2. Bölüm

2661 Words
Ortalama her Trabzonlu aile küçük büyük bir köye sahiptir. Biz ortalamanın biraz daha üstünde olduğumuzdan köye sahip olmamamız oldukça garip olurdu. Köyümüz büyük ve oldukça yeşillik doluydu. Bahçemizde bir sürü ağaç, etrafta ise çeşit çeşit çiçekler vardı. Trabzon’a dair en sevdiğim ayrıntı köydeki büyük ceviz ağacıdır. Ağacın dalları o kadar büyük ve kalındı ki dedemin bizim için yaptığı tahta salıncağın iplerini bağlayabilmek için Ferit abimi merdivene çıkartırdık. O salıncakta sallanmak için sabah erkenden kalkar, kuzenlerim ve kardeşlerimden oluşacak olan sıranın başına geçerdim ama abilerim sağ olsunlar kıdeme öncelik verdikleri için zorla ön sırayı elimden alırlardı. Büyük bir mutsuzluk içinde sabırla sıramın gelmesini beklerdim, sıra bana geldiğinde ise öyle hızlı sallanırdım ki, her öne gidişimde İstanbul’a gideceğimi zannederdim. Köyde evler birbirine uzaktı, komşularımız da çok azdı bu yüzden. Kalabalık bir aile olduğumuz için arkadaşa pek ihtiyaç duymuyorduk zaten. Yedi sekiz yaşlarındayken klasik bir fındık ayında köye çıkmıştık, o senesinde köyde bir inşaat vardı. Evin sahibinin bir kızı ve bir oğlu vardı. Harmanda oynadığımız bir gün köye gelmişler, Suat gidip yanımıza çağırmıştı canları sıkılmıştır diye. Kendisi oldukça arkadaş canlısıydı hatta hala öyle. Çocukların isimlerini veya cisimlerini hatırlamıyorum ama o güne dair unutamadığım önemli bir an var, rezil olduğum an. Onlar yanımıza geldiğinde sallanma sırası bendeydi ve bırakmak gibi bir niyetim de yoktu. Bu kadar kişi sallanamayacağına göre başka bir oyun oynamamız gerekiyordu. Onlarla oynamak yerine boş salıncağı değerlendirme kararı almıştım, sanırım istop gibi bir oyun oynuyorlardı bende arkada dilediğim gibi sallanıyordum. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Salıncakla birlikte tam tur dönerken fındıklığa kaçan topun peşinden bakayım dedim ve ayağım kaydığı için kendi etrafımda tam tur dönerken, tüm bunlar yetmemiş gibi bir de ters döndüm. Sonucunda ayaklarım havaya diklenmiş halde iki yana sallanırken etrafıma toplananlara yerden bakıyordum ve hiç tanımadığım iki çocuğa rezil oldum. Hayatımdaki ilk ve tek rezil oluşum değildi tabii ki bu an. Birçok kere başka birinin başına gelse evden dışarı çıkarmayacak anlar yaşadım. Sokak ortasında yere yapışmalar, misafirin içinde bir demlik çayı devirmeler, sokakta oynayan çocuğun topunu atıyım derken bayırdan yuvarlanmalar… Sayamayacağım kadar rezillik dolu an yaşadım ama hiçbiri bugün ki kadar acı dolu değildi. Düştüysem kalktım, topallayarak eve gittim. Yandıysam elime kremler sürdüm, buz tuttum. Tam daha kötüsü olamaz dediğim anda iş görüşmesine geldiğim evde köpek saldırısına uğradım ve bu da yetmezmiş gibi patronum olması muhtemel bir adam tarafından bebekler gibi kucaklanarak eve taşındım. Şimdi de temizlik delisi bir insan yüzünden, kırılmış popomun acısını unutmaya çalışarak çamur olmuş üstümle sandalyede oturuyor ve diş izlerinden sızan kanları temizlemeye çalışan, patronum olma ihtimali gittikçe azalan adamın karşısında bebekler gibi sızlanıyordum. Gören karşımdakinin kırk yıllık akrabam olduğunu zannederdi ama hayır, oldukça yabancı ve bir o kadar da yakışıklıydı. Yakışıklı ile yabancı ne alaka Allah aşkına? Yahu aklım başımda mı? Ne dediğimi biliyor muyum ben? "Ay çok acıyor!” Yaranın üstüne dokundurduğu pamuğu geri çekerken sızlanmamaya çalışmak çok zordu. Saniye başı mızıldandığım için yarım saatin sonunda kapı dışarı edilmezsem, işi kesin aldım demektir. Gerçi, bu cani saldırıdan sonra burada çalışmayı kabul eder miyim, bilmiyorum. Her geldiğimde köpek acaba nereden çıkacak ve bu sefer neremi kopartacak korkusuyla yaşamak hiç işten değildi. "Emin misin? Sadece küçük bir sıyrık. Yavru köpeklerin dişleri keskin olmaz." Adamın köpeği savunması tüm sinir sistemimi alt üst etmişti. Elimi elleri arasında çekip gözüne gözüne soktum derin yaramı görsün diye. Yok, kesin kapıya atacak beni. Hatta kapıya resmimi asıp, içeri girmesi yasaktır, yazarsa şaşırmam. "Resmen etimi kopardı, oluk oluk kan aktı yere görmediniz mi? Nasıl küçücük ısırık dersiniz?" Gözlerini kısarak dibine soktuğum elimden uzaklaştı ve yeniden baktı. Gözleri ‘bu mu?’ dercesine bakıyordu ya al o eli ağzına sok, indir midesine gözünden çıkar bak bakayım küçük görüyor musun? "Ben ciddi bir şey göremiyorum." Kör müsün be adam, diye bağırmamak için kendimi zoru tutuyorum gerçekten. Biraz daha görmemekte ısrar ederse ona uygun bir göz doktoru bulmam gerekecekti çünkü yaram apaçık ortadaydı. Ayrıca asıl hasarlı yerim popom ve evin yardımcısı yüzünden sandalye tepelerinde daha beter acı çekiyorum. Koltukları çamur yapmayayım diye deri yemek sandalyesine oturtmuş ve kötü kötü bakarak sakinleşmem için bir bardak suyu elime tutuşturmuştu. Homurdanarak elimi gözünün önünden indirip dizimin üstüne koydum. Kuduz olur muyum acaba? Ya o filmdeki gibi olursam? Kuduz olmadığımı zannedip eve gitsem ve akşama ağzımda köpüklerle uyanırsam, hastaneye gittiğimde her şey için çok geç olursa? “İnşallah kuduz olmam yoksa köpeğinizi dava ederim.” Neyse ki avukat arkadaşımla yıllar sonra yeniden karşılaştık. Görüyor musunuz? Her şeyin bir sebebi var.   “Köpeğimi dava mı edeceksiniz?” “Suçlu olduğundan dolayı içeri girmesi olağan. Üstelik rapor alırsam yaralı olduğum kanıtlanır. Köpeğinize çamaşır ve hobi eşyaları ayarlasanız iyi olur çünkü içeride baya uzun kalabilir…” dedim ve kaşlarımı çatarak sustum. Al işte bir köpeğe düşmen olmadığımız kalmıştı. “Köpek hapishanesi var mıdır?” “Öyle bir şey olduğunu sanmıyorum, üzgünüm. Ayrıca köpeğim kuduz değil, gayet sağlıklı ve temiz bir köpek.” Dudaklarımı büzüp adamın alaylı bakışlarından kaçındım ve gözlerimi bizi pürdikkat izleyen minik gözlere çevirdim. Merakla bana bakan yan yana dizilmiş on çocuğu şaşkınlıkla süzdüm. Bu kadar çocuk bir aradaydı ve iki saattir sesleri çıkmamıştı. Gerçekten insanın gözleri doluyor böyle sessiz çocukları görünce. Bizim çocukları düşününce şaşırmak elinde değil. Tek çocuklar mı? Bizim sülale bir araya geldiğinde susturamazsınız. Herkes bir ağızdan konuşur, ortamda aynı anda dört konu olabilir. Kalabalık olunca böyle oluyor işte. Yine de seviyorum bu kalabalığı. Çünkü sesler, insanın varlığını belli eden somutluktur.  "Merhaba,” dedim ve yaralı elimi havaya kaldırıp iki yana sallarken gülümsedim. İlk izlenim kötüydü ama ikinci izlenimin öyle olması gerekmezdi. Bu saatten sonra bir şey değişir mi, pek emin değildim. "Bu kadar mı? Kavga etmeyecek misiniz?" Çocukluğumun erkek bir kopyası olan en öndeki çocuk, turuncu kaşlarını çatmış bize bakarken, sebepsizce sempatimi kazandığı için ve çoluk çocuğun önünde daha fazla rezil olmak istemediğim için gülümsedim. "Ne? Kavga etmiyorduk ki." "Sıkıldım hadi gidip oynayalım." Eğlence bitmiş olacak ki somurtarak ayağa kalktı ve arkasındaki arkadaşlarıyla birlikte salonun derinliklerine kayboldu. "Sanırım çocukluğum az önce koşarak gözlerimin önünden geçti." Şaşkınlıkla peşlerinden bakarken başımı iki yana sallayıp sessizce mırıldanmaktan kendimi alıkoyamamıştım. Gülüşünü öksürükle bastıran adamın sesiyle kendime gelip çocukların peşindeki gözlerimi ona çevirdim. Sen hem elimdeki yarayla alay et hem de dediğime gül. Soytarı mı oynuyor burada? "Gülmeniz bittiyse asıl konumuza gelelim." Ben çamurlar içinde karşında otururken konuya gelmemiz zor olacak gibi görünüyordu. En iyisi siz bana direk kapıyı gösterin, ben gideyim yavaştan. Bahçe kapısından içeri girdiğimiz için evin dış kapısının hangi yöne tekabül ettiğini anlayamamıştım. İşe alınmadan kovulmayı beklerken adam yerinde dikleşti saniyeler içinde ciddiyete büründü. Bu ne hız yiğidim? “Ben Poyraz,” dedi ve ona içimde taktığım ‘adam’ veya ‘yakışıklı esmer adam’ rumuzumu kaldırdı. Başında yapmamız gereken tanışmayı gerçekleştirmemiz gerektiğini düşünmüş olacak ki uzattığı elini sağlam elimle sıktım. “Alarçin.” "Suat'tan duyduğuma göre folklor biliyormuşsunuz." Konuya direk giriş yapması beni biraz şaşırtmıştı doğrusu. Folklor bildiğim doğru peki kovulup kovulmadığım? “Bir dakika, kovulmadım mı?” Kendimi tutamadan sorduğum soru ile Poyraz’ın kaşları çatılmıştı. Dışımdan bey demem gerekiyor olsa bile içimden öyle bir çabaya girişmeyecektim, nedeni yok keyfimin kâhyası mısınız kardeşim? “Kovulmak mı? Sizi daha işe almadım ki.” Bunu öyle bir ifade ile söylemişti ki beyninden çıkan dumanları görebiliyordum. Adamın beynine iflas bayrağını çektirmiştim sanırım. “Alacak mısınız?” Hala almayı düşünüyor muydu sahiden? Ben olsam beni işe almak bir yana bu semte bir daha sokmazdım. Her yere resmini asmasından korkuyordum. “Bilmiyorum daha konuşmadık.” Neyi konuşacağız canım? Ver kararı bitsin. İlla kıvranalım mı burada? Acı çektirmek mi istiyorsun? Sence de yeteri kadar hırpalanmadım mı Poyraz? Dilersen al köpekleri içeri her yerimi yesinler, çünkü sana elim yetmedi belli. “O zaman daha etkili olsun diye işe aldıktan sonra kovacaksınız.” Gözleri dediklerimle kocaman olurken kaşları çatıldı. “Sizi neden işe almadan kovayım?” Hevesle doğruldum. Nasıl umutlandıysam elimin de popomun da acısı da acısı hissedilmez olmuştu. Keşke daha az tepki verseydim, adam şimdi bana acıyıp hayrına iş vermesin? Acıma falan istemem ben, düştük ama gurursuz da değiliz kendi kendimize kalkarız yerimizden elhamdülillah! “Bahçenizi söktüm, mahalleyi ayağa kaldırdım, köpeklerinizi dava etmeyi düşündüm. Bunlar bir insanı kovmak için yeterli sebepler değil mi?” Yakışıklı yüzü söylediklerimi dinlerken düşünceli bir haldeyken ben sustuğumda kısılan gözleri ve iki yana kıvrıldığında belli olan gamzesiyle sevimliliğe doğru kulaç atmıştı. Heyecanlanan kalbimi bastırmak için yutkunup bacağımı çimdikledim. “Ufak talihsizlikler diyebiliriz ama kovulmak için yeterli değil, kovulmak istediğinize göre daha büyük şeylere ihtiyacınız var.” “İstemiyorum,” ellerimi önümde iki yana sallarken ciddi olduğumu göstermeye çalışıyordum ama inanın başarılı değildim, “neden isteyeyim canım? Bu devirde kim iş bulmuş da kovulmak istemiş? Kovulmak istesem gider çocukları tehdit ederdim.” Adamın bakışları tedirginliğe bürünürken daha fazla saçmalamamam gerektiğini anladım ve toparlamaya çalıştım. “Etmem canım, neden çocukları tehdit edeyim? Ne sormuştunuz siz? Evet, lisedeyken dans kurslarına gitmiştim.” Poyraz, resmi olarak deli bir kıza çattığını anlamış gibi az önce söylediklerimi sorgulamadan bana ayak uydurarak olmamız gereken konuya geri dönmüştü. "Az önce gördüğünüz çocukları dans yarışmasına hazırlamanızı istiyorum." Bunları biliyorum bana daha açık bilgiler ver, kovulmadım ya artık hiçbir şey önemli değil gerekirse karate bile öğretirim, nedendir bilinmez beyaz kuşak belgem var. Önündeki masanın üzerinde duran A5 boyutlarındaki kâğıdı alıp yarışmayla ilgili bilgileri hızla okudum. Beş ay sonra gerçekleşecek, çocuklar arası dans yarışmasıydı ve ödül Disneyland gezisiydi. Elbette ikinci ve üçüncülere de ödül vardı ama birincilik ödülü daha ağız sulandırıcıydı. Çocuk olup da Disneyland’e gitmeyi hayal etmeyen var mıdır? Gerçi Ferit abim şimdi çocuk olsaydı kesinlikle böyle şeyleri istemezdi. Onun direk bu yaşta be olgunlukta doğduğunu, annemin karnından çıktığında ise ebelere bakıp kızdığını düşünüyordum.  Kâğıdı birkaç kere daha okuyup kafamda hesaplar yaptım. Beş ayda on çocuğa dans etmeyi öğretebilir miydim? Hadi ben öğretirdim, onlar öğrenebilir miydi? Aman, öğrenemezlerse buluruz yolunu, işsiz mi gezelim? En azından cebime üç beş kuruş girer de babama daha fazla bel bağlamamış olurum. Kabul edişimin ardından duyduğum ücret üç beş kuruş hayalime boyut atlatmıştı. Haftada üç gün öğleden sonra saat ikide burada verecektim dersi. Param ise gözlerimde dolar işareti çıkarmıştı. Bu gidişle kendime ait atölye bile açabilirdim. Ay! Resmen talih kuşu ayaklarımın önüne bayıldı. Bir de şu Trabzon’dan uzaklaşabilsem var ya değmeyin keyfime. "Çocuklarla tanışın isterseniz. Bugün kaynaşın, bir daha ki gelişinizde başlarsınız." Başımı onayladığımı belirtircesine salladım ve o odadan çıktığı gibi yerimde zafer dansı yaptım. Parmaklarımı şaklatarak gerdan kıvırırken biri geliyor mu diye etrafı kolluyordum. Valla tutamayacağım kendimi köçek döneceğim yeminle! Ne kadar ballı, ne kadar şanslı, ne kadar iyi bir kızım görüyor musunuz? Bunların hepsi bankalar dâhil herkese kandil mesajı gönderdiğim için gerçekleşiyordu. Gelen faturalara kızan babam, bu sebeple işe alındığımı bilse hiçbir tepki vermezdi büyük ihtimalle çünkü kendisi beni övmektense yermeyi tercih eden, yaptıklarımı hoş bulmayan bir insandı yine de şuan ki ruh halimi bozamayacak kadar uzaktaydı. Ben başımı iki yana sallayıp miskince gülerken Patronum Poyraz ve arkasına dizilmiş az önceki çocuk ordusu içeri giriş yapmıştı. "Çocuklar bu abla, yeni dans öğretmeniniz Alarçin. Alarçin ablanız bundan sonra yarışma için size dans etmeyi öğretecek. Onu üzmeyecek ve sözlerine uyacaksınız." "Ben anlaşabileceğimizi umuyorum. Değil mi çocuklar?" Tabii bu halimle değil. Bu halimle öğretmenden çok talihsiz bedevilere ve at hırsızlarına benziyordum. Onlara garip gelmiş olacağım ki bana cevap vermeden dik dik bakmaya devam ediyorlardı. Bahçeye girdiğin andan beri garipsin. Çocuklarda suç bulma.  "Alarçin çok garip bir isim," dedi öndeki sarışın, mavi gözlü, beni köpekten kurtarıp patronuma Poyraz Dayı diye seslenen küçük kız. Demek ki Suat’ın bahsettiği yeğen o. Beni köpekten kurtarmıştı, onu sevebilirdim ama başını yukarı dikmiş burnunu havaya kaldırmıştı ve oldukça sinir bozucu bir ukala gibi duruyordu. Ben senin gibi kaç çocukla mücadele ettim haberin var mı senin? Bizim ev yıllarca senin gibi küçük yaratıklarla doluydu, şimdi büyüdüler ama pek değişmediler. Sen kimin ismine değişik diyorsun ayrıca? Alarçin dünyanın en güzel üç isminden biridir. Birinci sırada Ali ismi var ki o ismi nedensizce çok seviyorum. Hem üç harfli, söylerken yormuyor hem sonuna sahiplik eki olan ‘m’ harfini koyduğunuzda çok güzel söyleniyordu. İkinci isim bana ait olan Alarçin, çoğu kişi tarafından yanlış söylense de anlamı ile görünüşümün uyumu açısından baktığınızda oldukça güzeldi ve sıcak bir anlamı vardı. Tek yapmanız gereken harfleri yerine göre doğru çıkarmaktı. Üçüncü isim ise Evren’di. Hayat yalnızca üzerinde yaşadığımız dünyadan ve içinde olduğumuz ülkeden ibaret değildi. Birbirinden farklı güzelliklere sahip ülkelerin yanında gökyüzü ve gökyüzünün ardında var olan uzay kesinlikle esrarengizdi. Yıldızlar, gezegenler, uydular, güneş ve milyonlarca galaksi bir arada duruyor, muhteşem bir uyum içinde dengeyi sağlıyorlardı. İşte Evren tüm bu güzelliği içine alan, uçsuz bucaksız bir yuvaydı. Ucu bucağı yoktu, belirsiz bir özgürlük barındırıyordu içine. İçimden geçen iğneleyici lafları dışarı vurmamaya özen gösterip çeneme hâkim olmaya çalışarak ona doğru eğildim ve göz göze geldik. "Senin ismin ne canım?" "Betül,” dedi tüm suratsızlığıyla. "Betül isminde on kişi tanıyorum." Kızaran yanakları sinirini belli ederken birbirimize gözlerimizi kısarak bakıyorduk. "Şirin kız,” dedim ve burnuna dokunup doğruldum. Bana bulaşma, yaşına başına bakmam alırım seni ayağımın altına! Patronum Poyraz ayağa kalktığında gözlerimi Betül’den çekip ona döndüm. "Ben sizi baş başa bırakayım,” dedi ve beni on çocukla yalnız bıraktı. Arkasından ‘beni bunlarla yalnız bırakma! Alışmamızı bekle’ desem de beni dinlemedi. Tamam, hiçbir şey demediğim için duymamış olabilirdi ama yine de beni duymalı ve yanımda kalmayı kabul etmeliydi! Adamın arkasından acıklı bakışlar atmayı kesip karşımdaki fısıltı yumağına döndüğümde genişçe gülümseyerek ellerimi çırptım. Altı yaşında on çocuk ile baş başa kalmak ne kadar zor olabilirdi ki? * Çantamı elimde sallayarak bayırdan yukarı çıkarken arkası sızlayan dizlerimi düşünmeyi tercih etmiyordum yoldaşlarım. Nefes nefese kalışımı sonra hatırlarım çünkü başka şeyleri umursamak daha eğlenceli. Artık, babaannemin sorularından kaçmak için bahane bulmak zorunda kalmayacaktım. Sabah erkenden kapımda belirerek bitmek bilmeden söylenen annemi duymamak için bitkisel hayata girmiş numarası yapmak zorunda kalmayacaktım. Babamın işsizliğime ve hiçbir işe yaramadığıma dair iğnelemelerini takmayacak, abimlerin gıcıklıklarını umursamayacaktım. Kabul, iş bulmuş olsam bile abimler susmayacaktı. Onları susturmak için önlerine bir kilo hamsi tavası koymanız yeterli olacaktır. "Çekilin ey mahalle halkı! Alarçin Barut'un işi var artık! Sen gri kedi! Senin işin var mı? Tabii ki yok tek işin çöpün önünde muhtar gibi oturup mahalleyi gözlemek! Sen siyah kuş, balkona pislemek dışında işin var mı? Tabii ki yok! Ama benim var! Hey Nuriye, sen camın önüne tüneyip karşı komşun olan kardeşin Düriye ile gelen geçen hakkında dedikodu yaparken ben çalışacağım!" İşaret parmağımla benden beni duyamayacak kadar uzak olan Nuriye’yi gösterdim ve melodi ile salına salına yürümeye devam ettim. Tam sokağın dönemecini döndüğüm esnada önümdeki adama çarpan çantam ile durmak zorunda kalmıştım. Kocaman olmuş gözlerimle yüzünü tutan adama bakarken karakolun sokağın sonunda olduğunu hatırlayınca tabiri caizse, tutuştum.  Bir çanta yüzünden bu kadar korkmam saçma geliyor olabilirdi lakin bazı nadir manyaklar var, iş bu ya hep bana rastlardı o tipler. Sırf şemsiyem alnını çizdi diye karakola düşürmüştü bizi sorunlu herif! Neymiş? Bilerek yapmışım, kumpasmış bu! Gözünü çıkarmıştım sanki! Delinin zoruna bak ya! Yine yersiz yere sinirlendim görüyor musunuz? Kesinlikle sakinleştirici ile gezmem lazım yoksa bu gidişle fazla uzun yaşayamam. Çantamı kafasına yiyen talihsiz adam eliyle yüzünü örtmüştü. Bir anda patlamasından korktuğum için bir adım geri kaçıp işaret parmağımla kolunu dürttüm. Adam çantam yüzünden beyin sarsıntısı geçirmiş olamazdı değil mi? Ya hafızasını kaybederse? O zaman başıma bela aldım demektir! "Çok özür dilerim. İyi misiniz, hasar var mı?" Kaporta veya far kırılmış olabilir çünkü. Olmayan arabamla çarptım ya adama hasar kontrol yapıyorum. Gözü falan çıkmışsa yeni göz için şuraya çek yazayım hatta. Aklımı nerede unuttuğumu bilen varsa telefon numaramı verebilirim. Bulan olursa hemen bana ulaşsın. Adam elini yüzünden çekerken parmaklarım üzerinde yükselerek kafasında hasar var mı diye bakıyordum. "Alarçin?" Adımı nereden biliyorsun ki sen? Çantam kafasına çarptığında kimlik bilgilerimi ele mi geçirmişti yoksa? Kafamı çevirip adamın yüzüne baktım ve gördüğüm mavi gözlerin etkisi ile geriye bir adım daha attım. Zihnimin karanlığında bekleyen sisli suret hafızamda değildi, bir çift mavi göz, biçimli dudaklar ve kumral saçlarla bir bütün olmuş, kalbimin derinliklerinden yükseliyordu. Geçmişin kapıları, bütün ilklerimin heyecanına sarılmış, sevmeyi ve sevilmeyi bilmeyen kalbimin sert duvarlarına çarparak paramparça olmuştu. Korkularım, sessizliğimle el ele tutuşup yere çöktü ve ona sıkıca sarıldı. Geçecek. Dün geçmişti, bugün de geçecek. Geçmek zorunda, yeniden aynı şeyleri yaşayamaz, aynı pişmanlıklarla nefes alamazsın. Hayatın zaten karmakarışık, şimdi bir çift mavi göz ile sarsılamazsın. Buna izin vermeyeceksin. İç sesimin haklı olduğunu, bana şaşkınlıkla bakan gözlerden anladım. Bana bakan çivit mavisi gözlere geçmişin en büyük yarası diyebilir miyim bilmiyorum ama eğer ona ait olan acıyı isimlendirecek olursam, ‘ilk’ derdim. "Kaan?" 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD