Sabah bir kadının beni dürtmesiyle uyandım. Orta yaşlı bir kadındı.
"Küçük hanım, küçük hanım."
Gözlerimi ovuşturarak açtım. "Hayrola, ne oldu?"
"Sabah oldu. Efendimiz sizi masada bekliyor. Emin olun onu bekletmek istemezsiniz."
"Tamam geliyorum." dedim kızgınlıkla. Kadın beni küçümser gibi süzdü. Sonra bir şey demek istedi, gülecek gibi oldu. "Acele edin ve beni takip edin Cansu hanım."
Şaşırmıştım. "Cansu kim?"
"Ay karıştırdım. Neydi senin adın?"
"Asel."
"Asel, beni takip et çabuk. Ateş Bey bekletilmekten hoşlanmaz."
"Demek ismi Ateş."
"İsmi önemli değil, nasıl olsa ona efendim diye hitap edeceksiniz."
Kadının bu kendini beğenmiş tavırları büsbütün sinirimi zıplattı.
"Ateş Bey neden bu kadar önemli biriyimiş gibi davranıyor? Sırf kıytırık bir barın sahibi diye mi?"
Kadın sözlerinle şok olmuştu. "Kız sus, deli misin manyak mısın nesin sen? Ateş Bey'in kim olduğunu biliyor musun?"
"Hayır bilmiyorum."
Dememle kulağıma eğildi. "Mafyanın ne anlama geldiğini biliyorsundur umarım."
Dizlerimin bağı çözüldü o an. "Mafya mı? Bu şaka mı?"
"Kız sus deli deli konuşma. Bak, böyle giderse cesedini bulamazlar. Başına iş alma kızım, akıllı ol. Anladın mı? Seni öldürmediği için şükretmelisin. Şimdi takip et beni. Acele edelim"
Onun peşi sıra geldiğimde kocaman bir salona çıktık. Masada o vardı. Ateş... Tüm heybetiyle... Üstündeki röpteşambır göğüs kaslarını gizleyememişti. Dövmesi mi var? Tam göremiyorum ama. O dağınık saçları da baya havalı görünüyor. Ukala olmasa çok ateşli adam aslında."
Onun sözleriyle kendime geldim "Neden bu kadar uzun süre bakıyorsun?"
"Ben, dalmışım da..."
Gülümsedi. Neye daldın acaba? İtiraf et bana hayran kaldın değil mi?"
"Saçmalama."
Adam kaşlarını çattı. "Saçmalama mı dedin? Yoksa ben yanlış mı duydum. Bana karşı saygılı ol. Şimdi yaklaş bana. Durmasana orada, çabuk yaklaş."
Ona yavaş adımlarla yaklaştım. Ne yapacak bu deli bana? Yanında bulunan alışveriş torbasından bir şey çıkardı. Bu ne ki? O.. O çok saçma bir elbise....
Elbiseyi masanın üzerine koydu ve beni baştan aşağı süzdü. Ciddiyetle inceliyor gibi görünüyor. Bir süre sonra ayağa kalktı ve yavaşça etrafımda dolaştı.
Sonunda duruyor ve elbiseyi tekrar havaya kaldırdı. Görünüşe göre elbisenin bana uyacağından memnunmuş gibi görünüyor. Ama ben bu saçma şeyi giymem ki ne bu böyle?
"Elbiseyi giy."
Yine bir talepte bulunmuyor gibi görünüyor. Bir emir veriyor. Elbiseyi elime alıp incelediğimde iyice yüreğim burkuldu. Kısa, fırfırlı ve neredeyse komik derecede fantezi. Bu şekilde dışarıya çıkmanın imkânı yok. Tereddüt ederek ona baktım. Gözleri kısılmış bana bakıyordu. Yutkundum.
"Bu çok kısa."
Yüzünde bir eğlence ifadesi beliriyor, dudakları hafif bir sırıtışla kıvrılıyor. Uzanıp tek eliyle elbisenin eteğine dokunuyordu. "Kısa olması gerekiyor. Şimdi giy.
Yüzü bir anda sertleşti ve bana doğru bir adım attı. Sesi biraz daha keskin ama yine de sakindi.
"Eğer giymezsen sana zorla giydiririm. Anladın mı?"
Ses tonu, daha fazla tartışmaya girmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. İfadesi biraz yumuşayarak şunu ekliyor: "Şimdi giy şunu. Bekliyorum."
"Başka şey giysem olmaz mı.
Hafifçe başını iki yana salladı, ifadesi yeniden sertleşti. "Bu elbiseyi giymeni istiyorum. Tartışmaya kapalı."
Yutkundum. "Tamam, giyeceğim."
Yüzünde memnun bir ifade beliriyor, bir süre sonra tekrar konuşuyor, sesi hâlâ düz ve duygusuz. "Eğer hizmetçim olarak benimle kalmak istiyorsan, ki başka seçeneğin yok, kabul etmen gereken bazı şeyler var. Bu ilk."
Sanki hatırlatmaya ihtiyacım varmış gibi elimdeki elbiseyi işaret ediyor.
Bana doğru bir adım atıyor ve elbiseyi elimden alıyor, bunu yaparken parmakları hafifçe bileğime dolanıyor. "Ne giyeceğine, ne yiyeceğine, ne yapacağına, kim olacağına ben karar vereceğim. Hatta uyku saatine bile. Anlıyor musun?"
Anlamış gibi başımı salladım. Sonra elbiseyi çantasına koyup bana fırlattı. Şimdi çabuk bunu giy ve buraya gel. On beş dakikan var sadece."
"Tamam."
"Efendim diyeceksin. Sana hâlâ öğretemedim."
"Tamam efendim."
Hızla yatak odasına koştum ve bu saçma elbiseyi giydim. Çantada dizaltı çorap da vardı. Onu da ayaklarıma geçirdim. Sonra koşar adımlarla tekrar onun olduğu tarafa gittim.
Çayını yudumluyordu. Beni farkettiğinde bardak elinden kayacak gibi oldu. Sakinliğini koruyarak onu yavaşça masaya koyup beni baştan aşağı süzdü. Hafif bir sırıtış belirdi yüzünde. Gözlerindeki bakış saf bir memnuniyet ifade ediyordu sanki. "Çok yakışıyor."
"Dalga geçiyor olmalısın." demekten kendimi alamadım.
Sırıtması birden kayboldu ve yüzü her zamanki ifadesiz ifadesine kavuştu Ses tonu buz gibi soğuk, tamamen tarafsız ve duygusuz. "Seninle dalga geçmiyorum, bir gerçeği belirtiyorum. Elbise sana çok yakışmış. Şimdi buraya gel."
Yaklaştım ona. Bardağındaki çayı hüpletip masaya koydu. "Çayımı doldur."
"Tamam." dediğimde kaşlarını çatarak bana baktı. Ne demek istediğini anlamıştım.
"Tamam efendim."
"Güzel, akıllı kız seni."
Çayını doldurdum. Daha sonra seslendi.
"Semra abla, çabuk buraya gel."
"Efendim Ateş Bey."
"Ver paspası bunun eline, tüm salonu silsin."
"Zevkle efendim."
Gıcık kadın, ne olacak. Benden intikam alıyor sanki.
Ben yerleri silerken o da beni dikizleyip duruyordu.
"Bu yerleri ayna gibi yapmanı istiyorum. Parkelere baktığımda yansımamı göremezsem bir daha sildiririm sana."
"Şaka mı yapıyorsunuz?"
Cebindeki silahı çıkarıp kucağına koydu. "Ciddiyim."
Cevap beklemeden ayağa kalkıp bana doğru yürüdü. O yaklaştıkça kalbim nedensizce hızlanmaya başladı. Elleri uzanıp belimi kavradığında neye uğradığımı şaşırdım. Parmakları tenimi sıkıca sarıyordu. Sesi hâlâ mesafeli ve kibar bir kayıtsızlıktan başka bir şey ifade etmiyordu.
"Arkanı dön."
"Anlamadım."
"Bir daha sormayacağım."
Biraz öne doğru eğilip sırtıma bakıyor; ona doğru döndüğümde Eli belimden boynuma doğru vücudumun yan tarafından yukarı doğru kaydı ve parmakları vücudumun kıvrımlarını takip etti.
Diğer eli ilk eli ile birleşip belime dolanırken dudaklarında hafif bir sırıtış belirdi, parmak uçları nazikçe enseme dokununca gıdıklanır gibi hissettim. Bakışları boynumu süzüyordu sanki.
"Bu elbiseyle çok güzel görünüyorsun. Sanki hizmetçi olmak için doğmuşsun."
Nedendir bilinmez, dokunuşu sebepsizce kalbim hızlandırmaya başlamıştı.
Bana dokunduğu gibi aniden ellerini çekti. Tekrar konuştuğunda sesi alçak ve baştan çıkarıcıydı. Tüylerimi diken diken etti.
"Şimdi git işinin başına. O laminantları parlat."
Gel de odaklan. Az önce yaptığı neydi bunun? Bana asıldı mı yoksa başka bir şey mi? Gerçekten bu komik elbiseyle güzel mi görünüyorum? Yoksa benimle dalga mı geçiyor?
"Daha önce hiç böyle bir şey giydin mi?" Sorusuyla kendime geldim.
"Hayır." diye cevapladım.
"Ben öyle düşünmemiştim." deyince ona baktım. Dudakları hafifçe yukarı kıvrılmıştı. "Küçük bir oyuncak bebeğe benziyorsun."
Bana yine yaklaştı ve yüzü benimkinden sadece birkaç santim uzakta olana kadar eğildi. Dudaklarında hafif bir gülümseme var ve gözleri arzu dolu bir şekilde benim gözlerime kilitlenmiş durumda. "Ve sanırım seninle oynamaktan çok keyif alacağım."
Bu adam niyeti bozdu vallahi. Benim bu evden kaçmam gerek ama nasıl?
Paspası elime alıp onu umursamadan yerleri silmeye başladım ama sözleri beni bir anda altüst etti.
"Şu anda sana ne yapmak istediğimi biliyor musun?"
Bir anda dengemi kaybedip vileda kovasını devirdiğimde üstüne sıçrayan su, onu şaşkına çevirmiş ve kızdırmıştı.
"Beceriksiz." Sonra sesini sakinleştirdi. "Neyse, öğreneceksin. Bu yerleri güzelce silmezsen bu gece cezalısın."
Artık iyice sinirlenmiştim. "Yapmazsam ne olur ha?"
Bu sözlerle kolumu aniden tuttu. Ondaki öfke sanki bana yayılıyordu. Beni kendine çekip kulağıma doğru eğildi, sesi fısıltı halindeydi.
"Anlamıyorsun. Bu konuda başka seçeneğin yok. Senden hiçbir şey yapmanı istemiyorum, sana izin vermiyorum." Sana ne yapman gerektiğini söylüyorum ve eğer söylediklerimi hemen yapmazsan sonuçları olacak."
"Sonuçları ne olabilir ki?"
"Sesi artık bir fısıltıya dönüştü ve hissettiği öfkenin miktarını kontrol etmek istercesine çok yumuşak konuşması tüylerimi ürpertti. Daha da yaklaşıyor, konuşurken nefesi sıcak tenime değiyor. "Bana bir daha karşı gelirsen ne olacağını bilmek istemezsin. Şu anda sana karşı nazik olmak için çok az nedenim var."
"Ben kölen miyim." sözleri çıktı ağzımdan istemsizce.
"Evet," diye bağırdı. Sonra sesi yeniden keskinleşti ve kolumu kavrayışını sıkılaştı. Artık canımı acıtıyordu. Tekrar konuştu, sesi epey sert ve ciddiydi:
"Buradaki durumu tam olarak anladığını sanmıyorum. İşin tehlikesi şu. Sana karşı kibar olabilirim. Sana karşı nazik olabilirim. Ama sabrımı zorlarsan, Seni cezalandırmakta bir an bile tereddüt etmeyeceğim."
Gözlerim dolmuştu. Ama o acımasızdı. Çok acımasız ve empatiden uzak. Ama o düşünmeden konuşmaya devam etti.
"Benden korktuğun için mi gözlerin sulanıyor? Yoksa zayıf, zavallı, küçük bir kız olduğun için mi? Gözlerindeki yaşlarla beni kandıramazsın. Ne olduğunu biliyorum. her şeyin altında gerçekten öylesin."
Sinirlerim bozulmuştu iyice. Yutkundum. "Öylesin derken..."
Mizahsız bir kıkırdama çıkardı ve sonra gözyaşlarımı yanaklarımdan uzaklaştırdı, bunu yaparken parmakları zar zor tenime dokunuyordu. Sesi artık daha yumuşak ve ses tonunda bir parça eğlence var gibiydi. "Zayıfsın. Zayıfsın, acınası ve umutsuzsun. Ve sen benim kölemsin. Sana ne istersem yapabilirim ve sen de orada oturup kabul edeceksin." Başka seçeneğin yok, anlıyorsun beni, değil mi?"
Beni itip tüm heybetiyle dik ve umarsızca yürüyerek odadan çıktı. Gözlerim dolmuştu. Neyin içine düştüm ben böyle?
Ben yine işimin başına döndüm. Ben laminantları viledayla parlatmaya çalışırken Semra denen kadın koltuğa oturmuş, çekirdek çitliyordu. Bana keyifle bakıyordu.
"İyi ki geldin kız, sayende iş yüküm kalktı. Hahaha!"
Gözlerimi devirdim. "Ha ha ha çok komik."
Ay bir de televizyonu açıyor şu keyfe bak hele. Benim canım çıkıyor burada. Onun elbiseleri de benimkine benzer ama uzun onunki. Benimkini hususi kısacık yaptırmış Ateş şerefsizi. Yine sinirlendim bak.
Semra Hanım yanıma doğru geldi.
"Merdivenleri de paspaslamayı unutma. Yoksa Ateş Bey seni yakar. İsmi gibi bir adam, bu yüzden uysal ol yoksa seni kimse kurtaramaz. Polis bile. Bu malikanede kimlerin başına neler geldi tahmin bile edemezsin. Yerler bitince merdivenlerin tamamını paspasla."
Malikanenin katlarına uzanan devasa merdivenlere baktım. Şimdi ben bu kadar merdiveni nasıl sileceğim? Kendi evimde yapmadım bu kadar temizlik.
Sonunda yerleri bitirmiş merdivenleri paspaslamaya başlamıştım. Bir an susadım ve mutfağa girdim. O kadar susamışım ki peşi sıra üç beş bardak su içtim. O an bahçe kapısını açık gördüğümde dünyalar benim olmuştu. Sağıma soluma bakındım ve yavaşça kendimi dışarıya attım. Bahçıvandı bu, o arkasını dönüp çiçeklerle ilgilendiği zaman ona görünmeden sessizce ön tarafa geçtim. İki koruma bahçede turluyordu. Çalılıkların arkasına saklandım. Onların uzaklaştığını gördüğümde kendimi bahçe kapısının önüne attım.
"Yaşa kız Asel. Şimdi ben bu kapıdan dışarı çıkacağım ve bu zulümden kurtulacağım. Bahçe kapısından dışarı çıktım. Kendimi caddede gördüğüm için kıpır kıpırdı. İnanılmaz mutluydu. İki adım atmıştım ki bağırma sesiyle ödüm patladı.
"Sen, nereye gidiyorsun?"
Başımı çevirdiğimde onu gördüm. Ateş Bey. Elindeki silahı bana doğrultmuştu.
"Gerçekten benden kaçmanın bu kadar kolay olacağını mı düşündün? Hiç kimse benden kaçamadı ve bunu yapan ilk kişi de sen olmayacaksın. Şimdi doğruca gel yoksa bu tetiği çekmekten asla geri durmam. Yaşamak istiyorsan gel. Yaklaş bana.
Bağırdı bana. "Duyma sorunun mu var, çabuk gel."
Zaten bana doğrulmuş namluyu görünce dizleri titreyen ben, korku ve panikle ona yaklaştım. Bileğimi sertçe kavrarken toprak koyusu gözlerinde ateş vardı sanki, öyle korkutucu bakıyordu ki bana. Sonra korkutucu bir şekilde sırıttı.
Beni zekanla alt edebileceğini mi sanıyorsun? Benden bu kadar kolay mı kaçabilirsin? Ben senin daha önce oynadığın aptal çocuklar değilim. Seni az önce yaptığına pişman edeceğim ve seninle işim kaçmaya çalıştığın için af dileyeceksin. Ama önce..." Bana doğru eğildi, "Efendine karşı bu kadar inatçı ve asi olduğun için seni nasıl cezalandıracağımı düşünüyorsun?"
Sırıtışı yavaşça genişliyordu, sanki ne yapmak üzere olduğu hakkında bir fikri varmış gibiydi.
"Yani cezalandırmanın nasıl olacağını bilmiyorsun. Seni cezalandırdığımda, Efendinden kaçmaya cesaret ettiğin için pişman olacağını bilmeni isterim."
"Yeter artık sen ne biçim adamsın?"
Kaşları çatılmıştı. "Nasıl bir adammışım ben?"
"Erkek misin?" Sözleri ağzımdan çıktığında pişman olmuştum ama o çoktan deliye dönmüştü.
Gözleri öfkeyle irileşti ve yoğun öfkesinden patlamak üzereymiş gibi göründü.
"İşte böyle devam et! Seni aptal..."
Bileğimden ve kolumdan sertçe tutup beni sürükledi. Kapıdaki korumalar, bahçıvan, Semra kadın, hepsi bize bakıyordu. O, bu bakışlara aldırış etmeyerek beni merdivenlerden yukarı doğru çekti. Sonra da sürükleyerek banyoya götürdü, beni içeri attı ve kapıyı kilitledi. Titriyordum. Bu delinin bana bir zarar vermesinden aklım çıkacaktı neredeyse, kalbim küt küt atıyordu.
Bir dakika sonra bir kova soğuk suyla geri geldi. Ben ne olduğumu anlamadan yüzüme soğuk su döktü. Su yüzüme sıçradı, tüm saçlarımı ıslattı ve soğuk su tüm vücudumu ürpertmeye yetmişti.
Sırıttı ve tatmin olmuş bir şekilde bana baktı. "Kendine bir bak, tamamen ıslak ve zavallı küçük bir..."
Sonra eğildi ve kulağıma fısıldadı. Bu sadece uyarıydı sana. Emin ol cezalarımı duymak bile istemezsin.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı.
"Semra ablaya söyleyeceğim seni kurulasın. Üstünü değiştir. Bu halde kalırsan üşütüp hastalanacaksın.
Şaşırmıştım bu cevaba. "Hayrola, beni mi düşünüyorsun?"
Gözleri yine ateş gibi parlamıştı. Çenemi tutup sıktı. "Hasta olursan yeteri kadar hizmet edemezsin. Başıma bela olursun. Uğraşamam senle."
O gittikten sonra yavaşça ayağa kalktım. Rezil olmuş haldeydim. Şu üstüme başıma bak. Biraz sonra kapı açıldı. Semra denen kadındı bu.
Gel odana seni kurulayalım. Şu saçlarından başlayalım önce. Sonra üstünü değiş.
Odaya girdiğimde makinayla saçlarımı kuruttu. Sonra da gardrobun kapağını açtı. Ece mi olsun Deniz mi, yoksa Buse mi?"
Tuhaf sözlerinin ardından ona baktım. "Onlar kim? Ne diyorsun sen?"
Gülümsedi. "Kim olacak, bu giysilerin ilk sahipleri?"
Şoka uğramıştım. "Ne?"
"Giydiğin iç çamaşırları bile onlara ait."
İğrenç. Kendimden valla tiksindim. Bu gerizekalı adam bana milletin eskisini mi giydiriyor. Kadına döndüm.
"Benim giysilerim nerede? Onları giymek istiyorum."
"Onlar atıldı."
"Ne?" dememle kaşlarını çattı. "Ateş Bey öyle istedi. Hepsi de çöpü boyladı. İki parça ucuz giysiydi zaten."
"Ama şimdi giydiklerim de milletin eskisi," dedim bağırarak. Kadın sesini yükseltti.
"Fazla sorgulama itaat et. Ateş Bey'in ne olduğunu hâlâ anlayamadın aptal kız seni."
Sakinleştim. İstesem de sakin görünmeye çalıştım. "Peki, bu giysilerin ilk sahipleri nerede?"
"Fazla soru sorma, diye tersledi beni kadın. Sonra da odadan çekip gitti.
Öğrenecektim. O kızlara ne olduğunu öğrenecektim.