıştım, bizimkileri iyi olduğuma ikna ettiğimde ise dışarı atmıştım kendimi. Dışarı çıktığımda ilk yaptığım alışverişe gitmekti. Aklınıza gelebilecek en gereksiz ürünleri sepetime eklemiş ve babama acımadan satın almıştım. Bana inanmayan ailem gelen hesap özeti ile iyileştiğime tamamen inanmışlardı. Adım bilgisayar ekranında yanıp söndüğünde etrafı incelemeyi kesip ayağa kalktım ve üzerimi düzelttim dağınık görünmemek için. Odanın kapısını çalıp içeri girdiğimde hala içerideki hasta dışarı çıkmamıştı. Madem çıkmadı, beni neden çağırıyorsun? Dedem yaşlarındaki amca torununun elini tutup iyi günler dileyerek odadan çıkınca kalktıkları koltuğa oturdum. Yakışıklı doktorumun adı Gediz’di ve dediğim gibi oldukça yakışıklı bir yüze sahipti. Kader bizi dolmuştan hastane odalarında karşılaştırmıştı. Yüzündeki yumuşak ifade bugün nedense ciddiydi ve gerilmemi sağlıyordu. "Ee?" dedim sessizlik canımı sıkmaya başladığında dizimi sallamaya son verip şakaya vurmaya çalışarak, "yaşayacak mıyım doktor?" Hep bu şakayı yapmak istemişimdir inanın.  "Evet," dedi nihayet hafifçe gülerek. Uf be güldün dağlar devrildi reis sakin ol. "Yaşayacaksınız."  Sevinçle ellerimi birbirine vurdum. Şükür bizi bugüne çıkarana. "O zaman sorun yok değil mi?" "Bundan önceki hastane raporlarınıza baktım ve şimdiki sonuçlarla karşılaştırdım." Her şeyin daha kötüye gitmesinden korkuyordum. Söyleyeceklerinin hoşuma gitmeyeceğinden emindim. Yıllar önce gerçekleşmiş bir kaza ve uzun hastalık süreci dört yıl sonra yeniden kapımı çalmış olamazdı, olmamalıydı. Her şeyi güzel olmasa da olabilecek bir düzende ilerliyordu, mahvoluşla uğraşacak sabrım veyahut gücüm yoktu, inanın. "O kazanın üzerinden yıllar geçti, iyileştim yani iyiyim.” "Kazanın nasıl gerçekleştiğini hatırlıyor musunuz?"  "Ben..." dedim ama devamını getiremedim. Gözlerim hatırlayabilmek için kısılırken karşılaştığım yine kocaman bir boşluk olmuştu. "Araba… Araba kazasıydı." Zihnimde yankılanan fren sesi konuşmaya başlayan Gediz Bey’in sesi ile karıştığında irkilerek ona baktım. "Ama ben...  Bu çok saçma. Bana her şey normal demişlerdi." Başını iki yana salladı ve bilgisayar ekranını bana çevirerek beynimin kıvrımlı resmini gösterdi. Kalemin arkasıyla kırmızı işaretli yerleri daire içine aldığında beynimin güzelliğine hayran olmakla söyleyecekleri için korkmak arasında kalmıştım. Bipolar bozukluğum olduğu doğrudur. "Beyninizin hafıza kısmında yer alan damarlar geçirdiğiniz kaza sonucunda hasar almış ve bu hasar kanamaya neden olmuş, doktorlar durdurmayı başarmış ama geride illaki hasar kalmıştır." Beyin kanaması sonucunda bazı insanlar hayatını kaybederken bazıları hasarla kurtulurmuş. Bu hasar kısmi felç, konuşma ve yazmada güçlük, hatırlamakta sıkıntı yaşamaya sebep olabilirmiş. Bilin bakalım benim nasibime ne düştü? "Ne yani, ben şimdi yeniden mi hastayım?” Sayfayı değiştirdi ve beynimin ikinci bir resmini açtı. "Damarlardaki hasar iyileşmeye başlamış gibi görünüyor ama bu süreçte oldukça dikkat etmeniz gerekiyor, her saniye önemli. " "Nasıl yani? İyileşiyorsam neden dikkatli olmak zorundayım?" "Beyin hala sırrı keşfedilememiş bir organ. İnsanlar normal bir uykudan konuşmayı unutarak veya başka bir dil konuşarak uyanabiliyorlar. Bunun gibi birçok durumun hala çözümü bulunamadı. Büyük bir kanamanın sonuçları büyük olur, felç veya konuşma bozukluğu geçirmemişsiniz bu konuda oldukça şanslısınız ancak bu böyle devam edecek demek değil. Olası herhangi bir durumda ciddi semptomlar gelişebilir ve daha kötü bir hale gelebilir, bu da önünü alamayacağımız rahatsızlıklara sebep olur.” Söylemiyordu ama anlayabiliyordum. Ölebilirsin demenin en dolaylı yolunu kullanıyordu Gediz Bey. İyileşiyorsun ama her an ölebilirsin… Unuttuklarının arasında kaybolarak bir hiç gibi silinebilirsin bu dünyadan, demek istese bile diyemiyordu ama ben anlamıştım. İnsanın bugünü ile yarını arasında hangi anı kesindi ki zaten? Yaptığı bütün uyarıları ve almamı tavsiye ettiği ilaçların yan etkilerini büyük bir sessizlikle dinleyip odadan çıktığımda birine sarılmaya o kadar ihtiyacım vardı ki karşıma çıkan ilk kişiye sarılıp ağlamaya başlamadan başımı yere eğip hızlı adımlarla hastaneyi terk ettim. Ben kimim? Ben bu hikâyenin neresindeyim? Bildiğimi sandığım geçmiş aslında yalanlardan ibaretti. Her şey, her şey bir kurmacadan oluşuyordu ve ben, hiç sorgulamadan oyunun içine girmiş eksiksiz bir şekilde oynamaya çalışıyordum. Oysa her şey yalandı. Her şey, koskocaman bir sır yumağından oluşuyordu ve kimsenin yumağı açmaya niyeti yoktu. Artık bu düğümlerin arasında yaşamaya devam etmeyecektim. Bu oyunu bozacak ve hikâyemi refaha kavuşturacaktım. Kendime verdiğim sözdür bu, yazın bir kenara yoldaşlarım!  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD