Bir süre önce,
Eira;
"Koş Eira koş."
Ayaklarım çıplak şekilde toprakta hızlıca koşarken abimin sesi kulaklarımda çınladı.
"Bir savaşçı olmak istiyorsan bundan daha hızlı olmalısın." dedi gülerek.
Ani bir irkilmeyle uyandım. Rüyamda bu anıları görmem tesadüf değildi. Bugün o gündü. Yıllardır hazırlandığım o sınav...
...
Gümüş Ay yükselirken arena doluydu.
Taş basamaklar soğuktu ama üstlerinde oturan kurtların bakışları daha soğuktu. Gümüş sürünün sancakları rüzgârda dalgalanıyor, ay ışığı zırhların ve kılıçların üzerinde kırılıyordu. Bu gece savaşçılar seçilecekti. Erkekler. Saf gümüş kan taşıyanlar.
Evet savaşmak belki Kara Ay'a aitti. Ama yine de Gümüş Ay'ın da kendi ordusu vardı. Gümüş Ay, asla arkasını başka bir orduya dönmezdi.
Ben, kalabalığın en alt basamağında duruyordum.
Zırhım yoktu. Sadece koyu deri bir giysi, dizlerime kadar uzanan çizmeler ve sırtımda bağlı duran kılıcım vardı.
Kılıcıma dokunmam yasaktı. Çünkü ben bir kadındım. Çünkü ben griydim.
“Valenor prensesi arenaya giremez.”
Ses yüksek ve netti. Gümüş Muhafızlardan biri önümde durdu. Mızrağını çaprazlamıştı. Bu bir savunma değil, bir engeldi.
Başımı kaldırdım.
“Savaşçı seçmeleri herkese açıktır,” dedim.
“Herkese değil,” dedi.
“Sadece savaşabilecek olanlara.”
Gülmedim. Gülseydim dişlerimi gösterirdim.
“Ben savaşabiliyorum.”
Adam bakışlarını sırtımdaki kılıca kaydırdı.
“Kadınlar, bilgelik için yetiştirilir.”
“Gümüş Ay böyle ister.”
“Ve gri kurtlar…” beni süzdü.
“Hiçbir şey için.”
O cümle içime saplandı ama yüzüme yansımasına izin vermedim.
Kalabalık fısıldaşmaya başlamıştı.
“Gri…”
“Uğursuz…”
“Valenor’un lekesi…”
Bir adım attım.
Mızrak önüme indi.
“Bir adım daha atarsan,” dedi muhafız,
“Bu bir isyan sayılır.”
Ay tam tepedeydi artık.
İçimde bir şey yer değiştirdi. Uzun süredir bastırdığım, geceleri koşarken hissettiğim o vahşi dürtü.
“O halde,” dedim sakin bir sesle,
“Savaşmayayım.”
Adam şaşırdı.
“Ne?”
Başımı çevirdim, arenanın kenarında asılı duran bronz levhaya baktım. Üzerinde yarışmanın kuralları kazılıydı. Herkesin bildiği ama kimsenin hatırlamak istemediği bir madde vardı.
“Savaşçı seçmeleri,” dedim yüksek sesle,
“üç aşamadan oluşur.”
Kalabalık sessizleşti.
“Koşu.”
“Dayanıklılık.”
“Dövüş.”
Muhafıza baktım.
“Koşmak için erkek olmak gerekmez.”
“Gümüş olmak da.”
Bir anlık tereddüt.
Sonra yaşlı bir ses yükseldi.
“Doğru söylüyor.”
Gümüş Konsey’den biri ayağa kalkmıştı. Yüzü ay ışığında sertti.
“Koşu yarışına katılabilir,” dedi.
“Ama kaybederse…”
“Bir daha adını bile anmayacağız.”
Başımı eğdim.
“Anlaşılmıştır.”
Arena kapıları açıldı.
Koşu parkuru Kuzey Ormanı’na uzanıyordu. Kayalıklar, buzlu toprak, keskin kökler… Bu yarış güç değil, dayanıklılık isterdi. Erkek kurtlar gerildi. Kasları ay ışığında parlıyordu.
Ben dizlerimi hafifçe kırdım. Nefesimi ayarladım.
Koşmak benim işimdi.
Gece kaçtığımda…
Dışlandığımda…
Ağlamamak için ormana sığındığımda…
Hep koşmuştum.
“Hazır…”
Ay ışığı sırtıma vurdu.
“Başla!”
İlk adımı attığım anda dönüşmeye başladım.
Kemiklerim esnedi. Kaslarım hafifledi. Gözlerim karanlığı net görmeye başladı. Tam dönüşüm değildi. Gri kurtların yapabildiği o ince hâl… insan ile kurt arası.
Rüzgâr yüzümü yaladı.
Erkekler hızlıydı. Ama ağırdılar.
Ben hafiftim.
Kayalıklardan sekerek ilerledim. Köklerin arasından geçtim. Ayaklarım toprağa değil, aya basıyordu sanki.
Nefesim hızlanmadı.
Birini geçtim.
Sonra bir başkasını.
Arkamdan homurtular geldi.
Son düzlükteydik.
Biri omzuma çarptı. Düşmedim. Düşmeye alışkın değildim çünkü. Düşmek benim lüksüm değildi.
Son adımda sıçradım.
Ve sınır taşına ilk ben dokundum.
Sessizlik.
Sonra… uğultu.
Arenaya geri döndüğümde herkes ayaktaydı.
Gümüş Konsey suskundu.
Muhafız bana bakıyordu. Mızrağı artık aşağıdaydı.
Göğsüm inip kalkıyordu ama gözlerim sakindi.
“Birinci aşama,” dedim,
“tamamlandı.”
Ay ışığı sırtımda bir anlığına yandı.
Kimsenin fark etmediği bir şey oldu o an.
Derimin altında, kürek kemiklerimin arasında, eski bir işaret titreşti.
Ayın Gri Mührü…
ilk kez uyanıyordu.