1. Bölüm

4725 Words
Sıradan bir sonbahar gününün soğuk rüzgârı içindeki hüzün renklerini peşinde getirerek penceremden odama sızıyordu. Yalnızlığın kısık yansıması sahte güneş ışınlarıyla birlikte duvarıma yansırken saatimden yükselen 'tik tak' sesleri zamanın aktığına dair tek kanıttı. Dakikalar önce bilinçaltımda oynayan rüyanın etkileri sol tarafımdaki boş yastığa dağılıyordu. Yorganımın altında ısınan elimi yastığın üzerinde dolaştırırken kaçan uykumun geri gelmesini umut ediyordum ama tıpkı zaman gibi uyku da bir kere kaçmışsa ne olursa olsun geri gelmiyordu ve bize düşen tek şey çaresizce kabullenmekti. Gözlerimi kapatıp elimi yastıktan ayırdım ve yumruk haline getirerek birkaç saniye odamın içindeki sessizliği dinledim. Çoğu kişiye huzurlu gelebilecek bu sessizlik benim için ruhani bir sancı demekti. Sessiz kaldıkça içimdeki boşlukta kısık ıslık sesi duyuluyor, bu ıslık sesine sarılarak küçülme isteğim artıyordu. Dertli bir şekilde içimi çektiğimde burnumu gıdıklayan hava ardından hapşırmamı sağlamıştı. Hadi iyi yaşa dileğinde gözüm yoktu, çok yaşa diyen bile yoktu yanımda. İnsanı kendi sessizliğinde boğup, dipsiz bir kuyuda nefesini dinleten yalnızlık insanı delirtmez de ne yapar? Akıl hastanesinde yaşayan insanların temel sorunu yalnızlıktır. Tarih yalnızca mutsuzları yazar, yalnızlar en büyük mutsuzlardır. Böyledir, böyle kalacaktır. Midem guruldayarak yemek yemem gerektiğini hatırlattığında yatak nöbetimi bırakmam gerektiğine karar verip yorganımı üzerimden attım ve üzerimdeki hırkaya sarılarak doğruldum. Yazın sıcağına alışmış bünyem sonbaharın ani yağmurları ile gafil avlanmıştı. Şans bu ya, nezle olduğum yetmiyormuş gibi bir de regl ağrısı içinde kıvranıyordum. Acı mı istiyorsunuz? Her yeriniz sızım sızım sızlarken, karın ağrısı çekin ve geceleri üç ton gözyaşı dökün. Denendi, onaylandı. Yataktan kalkıp şakaklarıma yerleşen migrenim eşliğinde evin içinde bana ait tek yer olan kalemden çıktım. Adımlarımı birbirinin ötesine götürene kadar canım çıkmıştı öyle ki mutfağa ulaşmam tam on dakika sürmüştü. Mutfağa vardığımda ilk yaptığım büyük bir bardağa su koymak oldu, gören beni kırk günlük çöl yolculuğundan geldim sanırdı. Ekmekliğin üzerinde duran sepetten kuvvetli bir ağrı kesici bulup bir bardak su ile birlikte yuttuktan sonra karnımı doyuracak hiçbir şey bulamadığım için Fatih'in odasına sakladığı zulasını patlatmak amacıyla yeniden aynı kaplumbağa hızıyla koridora çıktım. Koridorun sağ tarafında, banyonun karşısındaki odanın önünde durduğumda yorgun bir nefes bıraktım ve kapısını her ihtimale karşı çaldım çünkü Fatih ergenlik zamanlarında bir kertenkele gibi etrafta dolanıyor. O oda da karşılaşacağım şeyler psikolojimi direk bozabilir. "Fatih odanda mısın?" Şişik bademciklerimle konuşmak sesimi boğuk ve acı çeker gibi çıkardığından yüzümü buruşturdum. İçerden ses gelmeyince kapıyı son kez yumruklayıp alnımı cama yapıştırdım geldiğimi belli etmek için ve benden günah gitti deyip kulpu indirdim. Neyse ki ortalıkta yoktu Arizona kertenkelesi tipli sipsi kardeşim. Ağrı kesicinin yavaşça yayılan etkisiyle pıtı pıtı adımlarım eşliğinde odanın içine girdim. Şükür burnum tıkalı da koku almıyorum. Yoksa bu pisliğin içine beş dakikadan fazla girmek insan beynine zararlıydı. Metan gazından daha ölümcül bir koku salgılayabilme yeteneğini kesinlikle abilerinden almıştı. Annemle odalarında ceset sakladıklarına dair güçlü gerekçelerimiz vardı, odaya girdikten üç saniye sonra başınız dönmeye başlıyordu sonrasında yaptığımız derin araştırmalar sonucunda kokunun sahibi olan Çorap Rahmi'yi bir ayakkabı kutusunda hapsedilmiş halde bulduk ve bom. Ağzımıza düşen Çınar inat ederek o yaratığı evden attırmadı. On yıllık sarı çorabını, artık rengi asker yeşiliydi, içine doldurduğu yastık pamuklarıyla bağlamış ve yatağının altına saklamıştı. Nedenini yıllar geçse de bize açıklamadığından, abimizdir dedik ve bağrımıza bastık bu kusuruyla. Yarın evlenirken bunu karısına nasıl açıklayacağımızı bilmiyoruz. Sonuçta o da onun çeyizi. Fatih'in zula çekmecesini açıp içinden bir paket çikolata çıkardığım anda ensemde hissettiğim nefesle elim havada kaldı. Yakalandım, demek ki yeteri kadar profesyonel değilim ve küçük kardeşim Fatih evde olmasına rağmen sessizliğini koruyabilmiş, tebrikler başka zaman olsa başaramazdı bunu! "Abla?" Hangi ablan? Biz seni evlatlık almıştık, hala bilmiyor musun? "Fatih?" "Yine çikolata mı çalıyorsun?" Elimi başıma koyup yüzümü buruşturdum ve doğruldum. Şimdi onu kandırıp iki çikolatayla adadan ayrılacağım. Yani inşallah, sandığım kadar zeki değilse bunu başarabilirim çünkü normal zamanda bu küçük saf şeyi suya getirir susuz götürürüm. "Neredeyim ben Fatih?" Bıkmış ela gözlerini devirip kollarını göğsünde birleştirdi ve bana tip tip bakmaya devam etti. "Odamdasın abla. Üstelik hazinemin başında otlakçı gibi dikiliyorsun." Ayıp ayıp, insanın yüzüne böyle pat diye vurulur mu? Bir de ben senin ablanım, utanmalısın seni küçük yaratık. "Annem sana ablana nasıl davranman gerektiğini öğretemedi hiç Fatih. İsmin ne kadar önemli biliyor musun? İstanbul'u ve Trabzon'u fetheden Fatih Sultan Mehmet'in lakabıdır Fatih. Fetheden demektir. Güçlü, önder demektir. Sen ilerde çok büyük adam olacaksın kardeşim benim. Bir sürü çikolata alacaksın kendine. Belki çikolata fabrikan olur, kim bilir değil mi? Ey gidi, senin doğduğun günü dünmüş gibi hatırlıyorum. Ne kadar da küçük ve minnak bir şeydin. Turuncu turuncu kafan vardı. Çok şeker bir şeydin." Konuşurken bir yandan da çikolatayı cebime sokmaya çalışıyordum. O da beni uslu uslu dinliyordu, kıyamam. "Bırak o çikolatayı hemen, o benim en sevdiğim." Çikolatayı hızlıca elimden kapıp paketi açtı ve her yerini pis diliyle yalayarak yememe engel oldu. Kıyarım ya! Neden kıyamayayım ki? Evladım olsan kırbaçla yedi öğünden hafta içi her gün döverdim seni. Pislik suratlı. Çil gibi sivilcesi olan ergen. Doğduğunda da çok çirkindi bu zaten. Annem doğurmamış, kusmuştu sanki pisliği. "Kalmadık senin salyalı çikolatana be! Hem biz seni evlatlık aldık. Bunu da şimdi açıklıyorum ki uzun bir süre travma olarak bünyene otursun da kalkamasın oradan." Sinirle onu omzundan itip odadan çıktım ki arkamdan alaylı bir sesle bağırdı. "Az önce doğduğum günü hatırlıyordun, şimdi nasıl evlatlık oldum?" "Eve geldiğin gün demek istemiştim. Zaten bizden olmadığın çok belli. Kimseye benzemiyorsun, zekâ desen yok. Büyük ihtimalle annem seni pazarda portakalların arasında bulmuştur, kesin bedavaya verdikleri için almayı kabul etmiştir babam." Gerçi, üç çocuğun üstüne dördüncüyü pazardan almaları ne kadar normal olur orası tartışılır. "Sana benzediğimin farkındasındır umarım." Dudağımı aşağı doğru büküp tipine baktım. Haklıydı, bana benziyordu. İkimizde turuncu saçlı, ela gözlü ve beyaz tenliyiz yani kısaca anneme benziyoruz ama benim saçlarım kıvırcık ve daha zekiyim. "Ben daha zekiyim," dedim ve arkamı dönüp yemek yeme amacıyla evden çıktım. Çıkarken aşağı kata yani yengemlere gittiğimi söyledim ki evden kaçtığımı sanıp ortalığı ayağa kaldırmasın zekâsız. Burası bir aile apartmanı. Amcam ve babaannemlerle birlikte yaşıyoruz. Tabii ki herkesin evi ayrı ama konu dedikodu veya dertleşme olduğunda herkes bir araya toplanıyor. Trabzon'da bu tip aile apartmanlarına rastlamak her evde silah olması kadar sık görülen bir durumdur. Miras kavgaları ne kadar sıksa, birlik beraberlikte o kadar fazladır. Canım memleketim, seni seviyorum ama sanki çok yakınız. Keşke sende beni bu kadar çok sevmesen de okuduğum şehre geri dönüp mesleğimi yapabilsem. Alt katımızda oturan yengemlerin kapısını çalıp, üzerimdeki polar sabahlığa sıkıca sarıldım ve kendini kış zanneden ekim ayında dona dona açılmasını bekledim. Sonunda yengem kapıyı benim için açarken evin sıcak havası yüzüme vurduğundan sevinçten dört köşe olmuştum. Terliklerimi çıkarıp eve girdiğim gibi kapıyı arkamdan kapattım. Yengem beni tanımasa, arkamdan ejderhaların geldiğini düşünebilirdi ama sıcağı ne kadar çok sevdiğimi ve sürekli üşüdüğümü çok iyi biliyordu. Bu yüzden beni evin en sıcak köşesine, mutfağa götürdü ve hasta olduğumu bildiğinden sıcak bir bardak çayı önüme koyarak en sevdiğim insanlar listesinde ilk üçe girmeye hak kazandı. "Geçmedi gitti şu hastalığın, ilaçlarını almıyor musun?" "Bütün hastalık hakkımı eylülde kullanıp, son iki ayımı sağlıklı geçireceğim öyle görünüyor. Hem bırak ben halimden memnunum, annem bu sayede iş yaptırmıyor." "Hastalıktan değil de tembellikten gideceksin bir gün Alarçin, inanamıyorum sana." Çayımdan bir yudum aldım omuzlarımı silkerek. "Bütün güçleri elinden alınmış periler gibi hissediyorum kendimi. Hiçbir şey yapasım yok. İstanbul'la bağım kesildiğinden beri ne çizim yaptım ne tasarım. Kendimi kaybettim, bulamıyorum." Yengem karşıma oturup akşam için haşladığı nohutları kabuğundan sıyırırken bana baktı üzgün gözlerle. "Belki bir iş bulsan, kendine gelirsin. Çalışmak iyi gelir insana." "Bana iyi gelmez yenge, ben sevdiğim, yeteneğimi kullanabileceğim işleri seviyorum. Garsonluk yaptım, işten çıkarken maaşımı kırdığım bardaklara ödedim. Çocuk baktım, kadın çocuğuna vampirli dizi izlettim diye maaşımı vermedi. Olmuyor işte, Trabzon'da bana uygun hiçbir şey yok." Mutfağa giren Kübra, yüzük parmağındaki kocaman tek taşı ışık niyetine ortamı aydınlatırken beni görünce gülümsedi ve sandalyeye kurulup dikkatimi dağıttı. Yüzüğü dikkat dağıtacak kadar büyüktü çünkü. Sülalede evlilik teklifi alan ilk kız olmasının heyecanı herkesi sarmıştı. Amcam hariç. Kendisi kızı evlenmek istediğini öğrendiğinde üç hafta boyunca kimseyle konuşmadı ama sonunda kabul etmek zorunda kaldı. Sevgilisi Gökhan enişte böyle bir yüzük aldığı için tebrik etmek gerekiyordu. Yüzüğü gören erkek sinekler dahi ona yanaşmıyordu. Kızlar ise daha yakından bakmak için kene oluyorlardı. Benim gibi. "Merhaba kocaman ve ışıltılı güzel şey." "Sana da merhaba kuzenim Alarçin." Bir an yüzük cevap verdi sandım ama konuşan o değil Kübra'ydı. Amcamın en büyük evladı, benim sahip olduğum ikinci kız kardeşim. "Aa sende mi buradaydın? Görmemişim." "Çünkü yüzük tek başına girdi içeri. Yeni yüzükler yürümeyi de biliyorlar." Başımı yana eğdim ve güldüm şirin şirin. "Bu güzellikten her şeyi beklerim havada süzülse şaşırmam." "Sesinden anlaşılıyor ki hala hastasın." "Hasta, bıkmış, yorgun ve yalnızım. Üstte hapşırdım, kimse çok yaşa demedi bende buraya geldim. Bir de acıktım, yemek var mı?" "Dünden kalan yemeğin sonu var, sıcaktır." Ayağa kalkıp tencerenin sonunu tabağıma sıyırdım ve çatal alarak yerime geri oturdum. "Annenler geldi mi?" diye sordu yengem ben ekmeği yemeğin suyuna banarken. "Neredeler ki?" "Acile gittiler. Annemin fıtığı çok kötü oldu, bayram dönüşü temizliği yüzünden, iğne vurulacaktı. Çınar abim yanlarında, Ferit abimde Mehmet'i berbere götürdü saçları çok uzadı diye. Bir tek Fatih vardı evde canım sıkıldı yatıp uyumaktan. Bir de gözlerim yanıyor ekrana bakamıyorum çok, dizi de izleyemedim." Mutfağın kapısı sert bir şekilde açılınca ben ağzıma götürdüğüm patates, Tuğba kemirdiği salatalık ve yengem anlatmak üzere olduğu olayla donakaldı. Üçümüz birden kapıda sinirle dikilen Haluk'a bakarken sinirli beyzademiz burnundan soluyarak anahtarını havada sallıyordu. "Neden sinirlisin oğlum?" "Neden açmıyorsunuz kapıyı? Yarım saattir kapıdayım!" "İçeri girmeyi başarmışsın ama dimi ablacığım? O zaman sinirlenip bize esmene gerek yok. Odana git ve duvara bağır." Haluk aynı sinir ve delirmişlikle mutfağı terk ederken iç çektim. "Babamla yaşamak zorken iki klonuyla yaşamak daha zor. Bir Ferit abim bir de bu." "Yok, bazen gerçekten katlanamıyorum buna. Sabahları suyuna sakinleştirici katıp evden öyle yollayasım geliyor. Ama kırmızı reçetelilerden." Kıkırdadım çünkü hakkı vardı vallahi. Üçünün de soluduğu havaya uyuşturucu sıkılmalıydı. Bir insan duvara kızar mı neden oradasın diye? Kızar. Soyadı Barut ise kızması kadar normal bir şey yok. Duvar orada olmak için izin istemeli. On beş yirmi dakika sonra Haluk üstünü değiştirmiş bir şekilde mutfağa geri gelmişti. Açlığına bağlı siniriyle mutfağın ortasında dikilirken ekmeğimin son parçasıyla tabağımın dibinde kalan suyu sıyırıyordum. "Son yemeği ben yedim," dedim oldukça pervasız bir sesle. Üstelik hasta olma ayrıcalığımı da kullanıyordum, hasta insanlara bulaşılmaması gerekiyordu ne de olsa potansiyel bulaştırıcılardık. "Dışardan söyle." "Bir gün gelsem ve benim yemeğimi yemediğini görsem dişlerimi teker teker kırar önüne sererim Alarçin!" "Abla diyeceksin densiz!" Terbiye kalmamış bu nesilde arkadaşım! "Aramızda üç yaş var, ne ablası? Hangi abla?" Gözlerimizi kıstık aynı anda ve kısa süreli bir bakışma düellosuna girdik. Maalesef o yendi çünkü hasta olduğum için gözlerim hemen yaşarıyor ve kırpmak zorunda kalıyordum. Beni yenmenin mutluluğuyla gülerek sipariş vermeye gitti. Arkasından sinirle homurdanan bu sefer bendim. Haluk'un ardından oldukça sakin ve normal bir giriş ile Suat eve teşrif etmişti. Kübra'nın bir numara küçüğüydü. Yengem çocuklarını bir iki sene arayla doğurduğundan aramızda çok yaş farkı yoktu. Suat benden bir yaş büyüktü, ben ve Tuğba yaşıttık. "Oo hastalığı nedeniyle bir süredir aramızda olmayan Alarçin Barut sahalara geri dönmüş." Bu Suat. Sülalenin en kanı değişik akan erkeği. Amcası, kuzeni veya kardeşi gibi sinirli değil. Damarına basarsanız köpürme olasılığı fazla ama kolay kolay köpürmez. Bu yüzden aramızdaki ilişki daha sıcak. Soyadı Barut olup, onun kadar cıvık ama aynı zamanda rahat birini görürseniz, haber verin çünkü türünün ilk örneği olduğunu düşünüyoruz. "Allah herkese pazar günlerinde senin gibi sosyalleşerek geçirme yeteneği versin Suat Barut. Maşallah yine nereden?" "Kankamla birlikteydim kankam. Takılıyorduk her zamanki gibi." "Hangi kankanla birlikteydin kankam?" Diğer tarafımdaki sandalyeye oturdu ve güldü. Gözlerinde farklı bir hava vardı. Sanki... Üzgündü. "Tanımazsın kankam," dedi ve yanağımı sıktı pislik. Ya zaten hastayım, her yerim acıyor sen bir de gelmiş beni makaslıyorsun. Yakışıyor mu kardeşliğe? "Alarçin." Suat'ın mutfaktaki kısa süreli sessizliği bozan çağrısıyla başımı ona çevirdim esneyerek. Başımı, ne var, dercesine iki yana sallarken omuzlarım aniden çöken uykuyla düşmüştü. "Efendik?" "İş buldum sana," dedi biraz tereddüt ederek. Annesine ve ablasına baktı kısa bir an. "Çalışmak istiyor musun?" Evde akşama kadar temizlik yapıp gündüz dizilerinin saçmalığını izlemek mi, yoksa çalışmak mı? Tabii ki çalışmak. Ama saçma bir iş olmasın ne olur. "İşin uygunluğuna göre evet. Ne işi buldun?" "Dans. Çocuklara dans öğreteceksin." Dans mı? Lisedeyken ki bu yıllar önceydi, ders çalışmamak için kendimi halk eğitimin folklor kursuna yazdırmıştım. Orada, İzmir'den tutun Hakkâri'ye kadar tüm illerin yöresel dansını öğrenmiş, buna yeteneğim olduğunu fark edince modern danslara da yazılmıştım. Sonrasında ise babamdan çarptığım diğer paraları birleştirerek doğu danslarını öğrenmiştim. Kafkas, Hint, Kore ne ararsanız bulabilirsiniz bende. "Hangi çocuklara, neden?" Uyku modundan sorgulama moduna geçişim o kadar hızlı olmuştu ki esnemekten yaşaran gözlerim bile şaşkınlıkla etrafa bakıyor, ne oluyor yahu azıcık sakin, diyordu. "Arkadaşımın yeğeni ve yeğeninin arkadaşları dans yarışmasına hazırlanıyorlar. Ödüllü bir yarışma olduğundan ciddi. Bende senin dans konusunda uzman olduğunu bildiğimden öğretebileceğini söyledim." Bir dakika, bir dakika Suat kırk yılın başında gerçekten işe mi yarıyor yoksa Allah'ım? Başımıza taşlar, kayalar mı yağacak nedir? "Benimle dalga falan geçmiyorsun değil mi? Bak verdiğin adres pet hop falan çıkar, gelir saçını başını yolar eline veririm kel dolanırsın ortalıkta Suat." "Aşk olsun Alarçin," dedi elini kalbine koyup teessüf edercesine yüzüme bakarken. "Ben öyle bir insan mıyım?" "Bilemiyorum Suat, kutundan hıyar da çıkabilir yani." Geçen sefer sana iş buldum diye gelmiş, adresi vermişti ve ben görüşmek için gittiğimde manav ile karşılaştım. Üstelik elemanda aramıyorlardı. Yani Suat'a güvenmek gerçekten risk almak demekti. "Merak etme kankam," dedi omzuma vurup gülerek. "Bu sefer gerçekten güvenilir ve ciddi bir yer." "İyi," dedim yukarı çıkmak için yerimden kalkarken. "Gidip görüşürüm." Saatler sonra eve geri çıktığımda annemler çoktan eve gelmişti. İğnenin etkisiyle canlanan annem, mutfakta yemek hazırlıyordu. Babam yine televizyonun önündeki koltuğa uzanmış, kapalı gözleriyle televizyon izliyordu. Göbeğinin üstündeki kumandayı aldığım anda gözleri açılacak ve bir kaplan edasıyla oyuncağını pençeleriyle koruyacaktı. Bu yüzden o saçma sapan programları izlerken televizyon odasına uğramıyordum. Kumandayı elinden alıp ağlatmak vardı aslında ama boş verin. O insaflı bir baba olmasa da ben insaflı bir evladım... Yersen! Akşam yemeği için annemin sofrayı kurmasına yardım ettim. Ferit abim, kafası farklı bir model olmuş yeni kardeşimiz Mehmet ile eve geri dönünce yemeğe oturduk nihayet. Bademciklerim şiştiğinden ağzımın tadı da değişmişti. Bu yüzden fazla bir şey yiyemedim. Zaten babam evdeyken sofra muhabbetimiz yapmazdık. İş için seyahate gittiğinde ise kuduz düğünü oluyordu evde. Her köşede bir ses, kavga ve bağrış oluyordu. Annem her evladının ayrı bir deli olduğunu bildiğinden bize karışmaz, sessizce sakinleşmemizi beklerdi. Odama geçerken Ferit abimlerin odasına uğradım. Bu soğukta balkonda oturmuş sigara içiyordu manyaklar. Hasta olmasaydım belki bende bir tane içerdim ama o an için tıkanık boğazımla bu mümkün değildi. Balkondaki küçük koltuğa, tam ortalarına bıraktım kendimi. Soğuk hava yüzüme çarparken bacaklarımı karnıma kadar çektim ve ısınmaya çalıştım. "Suat bana iş buldu," dedim gökyüzünün griliğine bakarken iç çekerek. Kendi mesleğim değildi ama yeteneğime göre bir işti. İşe yarayabilecektim nihayet. "Artık babaannemle Müge Anlı kritiği yapmak zorunda değilim ya da annemle Esra Erol izleyip kimin evlenip, kimin evlenmeyeceği hakkında yorum yapmayacağım." Sanırım kendimi kandırmaya çalışıyordum. Bulduğum veya bulacağım her iş evde boş durmaktan iyiydi. "Ne işi buldu?" "Birkaç çocuğu dans yarışmasına hazırlayacağım. Aslında henüz karar vermedim ama evde oturmaktan iyidir değil mi?" Evde oturup kendimi içime gömmekten daha iyidir. Evde oturup her gece aynı rüyayı görmekten, yorganımın altında dizi izlemekten iyidir. En önemlisi kendimi dinlemekten iyidir. "Ben bırakırım seni," dedi Ferit abim. "Tek başına gitme." * İnsanoğlu eline geçen fırsatları geri çevirmek ve kaybetmek konusunda kesinlikte ustaydı. İnsanlığın bu talihsizlik alanında en kıdemlisi de bendim. Güzelim fırsatları değerlendirmektense arkamı dönüp gitmek tam benlik bir davranış olduğundan, "Ben seni bırakırım," diyerek kırk yılda bir centilmenlik teklif eden abimi reddettiğim için kendimden iğreniyorum yoldaşlarım. Önümdeki bayır bana, ben ona, karşı kaldırımdaki kedi de çöp kutusunun yanında ki kuşa bakıyordu. Neymiş? Ben bulabilirmişim! Bula bula bir hal oldum, önüme dizildi evler gel bize dans öğret diye de ben seçemiyorum hangisine gideceğimi! Yahu senin neyine tek başına bilmediğin Boztepe'ye gitmek? Senin neyine abine artistlenmek? Senin neyine kapının önünde araba varken dolmuşa binmek? Verdiğim paranın acısı yetmezmiş gibi bir de adresi tespit edemeyip dolmuştan erken inerek yürümek zorunda bıraktım kendimi. Akılsız başın cezasını gerçekten ayaklar çeker yoldaşlarım, gerçekten. İş hakkında görüşmeye gitmemde hiçbir sıkıntı yoktu. Esas sıkıntı dersi Boztepe'de verecek olmamdı. Biz merkezde yakın bir yerde oturuyorduk. Boztepe ise Trabzon'u tepeden görebilecek kadar yüksekte bulunuyordu ve ben meşhur çay bahçesinde çay çekirdek yapmak dışında buraya gelmek gereği duymuyordum. Kendimle zorum yoksa neden geleyim ki? Geldim de ne oldu? Haritanın belirlediği iki saatlik yolum ve bitmeyen bir bayırım vardı. Kaybolmaktan nefret ederim, nefret! Nefesim oturma organımdan bile çıkamayacak halde kayıplara karışıyordu içimde. Zorla sakinleştirdiğim saçlarım rüzgârla kabarıp karışmıştı. Üzerimde yalnızca ince bir yağmurluk vardı ki, buranın derecesiyle bizim oranınki kesinlikle aynı değildi. Hatta buranın Sibirya'ya daha yakın olduğuna inanıyordum ama ispatlayamazdım. Felaketler üst üste gelmemiş gibi botumun önü parmaklarıma vurmuştu. Utanmasam yere çöküp alın işinizi başınıza çalın, diye ağlayacaktım ama nankörlük etmekte istemiyordum. İş iş diye kuduran ortalığa düşen bendim sonuçta, kimse önüme altın tepsiyle iş imkânı sunmuyordu. Suat'ın aracılığını ettiği iş altın tepside değil, gümüş tepsideydi ama en azından tepsi vardı. Ahşap üstü üzüm desenli bir tepside olmasından iyiydi sonuçta. Burnumu cebimden çıkardığım peçeteye sümkürüp kendime saydırma seansımı yarıda kestiğimde bayır sonunda düzlüğe kavuşmuştu. Az daha yürüsem bulutlara yerleşecektim neredeyse! Elimdeki adrese yeniden bakıp haritadaki konumumun yeniden hesaplanmasını bekledim. Villalar Trabzon'da oldukça bilinen bir siteydi, dolmuşa binmiş olsaydım daha az yol yürüyeceğime emindim. Sürekli bu ihtimali düşünerek kendime eziyet etmek istemediğim için silgi işlemeyen düşünceyi İsveç çakısı ile çizdim. "Alarçin?" Adımı duyduğum anda telefonumdaki gözlerim sese döndü. Hafta içi mesai saatinde olduğumuz için sokakta benden başka tek tük insan vardı ki çoğu elli yaş üstü emekli amcalardı. İsimlerinin Alarçin olduğunu da hiç sanmıyordum. Lisede oldukça yakın arkadaşım olan ama sonrasında üniversite yüzünden aramıza mesafe giren İrem, topuklularının üzerinde bir kere olsun sendelemeden adım adım yaklaşıyordu. Az kızın güzelliğine, alımına bak! Sonra dön bana bak! Annem kırmızı kapüşonlu kazağımı zor çıkartmıştı üzerimden, yerine temiz bir kazak giyerken zorlanmıştım. Ben böyle bir insan değildim inanın. Giyim kuşam oldukça önemsediğim konular, moda tasarımı boşuna mı okuduk? İrem yanıma yaklaştıkça gözlerini daha çok kısıyordu. Ya kör olmuştu göremiyordu, ya da tanımaya çalışıyordu ki beni tanımak çok da zor bir şey değildi. Kaç kişi turuncu, kıvırcık saçlara sahipti ki? "İrem." dedim doğru kişi olduğumu anlasın diye ve telefonumun ekranını kapatıp ona doğru yürümeye başladım. Doğru kişi olduğumu anlayınca gözleri normale döndü ve o da gülerek karşımda durdu. Durduğumuzda sıkı sıkı sarıldık sonra ayrılıp yüzlerimizi incelemeye başladık. Liseden beri ne kadar zaman geçti, o hala aynıydı. Yeşili andıran mavi gözleri, kumrala kaçan saçları ve buğday teni, elmacık kemiklerindeki ben... Hala çok güzeldi, hala şıktı ve anladığım kadarıyla ideallerine ulaşmıştı. En azından öyle görünüyordu. "Bir an sen misin değil misin diye tereddüt ettim. Hoş o kızıl kıvırcık saçları tanımamak elde değildi. Bakayım sana, ay çok şekersin yine!" Şekersin ne ya! Güzel değilsin, çirkin de değilsin. Arada kalmışsın dedi resmen! Sinir olmuştum ama çaktırmamaya çalışarak gülümsedim. Sonuçta uzun zaman üstüne ilk kez karşılaşmıştık ve lisede tanıdığım kız olup olmadığından emin değildim. Kimse aynı kalmıyordu ki. "Ya sende hiç değişmemişsin. Ne yapıyorsun? Nasıl gidiyor hayat?" Klasik bir uzun zaman sonra karşılaşma sorusuydu bu. Nasıl gidiyor hayat? Benimki gitmiyor, seninki gidiyor mu? Sadece merak yoksa ne yapayım senin hayatının hareketini? Herkes kendi hayatının eylemlerini kontrol etsin, dünya daha güzel olsun! "Ne olsun, üniversiteden sonra bir kaç yıl devletle çalıştım sonra kendi avukatlık büromu kurdum. Çalışıp gidiyoruz. Sen ne yaptın? En son tasarım okuyordun." Omuz silkip başımı iki yana salladım umutsuzca. "Mesleğini gerçekleştiremeyenlerdenim ben. Okul bitti, direk buraya döndüm. Eh burası da malum, kolay değil elle tutulur bir iş sahibi olmak. Orada burada çalışıp kendimi oyalıyorum." Anlamlandıramadığım hüzünlü bir gülümseme ile yüzüme bakarken ellerimi tutmuştu. Herhalde lisedeki o uçarı kızı hatırlamıştı. Bende arada eskileri hatırlayıp böyle gülümsüyorum. Hayalleri olan ve o hayaller için çabalayan, herkesi karşısına alan kız nereye gitmişti? O kıza ne olmuştu ki şimdi burada kanat çırpmaya çalışıyordu? "Hayırlısı olsun, sende bir gün yolunu bulursun, inanıyorum." Başımı eğip teselli amaçlı sıktığı elime baktım. "İnşallah İrem inşallah..." Sağ elinin yüzük parmağına takılı büyük tek taşa sarılı nişan yüzüğü gözümü yaşartmıştı. 'Kimler kimler yuva kuruyor, ben niye kuramıyorum' diyen Demet Akalın ablama o kadar hak veriyorum ki son günlerde. Elini tutup havaya kaldırdım. Bunu sırf yüzünü gördüğüm için yapmıştım yoksa tutup elini neden havaya kaldırayım? Nişanına da çağırmamış zaten, istese kendi söylerdi. Belki de ben sormadan söyleyecekti, ben görünce bana bıraktı. Yoksa bilerek mi gösterdi? Kime nispet yapıyorsun kızım sen? "Nişanlandın mı?" "Evet," dedi yüzündeki büyük gülümseme ile. Ne kadar mutluysa gözleri ışık gibi parlıyordu. Vay canına, lisenin azılı özgür feministi bile nişanlandı ben evde yırtık çorap gibi gerilerde bekliyorum. Geçen ay bir arkadaşım doğum sonrası bebek için hediye toplama partisi yapmıştı. Eskiden mevlit okutulurdu bebeğin kırkı çıkınca, gelenler hediyesini getirir kavurmalı pilavını yer giderdi, kız mevlidin içinden çoğu şeyi çıkartıp başka bir mekâna taşıyıp etrafı süslemiş, hediye kısmını kaldırmamıştı. Beni de çağırmıştı vicdansız! İşim gücüm yoktu, normalde bir sürü bahane bulabilirdim ama basiretim bağlandığı için el mecbur gitmek zorunda kalmıştım. Bir sürü hamile, çoluklu çocuklu kadının arasında tek bekâr bendim, oturdum sap gibi renkli kurabiyelerden yedim! Şimdi deyin bana ey dostlar, ben kendimi eve kapatmayayım da ne yapayım? İnsanı sosyallikten soğutuyorlar resmen! Böyle en tescillisinden evde kalmış olmamın yanında gelecek iki ay sonra otuzuma üç yıl daha yaklaşıyorum. Bakın takıntılı değilim, yaşımı dolaylı yoldan söylemiş olabilirim ama yaşım veya evlenmemiş olmam umurumda değil. Beni böyle yapan, çevrem! Onlar gözüme soka soka evlenip çocuk yaptıkça, ben delirmeye ve annemlerin baskısı altında ezilmeye adım adım yaklaşıyorum. Sizde bu kadar baskıcı bir ailenin içinde yaşasaydınız, kaçıp kendinizi kurtarmak için elinizden geleni yapardınız. "Hayırlı olsun, canım benim çok sevindim senin adına. Enişte kim? Buralı mı?" Mesela bu sorulardan bana ne? Adamı kütüğüme mi geçireceğim? "Üniversitede tanıştık ama aynı lisedeymişiz, sende tanırsın belki. Dünya çok küçük Alarçin, karşına kimin çıkacağını kestiremiyorsun." Bunu öyle bir inançla söylemişti ki ona inanamamak elde değildi. Bu dünyanın küçüklüğü bir bana yaramamıştı anlaşılan. Allah'ım karşıma öyle biri çıksın ki, bende dünya ne kadar küçükmüş, diyeyim ne olur! Yolda geçirdiğim boş vakit yüzünden geç kaldığım için saatimi kontrol ettim. İlk görüşmeye geç gidersem imajım için iyi olmazdı. "İrem, benim bir görüşme yapmam lazım. Böyle ayaküstü olmadı uzun uzun konuşalım başka bir zaman." İkimizin de aklına eserse, belki bir gün buluşuruz yoksa zaten hayat koşuşturmacası içinde elbet unuturuz. "Tabii tabii lütfen tutmayayım seni." Numaralarımızı alıp yeniden sarıldık ve telefonumu açıp bir saat görünen yol tarifini takip etmeye devam ettim. Neyse ki harita abartmayı çok seviyormuş da beni dalağımdan etmeden hedefe vardınız dedi. Yoksa telefonu yere atıp haritanın üzerinde kolbastı oynayacaktım! Nefesimi düzenlemeye çalışıp yürürken kaymış olduğunu düşündüğüm tipimi düzenlemeye çalışırken önümdeki demir parmaklıkların arasından görünen iki katlı eve bakıyordum. Bazı mekânlar insanı derin bir geçmişe gömer. Hiç gerçekleşmemiş bir geçmişe, var olmamış anılara gönderir ve orada bırakır. Bir rüzgâr eser o geçmiş kollarınıza atılır, bir kuş çığlığı ile irkilir kendinize gelirsiniz ama hala gömülü olduğunuzun farkında bile değilsinizdir. Burnum soğuğa daha fazla dayanamayıp, beyaz mermere atlayarak intihar etmeye karar almışken büyük demir kapının açılmasıyla villanın bahçesine attım kendimi. Eve yaklaştıkça daha çok gömülüyordum sanki. İyi boş yaptın yine. Bende diyorum Alo005 nerede kaldı? Bana muhalefet olmak için çok geç kaldın, sensiz çok şey yaşandı buralarda. Kudur! Sağlık uykusundaydım canım. Malum hastalık yüzünden pek mantıklı düşünemiyordun, dinlenmem gerekiyordu. Beni özlediğini fark ettim ve burada durmaya devam edeceğini bildiğimden ilerlemen gerektiğini hatırlatmak için uyandım. Sağlık uykusu mu? Kış uykusu olmasın o? Hem ben sensiz gayet güzel idare edebiliyordum. Ben olmasam on yıl burada durup evi izlersin sen, bilmiyorum sanki. İç sesimle yaptığım konuşmayı gözlerimi devirerek bitirdikten sonra kapının hemen önüne çökmüş beyaz üzerine siyah benekli kocaman canavar ve aynı desene sahip daha küçük canavarı gördüğüm anda ciğerlerime çektiğim nefesi veremeden durdum. Topuklarım üzerinde sendelerken korkuyla açılan gözlerim ve adrenalinden kontrol edemediğim bedenimle, nedeni bilinmez yürüyüş yoluna koyulan fidanlardan birine tutundum. Sanki incecik fidan beni canavarlardan koruyacaktı ki yaptığım şeyin saçmalığı ponçik bedenimin yere serilmesiyle ayyuka çıktı. Düşüşüm peşinden korkuyla çığlık atınca köpekler uyanmış ve daldan çat pat diye sesler gelmişti. Kırılan popom değildi ama fidanla birlikte yeni işime dair umutlarım da yerle bir olmuştu. İş görüşmesi yapmadan kovulan ilk insan olacaktım da şu an mesele bu değildi. Köpekler yabancı birini görmenin huzursuzluğuyla ayağa dikilip bana doğru havlarken ben yerden kalkmadan yağmurluğumu yırtmış fidanla birlikte ilerlemeye çalışıyordum ama ıslak mermerle döşenmiş yol bana pek yardımcı olmuyordu. Küçük köpek bana doğru gelmeye başladığında hem ağlayıp hem bağırarak onu daha beter kışkırtmıştım. Çünkü bayılırım böyle korkunç yaratıkları kışkırtıp üzerime saldırmasını sağlamaya. Manyak mıyım? Evet. Aksini iddia eden benden de manyaktır. "Gelme! Git! Kuçukuçu git, yaklaşma! Ya gelmesene, dur! Neden ben ya? Kış gelme diyorum sana! Gelmesene! Allah'ım yardım et! İmdat! Ay yiyecek beni! Ay etlerimi koparacak, el âlemin kapısında yalnız başıma öleceğim! İmdat! Yalvarırım gelme git!" Köpek benim yalvarışlarımı umursamayarak üzerime doğru gelmeye devam ederken yan evlerden bağırışıma çıkan insanların maskarası olduğum kesindi. Oh ne güzel. Küçük köpeğin arkasındaki kocaman köpek bağırışıma karşılık havlamaya başlamıştı. Ben şimdi burada can vermeyeyim de ne yapayım? "Dayı! Dayı! Ponçik yine kudurmuş!" Uzaktan gelen tiz bir kız sesiyle içim nedendir bilinmez biraz sakinlemişti. Ayrıca köpeğin adı da ponçikmiş! Kim böyle bir canavara Ponçik ismini verir ki? Ponçik, benim gibi balıketli minyon kızlara denir, kocaman dinozorlara değil. Gözlerim köpeğin arkasında ki sarışın kıza kaydı korkuyla nefes alıp verirken. Saçları balıksırtı örülmüş ve iki yandan salınmıştı. Kırmızı kadife bir elbise giyiyordu. Kırmızı kadife elbiseleri hep sevmişimdir, eskiden benim de vardı böyle elbiselerim ama önemli olan kızın elbisesi değildi. Tamam, sonradan önemli olabilirdi ama şimdi değil! "Şu... Şu köpeği!" Ağzımın içinde hem ağlayıp hem beni kurtarmasını söylemeye çalışırken kelimelerimin anlaşıldığını umuyordum. Anlaşılmasa bile zekâsı varsa ne yapması gerektiğini anlamış olmalıydı. Dibimde biten küçük canavarın elime doğru atlamasıyla olan gücümle çığırdım yeniden. Canavar elimi yemişti! Kan, ısırdığı yerden oluk oluk mermere akıyordu. Yaşlarım yanaklarımı ıslatırken, daha fazla dayanamayıp küçük çocuklar gibi hıçkırmaya başladım. Fobi krizi geçiriyorum şu an. Her yerim sıkma işlemindeki çamaşır makinesi gibi titriyordu. Küçük kız halimin vahimliğini anlayınca köpeği üzerimden çekme zahmetine girdi ve ben daha çok ağladım. Rolleri değişmiştik sanki. Popomun ve elimin acısının yanında rezil olmamın verdiği utançta ağlamama sebepti, o ise beni kurtarıyordu. Benden yirmi yaş küçük kız beni kurtarıyordu, al işte daha fazla ağlamam için bir sebep daha. "Dayı!" diye seslendi kız bir kez daha ve bu sefer yaşla dolu bulanık gözlerim esmer bir adamın bize doğru geldiğini gördü. Yürüyüşü yerde yatıp içini çeke çeke ağlayan beni gördüğü anda koşuya dönüşmüştü ve saniyeler içinde yanıma varmıştı. "Ne oldu burada?" Sence ne olmuş olabilir burada? Kan kan götürdü, vahşet geçti buradan! Kan döküldü hocam kan! Ben öldüm yoldaşlarım. Öldüm ve toprağa değil, şu an üzerinde durduğum mermere gömülmek istiyorum. Yirmi yedi yaşında oldum neredeyse, düştüğüm hallere bak. Annem görse utanarak evlatlıktan reddederdi beni. Burnumu çektim gürültüyle ve şelaleye dönmüş gözlerimle karşımda duran dağ gibi adama baktım. Uzaklardan tanıdık gelen ama o an rezilliğimden daha önemsiz olduğu için çıkarmaya gerek duymadığım dev cüssesiyle tam karşımda durduğunda başımı kaldırmak zorunda kaldım. Bu kadar da uzun olunmaz ki kardeşim, yazık değil mi bana? Zaten burada yerlerde sürünüyorum, düşmüşüm hallerin içine bir de kafamı kaldırıp sana mı bakayım? Rezillik valla rezillik. Ben direk öleyim sizde beni buradan eve fırlatın, yatağımı da İstanbul'a defnedersiniz. Herkes rahat olur böylece. Hem annem neden benim evde kalmamış normal kızım yok diye beynini yemekten, babam da masraftan kurtulur. Kredi kartının ekstresi gelmek üzeredir. Geçen ay biraz fazla ayakkabı almış olabilirim, patlaması yakındır anlayacağınız. Neyse rezilliğime geri dönelim ve halime biraz daha acıyın, az oldu çünkü. "İyi misin?" İyi miyim? Soru mu bu? Halime bak, anlarsın iyi miyim, değil miyim? Dudaklarım aşağı doğru büzülmüş bir şekilde dev adama bakarken hani bir umut daha fazla rezil olmam diye düşünüp başımı aşağı yukarı salladım ve ayağa kalkmaya çalıştım ama olmadı, yapamadım ve yeniden popo üstü yere çakıldım. Yerden kalkamayacağımı anlamış olacak ki yere eğildi ve tek hamlede, bir kez olsun zorlanmadan kucağına alarak havaya kaldırdı bedenimi. Kucağında kaybolduğum yetmezmiş gibi bebeğini taşıyan babalar gibi göründüğüne bahse vardım. Burada baba olması sıkıntı değildi, bebeğin ben olmam sıkıntıydı. Keşke annemin burnumu tıkayarak tehdit ettiği sütleri içseydim. Şimdi böyle olmazdı. Gözlerimin hizasındaki beyaz gömleğe bakmayı kesip utanarak başımı kaldırdığımda bana bakan koyu kahve gözlerle karşılaştım. Yanaklarım kırmızı renge bodoslama dalarken fırsattan istifade ederek adamın yüz hatlarını yakından incelemeye başladım. Uzun ve dalgalı koyu kahve saçları ortadan ayrılmış, alnına dökülüyordu. Esmer tenine uyumlu siyaha yakın kahve gözleri, sık kirpikleriyle çevrelenmişti. Saçlarına zıt kızılımsı sakallarıysa yanaklarını süslüyordu ama bu yüzüne serseri ve pis bir görünümün aksine duruşuna yakışan bir imaj veriyordu. Balkon kapısından içeri girerken esen eylül rüzgârı beyaz perdeleri uçuşturmuş ve hiç beklemediğim bir büyülü hava oluşturmuştu. Ben ağlamayı bırakmış yalnızca sık aralıklarla içimi çekerken kocaman açılmış gözlerle önüne bakan adama bakmaya devam ediyordum. Çünkü bir tanıdıklık ele geçirmişti zihnimi. Kayıp bir tanıdıklık eşliğinde, bu yabancı adamın kucağında evin içine girerken zamanın önüme sereceği olaylara süzülüverdim. Zira şu an adımlarım yere değmiyordu ve dünya gerçekten çok, çok küçüktü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD