1. Benim İçin

3282 Words
Benim için önemli, senin için bir hiç... * "Bunu da alalım mı?" Başımı çevirip önce gösterdiği bibloya baktım, sonra elimdeki poşetlere baktım. Aldığımız onca eşyanın yanında o köpek şeklindeki bibloya gerçekten gerek var mıydı? "Gerçekten ona ihtiyacın var mı Sina?" Bütün poşetleri ben taşımıyor olsam, belki alması konusunda onu destekleyebilirdim ama beyefendi asla gerçek bir centilmen olamadığından bütün poşetler benim küçük ellerimdeydi ve eğer iddiayı kaybetmiş olmasaydım hiç düşünmeden bulduğum ilk yerde bırakır yoluma devam ederdim. Ancak yine ve yine kod adı Domestos, gerçek adı Sina Türker olan bu öküzcük kuşuna yenildim. Şimdi de kaderime boyun eğmiş bir halde onu takip ediyorum. Yol üstünde gördüğü her mağazaya girmek için bugünü beklemiş olmalıydı. İntikamı soğuk yemeyi sevmezdi o, direk sıcak gömerdi. "Biliyorsun Domates, hayatıma renk katan her şeye açığım." Sonra beni sinir ettiği kadar yüreğimi titretecek bir göz kırpışla bütün bıkkınlığımı sildi. "Özellikle de sana." Neyse ki dostlarım, bu benim her zaman alışık olduğum bir hamleydi bu yüzden gardımı çıkarıp kılıcımla darbesini geri gönderdim. "Flört hamlelerini benden uzak tut." Yoksa yakalarına yapışıp, yeter ulan yeter, diye bağıracağım. Neye uğradığına şaşıracaksın. Aptal. "Ayrıca o bibloyu alırsan temizlemen gereken eşya sayısı artacak, üstü sürekli tozlandığı için asla için rahat etmeyecek ve sonunda atılacaklar kolisine koyacaksın." Söylediklerimde yüzde yüz haklı olduğum için yüzü asıldı. Temizlik hastası olan ben olmadığım için asık yüzüne göz devirdim. "Beni bu kadar iyi tanımandan nefret ediyorum Domates," dedi ve bibloya son kez bakıp yerine koyarak yeni girdiğimiz mağazadan çıktı ve yürümeye devam etti. Gereksiz bir poşetten daha kurtulduğum için çaktırmadan başımı göğe çevirip şükrettim. Teşekkür ederim Allah'ım, çok teşekkür ederim. Gelmediğimi fark edince arkasını döndü. "Ne yapıyorsun?" "Gökyüzüne bakıyorum," dedim hemen ona bakarak ve elimdeki poşetler yüzünden bir sağa bir sola dengemi kaybederek yanına koştum. "Yine ilham mı geldi?" "Hayır, ama gelse ne olur?" dedim somurtarak. "Ne de olsa o da not defterimin arasında eskiyerek yok olacak." Taslaklarımı gönderdiğim yayınevinden hala bir haber gelmemişti. Ondan önce başvurduğum yayınevlerinin geri dönüş hızlarına bakılırsa, Lotus Yayınevinin hikâyemi okuduğunu düşünüyorum. Yine de bu kesinlikle beni mutlu etmiyor. Boşuna ümit etmemeyi son beş yayınevinden öğrendim. Eh, bazıları şanslı olamıyor. Yazılan onlarca saçma hikâye varken benim güzeller güzeli kurgularım, karakterlerim nasıl sayfalara kilitli kalıp insanlara ulaşamıyor anlamıyorum. Şımarık ve kibirli gibi görünmek istemem ama şu an piyasada olan birçok kitaptan daha güzel şeyler yazıyorum. Ama kimsenin umurunda değil! İnsanlar saçma sapan mafya hikâyelerini okumaya bayılıyorlar çünkü! Sakin ol Masal, sakin ol. Sokağın ortasından kriz geçirmek istemezsin. "Yine daldın çıkamıyorsun yüzeye, uyan uyan geldik." Şakağımdaki saçı çekmesiyle önünden geçtiğimiz kitapçının vitrinine attığım bakışlarımı ona çevirdim. "Üzerime gelme, zaten sinirliyim. Senden çıkartırım ne olduğuna uğrarsın." "Aman senin sinirini yesinler aman!" Gülerek eğildi ve aramızdaki boy mesafesini kapatarak yuvarlak yaptığı parmaklarını yanaklarıma bastırdı her zamanki gibi. Neden sokakta peki, anlatsana? Yanaklarımın yandığını hissediyordum ve bana dediği gibi domatese benzediğime emindim. Adımız çıkmış dokuza inmez sekize... "Kollarım koptu Domestos," dedim gözlerimi kocaman açıp kendimi acındırmak için. "Bari iki poşeti sen taşı." "Olmaz. Kaybeden poşetleri taşıyacak dedik, taşıyorsun Domates." "Elfler kovalasın seni!" dedim sinirle ve hala yüzümde olan parmaklarından uzaklaşıp onu sollayarak yoluma devam ettim. Çok geçmeden yanımda bitti yeniden. Yürüme hızıma bakılırsa bana yetişmesi imkânsız değildi. Bacakları boyum kadarken hiç değil. Ondan uzun olduğum zamanlar da vardı elbette ama o yıllar çok çok eskide kalmıştı. İlkokulun üçüncü senesiydi ve sonra o büyümüştü. Bende her sene ondan kısa kalarak yirmi dört yaşıma bastım. Yirmi dört yılda yalnızca bir metre elli santim uzayabildiğime inanamasam da bunun için annemi suçlayabilirim sanırım. Neden bende Öykü gibi babama benzemedim ki? "Yine daldın Masal. İki saattir sana sesleniyorum." "Kollarımın ağrısı kulaklarıma vurdu." Durdum ve tek dizimin üstünde yere çöktüm bir anda. "Dik," dedim ve diğer dizimi de kırarak yere oturdum. "Duyamıyorum." Sonunda elimdeki poşetler yerler buluşunca omuzlarıma bir hafiflik geldi. Yanlış harf kullandığım gerçeğini yüzümü buruşturarak düzelttim. "Aman duramıyorum. Ne fark eder?" Poşetleri bırakıp hiç gocunmadan yere tamamen yerleştim ve başımı kaldırıp dehşete düşmüş yüzüne baktım yalvararak. "İki dakika dinleneyim." "Poşetlerimi yere koydun!" dedi kıpkırmızı olmuş yüzüyle. Yaptığım şeyin farkına varmam için üç beş dakika geçmesi gerekti. Bu sürede kendisini sakinleştirmeye çalışıyor etrafımda dönüp duruyordu. Yanımızdan gelip geçenler bu halimizi görünce Sina'nın ayin yaptığını düşünmüş olabilirlerdi. Poşetleri eve alacağı için asla dışarıda yere koymazdı. Bazen onun temizlik komandosu olduğunu unutuveriyorum ve yaptığım pislikler sonucunda geçirdiği krizler beni hazırlıksız yakalıyor. Hani neredeyse yirminci yılımıza gireceğiz ama hala böyle küçük sorunlar yaşamamız normal bence. "Yeni poşet alırız tamam sakin ol." "Kal burada," dedi işaret parmağını bana çevirip. "Yeni poşet alıp geleceğim. Şunlara sahip çık." "Tamamdır komutanım," dedim elimi alnıma götürüp asker selamı vererek. Parmaklarım fazla kalem tutmaktan biraz esnek olduğu için asker selamını tam veremiyordum ve bu durum Sina'yı her zaman eğlendirirdi. Bende kullanmaktan çekinmiyordum. Bir gülümseme görmek için gerekirse bacaklarımı boynumda düğümlerdim. Dudağı düşündüğüm gibi yukarı kıvrılır gibi olsa da kendini toplayıp ciddiyetine büründü ve arkasını dönüp geri de kalan mağazalardan birine girdi. Arkasını döndüğü gibi güldüğünü biliyordum çünkü o Sina'ydı. Ciddiliği en fazla yarım saat sürerdi ki bu süreye ulaştığını görmek imkânsızdı. O gelene kadar oturduğum yerden kalkmadım. Bağdaş kurmuş kollarımla sardığım poşetleri korurken önümden gelip geçen ve bana garipmişim gibi bakan insanları izledim. Neyse ki beş dakika sonra elindeki poşetlerle geri döndü. "Hasta olacaksın Domates, o yer mikroplarla dolu." "Benim vücudum mikroplarla yıkılacak kadar hassas değil Domestos, korkma." Bu kadar zıt karakterli iki insanın yirmi yıldır arkadaş olması size çok garip gelebilir ama birbirimizin o kadar değişik hallerini gördük ki bunlar vız geliyor artık. Sina'nın yüzüne çamur fırlatabilme cesaretine sahip en kıdemli insan olduğumu gururla belirtmek isterim dostlarım. Onun hayatındaki ayrıcalıklı yerimi de böylelikle anlamış olursunuz. Pislenmiş poşetleri yenileriyle değiştirip çöpe attıktan sonra beni oturduğum yerden kaldırdı ve poşetleri yeniden elime verdi. Asla vazgeçmiyor asla. Apartmanın içine girip asansörün yanına vardığımızda yorgunluktan ölmek üzereydim. Elimdekileri ikinci kez yere bırakma gafletine düşmeden sırtımı duvara yasladım. On poşetin en fazla üçü bana aitti, o da market poşeti abur cubur aldım. "Bana bak, sen neden bu kadar çok eşya aldın bakayım?" "Evim çok boş gözüküyordu," dedi profesyonel bir yalancı olduğunu bilmiyormuşum gibi. "Doldurmak istedim, doldurmayayım mı?" "Yatak yastıklarıyla mı dolduruyorsun evini?" dedim elimdeki kocaman yastık poşetini kaldırmaya çalışarak. Üstelik yeni nevresim takımı da almıştı. Bu da demek oluyor ki kesin bir şeyler karıştırıyor. Umarım Evren'in yeni yeni düzelmeye başlayan sinirlerini bozacak bulutlu planlar yoktur kafasında. "Çok sorguluyorsun Masal," dedi açılan asansör kapısından içeri girerken. Peşinden içeri girip onun gibi aynaya döndüm. Asansörün kapısı kapanmak üzereyken yeni komşularımızdan biri koşa koşa içeri atladı ve bize kibarca gülümseyip kat numarasına bastı. "Bizim kata basmayı unuttuk," dedim Sina'ya kolunu dürterek. "Bassana." "Sen bas, senin tarafında." Gözlerimi kocaman açıp elimdekileri salladım. "Dolu ellerimle nasıl basayım?" "Ulaşamam şu an oraya, çok yorgunum," dedi sinir bozucu bir bakışla. Hayır, kalbimiz senin için atıyor olabilir ama bu senin yüzünden sinirlenmeyeceğiz demek değil. Ne de olsa insanoğlu her şeye alışıyor. "Bana bak," dedim tehditkar bir ruha bürünerek. "Bırakırım poşetlerini yere hepsini teker teker eve taşımak zorunda kalırsın. Bas şu düğmeye." "Dışın şirin bir kızken için nasıl bu kadar korkutucu olabilir anlamıyorum Masal." Sözümü ikiletme der gibi poşetleri yere bırakmaya yeltendim. Korkuyla ellerini havaya kaldırdı teslim olarak ve uzanıp kat numaramıza bastı. "Bir işler çevirdiğini anlamadım sanma," dedim sonra yeniden ona dönüp. "Uslu dur." "Uslu mu dur? Bu istek bende geçerliliğini kaybedeli yirmi yıl oluyor Domates." Asansör dördüncü katta durdu. "İyi akşamlar," dedi kadın kibar bir gülümsemeyle ve asansörden indi. "Size de iyi akşamlar," dedik peşinden. Kapı kapanınca aynaya dönüp yanımda duran aksine baktım. Siyah saçları düzgün bir şekilde taranmıştı. Yeşilimsi mavi gözleri ise muziplikle parlıyordu her zamanki gibi. Onu sevmemek mümkün müydü ki ben becerecektim? Bazen ona olan hislerimin alışkanlıktan olduğunu düşünüyorum. Şeytan tüyü var Sina'da. İnsanı kendisine çekiyor, güldürüyor, düşük enerjiyi tavan yaptırıyor. Yirmi yıldır yan yanayız, ondan hoşlanmamam tuhaf olurdu ama sevgi, aşk? Bunlar için alışkanlık yeterli mi yoksa öylesine mi gelişiyor duygular kalpte? Bunun için ondan uzaklaşmam gerek ama uzaklaşmamın mümkün olmadığı tek insan kendisi. Kopamıyorum arkadaşlar, kopamıyorum. Sina'da aynı şekilde aynadaki aksime bakıyordu. Bir anda kaşlarını yukarı kaldırıp dudağını içe kıvırdı ve sevimli bir maymuna dönüştü. Elimde olmadan kıkırdadım. "Aptalsın biliyorsun değil mi?" "Senin Kelayak Bey'in kadar olamasak da," dedi eski haline dönüp. "Kelayak Bey dünyanın en bilge insanı bir kere, doğru konuş." "Sen ona bilge diyorsun diye bilge olmaz Masal." "Senden daha zeki ve yakışıklı diye kıskanma lütfen," dedim göz devirerek. Çekemediği bir şey varsa o da hayali arkadaşlarımdı. Küçüklüğümden beri benimle olan çay arkadaşlarımı biliyordu ama asla onları sevemiyordu. Dişmuk Hanım hariç. Anaokulundayken onunla birkaç kere çay içmişliği vardı ama Kelayak Bey ve Kocaman Bey'le oturmayı sevmezdi. Gördüğünüz üzere, hala sevmiyor. Asansör birden durunca sendeleyip kafamı cama vurdum. Soğuk camla askerlik arkadaşları gibi alın tokuşturduğumu görünce histerik bir gülüş çıktı dudağından. "Yakışıklı olduğumu inkâr edersen böyle musibetler gelir başına işte!" "Kes sesini! Hep senin yüzünden zaten!" "Evet, başına ne geliyorsa hepsi benim yüzümden Masal." Öyleydi. Bana ne oluyorsa, hayatımdaki en küçük nokta bile onun yüzündendi. Geçmişimde, bugünümde ve geleceğimdeki tüm denklemlerin esas elemanı oydu. O çıkınca elde hiçbir sonuç kalmıyordu. Bir romanın giriş cümlesiydi adeta. Kapağı açtığın anda karşına çıkıyor ve seni içine hapsediyordu. Her harfi sabırla okuyordun, birleştirip kelimelere dönüştürüyor o kelimelere anlamlar veriyordun. Sina benim yazılan ilk kitabım. Bu yüzden hayatımdaki yeri ona âşık olmasam bile her zaman aynı derecede önemli olacak. Asansörden çıktık. Evren ile birlikte tuttuğumuz evin karşısındaki dairesine giderken peşindeydim. Kapıyı açıp içeri girene kadar poşetleri benden almayacaktı. Anahtarını çıkarıp kapıyı açtı ve ayakkabılarını dışarıda çıkarıp eve girdi. Sonra eğilip ayakkabılarını yerden aldı ve içerideki dolaba koydu. Nihayet elimdeki poşetleri alıp evin içine koyduğunda yere çöktüm aniden. Üzerinden yük alınmış yay gibi yerimde sendeliyordum. "Bayılıyorsun yerde sürünmeye." "Geberdim geberdim! Aptal! Ver poşetlerimi, evime gideceğim artık." Market poşetlerimi elime verdi ve yanağımı sıktı. "Sevimli şey seni!" Kalbimi hızlandırmasını umursamadan arkamı dönüp evimin kapısına süründüm dizlerim üzerinde. Nitekim eve girmek için ayağa kalkmam gerekiyordu ama bende gram güç yoktu. Bir de eşyalarımızı yerleştirecektik, akşama sağ kalır mıyım bilmiyorum. Kapıyı açmak için ayağa kalktığımda arkamı dönüp Sina'ya baktım. "Hadi görüşürüz." "Kolay gelsin size," dedi elini sallayarak. Onun tek başına yaptığı işi biz iki kişi yapamazdık, bunu biliyordu bu yüzden pis pis gülüyordu salak. "Hı sana da!" "Bana zaten kolay Masal." İçeri girdim ve kapıyı arkamdan kapattım. Ben senden bugünün intikamını almazsam bana da Masal demesinler! "Ben geldim!" Üniversite bittikten kısa bir süre sonra Evren İstanbul'daki Lotus Yayınevinden iş teklifi alınca bende şansımı burada denemek istedim. Yayınevlerinden uzaktayken çok zor oluyordu, eğer taslağımı yüz yüze teslim edersem tatlı ve masum suratımı görüp beni kırmamak için kabul ederlerdi basmayı. Bizde Evren'le topladık tası tarağı, annemleri ikna ettik ve İstanbul'da kendimize bu küçük evi bulup kiraladık. Babam ve annem beni normalde buraya asla yollamazlardı ancak karşı dairemizi tutan Sina ve bizimle birlikte İstanbul'a dönen Alarçin teyze ile Ali amca sağ olsun gönül rahatlığıyla kabul ettiler. Hem Eskişehir'le İstanbul arasında kaç saat var ki? Bir hızlı trene bakar orada olmam. "Ben çok yoruldum Masal, odamı yarın sabah ayarlayacağım," diyen Evren ile son kitabı da kitaplığa yerleştirip ağrıyan belimle ona döndüm. "Ay bende! Elim kolum sızlıyor. Temizlik bünyeme fazla geldi." Rüya teyze beni ne kadar temizlik konusunda eğitmeye çalışsa da ben annemin kızıyım ve bu yüzden bünyem bir yerden sonra tepki vermeye başlıyor. "Çay içer miyiz?" Sorusuyla başımı eğip sinsice güldüm ve alttan alttan baktım yüzüne. "Balkonumuzda mı?" Başını sallayarak onayladı. "O zaman çayı boş ver ben acıktım. Gece acıkmalarına yarışır bir ilk yemek yiyelim evimizde. Dürüm?" Teklifiyle karnım guruldasa da aklımdaki intikam çanları bütün zihnimde yankılandı. Vakit intikam alma vaktidir dostlarım! Heyecanla yerimde zıplarken işaret parmağımla onu gösterdim. İşte hayatınızda böyle işe yarar arkadaşlar olmalı! Gecenin bu saatinde istenilebilecek en mantıklı şeyi istediği ve bu mükemmel fikri aklıma soktuğu için Evren'i alnından öpmek istiyordum. "İşte bu daha güzel bir öneri! Ve bize dürümleri getirecek kişiyi de çok iyi tanıyorum." "Saçmalama," dedi gözlerini devirerek. "Çocuğu bu saatte dürüm almak için evinden çıkarmayacaksın herhalde." Yoo çıkaracağım. Sürüne sürüne gidecek gerekirse. "Karşı dairemizde oturuyor Evren," dedim omuz silkerek. Ayrıca Sina ile dürüm kelimeleri yan yana geliyorsa o işin sonu dürümle biter, buna kefilim. "Sina konu dürüm olduğunda annesini bile tanımaz." Ne yazıktır ki bu konuda haklıyım. "Rüya teyze bunu duysa çok üzülürdü." Engellemeye çalışmasına izin vermeden arkamı dönüp seke seke kapıya koştum ve çıplak ayaklarıma geçirdiğim terliklerle hızla karşıya ulaştım. Yumruk yaptığım ellerimle kapıyı taciz etmeye başladım. Şu an sinirden bayılma raddesine geldiğine eminim. "Kapımla ne zorun var kadın!" Hışımla açılan kapıya çarpması gereken yumruğum havada süzüle süzüle çenesine konduğunda kısa bir şok yaşadım. Hedefim bu değildi aslında ama iyi oldu. Ellerime taşıttığı poşetlerin intikamını almış oldum. "Ay çok özür dilerim Sina! Ben kapıyı yumrukluyordum, sen de hızlıca açınca elime hâkim olamadım. Çenen kaydı mı bakayım?" Uzanıp çenesini elime aldım ve kafasını iki yana salladım. Bu kadar yakın olabilmek kalbime verilmiş bir armağandı kesinlikle. Dünya üzerinde kaç kişi habersiz sevdiği adama bu kadar yaklaşabilir ki? "Tipin yerine geldi gerçi, iyi oldu." Senin tipin hep iyi ama olsun. Ben inkâra devam edeyim. "Masal," dedi sakin sakin nefes alıp verirken. Bana sataşıp istediğimi vermemek için kendiyle savaşıyordu. "Ne istiyorsun?" "Dürüm," dedim ayna karşısında denediğim şirin sırıtışlarımdan biriyle. Evet, ayna karşısına geçip mimik çalışıyorum, bende böyle bir anormalim. "Çok yorulduk ve çok acıktık. Sende yorulmuşsundur şimdi, git dürüm al bize balkonumuza davetlisin." "Sipariş edebiliriz biliyorsun değil mi?" Tabii ki biliyorum ama o zaman işin eğlencesi ne olacak? Ayrıca senin getirdiğin dürümü yemekten güzeli var mı? "Evet, ama misafircilik oynayacaksak senin gidip bize dürüm alman ve kapıyı çalıp, aa komşum bende size dürüm almıştım müsaitseniz birlikte yiyelim, demen gerekiyor." Sina gözlerini kısarak bana beş dakika boyunca normal zamanda içimi eritip beni yere serecek bir şekilde bakarken ben de gözlerimi dikmiş yüzüne bakıyordum onu hipnoz edebilmek için. Kapıyı yüzüme kapatınca hipnozun işe yaramadığını anladım. Gerçi hipnoz işe yarasaydı Sina bana kırk kere âşık olurdu. Arkamda bekleyen Evren'e dönüp göz kırptım ve yeniden önüme döndüğüm anda kapı açıldı. Dayanamayacağını biliyordum! Elindeki anahtar ve cüzdanla evden çıkarken omzuna dostça vurup eve geçtim. Biz evin içine girerken o söylenerek asansöre biniyordu. "Sipariş edebilirdik Masal, neden çocuğu dürümcüye yolladın?" "Çünkü onu dürümcüye giderken görmek bana değişik bir haz veriyor," dedim omuz silkerek. Elindeki dürümle karşıma dikildiği her an yüreğimi yerinden çıkartıyordu ve ben mazoşist gibi buna bayılıyordum. "Büyük ihtimalle şu an komşumuz olduğu için hayata sövüyor." "Peşimize takılan oydu. Ayrıca komşumuz olmasa bile dürümü ondan isterdim." Çünkü bana dürüm getirebilecek tek insan Sina. Evren balkona geçerken ben mutfağa gidip koliden bardakları çıkardım. Bulaşık deterjanıyla yıkayıp tepsiye koyduğum anda kapı çaldı. Koşarak mutfaktan çıkıp kapıyı açtım ve onu gördüm. Tek omzunu kapıya yaslamış başı yorgun bir şekilde önüne düşmüştü. Parmağının ucuna asılı dürüm poşetini bana doğru uzatmıştı. Yüreğim, lütfen sakin ol. Biz böyle çok darbe aldık, çok yıkımlar yaşadık ama toparlanmayı bildik. Yani sakin ol, bunlar bize vız gelir tırıs gider. "Aaa komşum," dedim role bürünüp yüzüme sahte bir hayret ifadesi yerleştirerek. Gören de onu dürüm almaya zorla yollayan ben değilim sanır. "Hayırdır bu saatte?" "Dürüm aldım," dedi poşeti havada sallayarak. Kaşlarımı çattım. Ona yazdığım sözleri söylemesi gerekiyordu. "Sana söylediklerimi söylemen gerek Sina." Ofladı pufladı ama saniyesinde moda bürünüp yüzüne benim gibi oyunbaz bir ifade yerleştirdi. "Aa komşum bende size dürüm almıştım müsaitseniz birlikte yiyelim," dedi abartı bir şekilde kaşlarını oynatarak. "Ne güzel sürpriz bu komşum, gel içeri gel bizde çok acıkmıştık." "Aaa!" Gözlerini kocaman açtı. "Ne tesadüf komşum." Küçük bir kahkaha atıp içeri geçmesi için yer verdim. Uzattığım terlikleri giyinip kapıyı kapattı. "Evren balkonda, bekle bardakları alayım." Hızlıca bardak tepsisini elime aldım ve birlikte balkona geçtik. Kasaların üzerine koyduğumuz renkli minderlere yan yana oturduğumuzda Sina dürümlerimizi dağıttı. Bende ayranları dökünce bir süre sadece dürümlerimizi yemekle meşgul olduk. Son altı yılda Evren de bizim küçük grubumuza katılmıştı. Yaşadıklarından sonra normal bir hayat sürmeyi istiyordu. Belki bunun için doğru kişiler değildik ama en azından yüzünün güldüğünü görmek güzeldi. Normallikten uzak, sakin ama eğlenceli yaşamaya çalışıyorduk. Eğer Evren hayatıma girmeseydi, Sina'ya olan hislerimde boğularak can verebilirdim. Neyse ki tam zamanında gelip hayatımı kurtardı. Bir de şu içindeki hüzün yumağını atabilse, sonrası bizim için bayram demekti. Önümüzdeki ışıklarla süslenmiş şehr-i İstanbul'u izliyorduk. Şehrin ışıkları o kadar parlaktı ki yıldızlar gözükmüyordu. Yapay ışıklarla doğal ışıkları kaybettiğimiz anda başladı dünyanın karanlığı. Biraz kıssak sokaktaki ışıkları göreceğiz gerçek aydınlığı ama kimse buna gönüllü değil, gözlerimiz kör olmuş gerçeklere. "Hikâyelerin başladığı yerdeyiz," dedi Sina bir anda sessizliğimizi bölerek. Sessizliğim bölünecekse onun tarafından bölünsündü, başka ne isterdim ki? "Büyüdük," dedi Evren. "Artık kendi hikâyemizin sınırları içerisinde, ailemizden uzaktayız." Ailemden uzak ve farklı bir hikâyede olma fikri içime küçük bir korku saldı. Uzaklıkları sevmiyorum. Hayatıma birini almışsam ona yakın olmam gerekiyordu ki güvende olayım. "Aslında annenler buradan iki semt aşağıda oturuyorlar Evren." Bana dönüp ters bir bakış attı. "O anlamda mı dedim Masal?" "Hayır ama uzaklaşmak bizi gerçek anlamda onlardan uzaklaştırmıyor." Ne kadar istesek de uzaklaşamıyoruz anılarımızdan, onlardan... Ben ne kadar uzakta olursam olayım annemin varlığını yanımda hissedebiliyorum. Aynı şekilde babamın ve kardeşimin de. Onlar benim uzak yakınlığım. "Sizce de büyümek çok korkutucu değil mi?" Sorum ile birlikte ikisi de başını omzuma yasladı. Evren'den yana sıkıntım yoktu ama sol yanıma yaslanmış olan Sina büyük tehlike içeriyordu. Ya kalp atışımın hızlandığını duyarsa ve ben canımı direk eline teslim etmek zorunda kalırsam? Al başına belayı! "Sadece uyumak istiyorum," dedi soruma omuz silktikten sonra. Yakınlığı ve boynuma çarpan yorgun nefesi canımı gıdıklayınca nefes alamamaktan korktuğum için sinirlendim. "O zaman evine defol!" Başını omzumdan kaldırınca rahat bir nefes aldım çaktırmadan. Açık hava da nefes alamamak dedikleri bu olmalıydı. "Yok ya! Dürümü al gel derken iyiydi küçük hanım!" Ona döndüm tamamen. "O, o zamandı küçük bey! Sinirimi bozdun şimdi defol!" Yaniii gitmesen de olur ama laf ağızdan bir kere çıkar. Yiğitliğe sidik vurmamak lazım. "Gitmiyorum," dedi kollarını göğsünde kavuşturup omuzlarını küçük çocuklar gibi sallarken. "Kolaysa gönder." "Çok gıcıksın!" "Sensin gıcık!" Saçını tuttum sinirle. Sina ile Sina olmak gerekiyordu ki savaşta şartlar eşit olabilsin. Ben saçını çekince o da benim saçlarımı çekti. Parmakları buklelerime acımadan asılmıştı. Acaba saç tellerimi sevdiği günler de gelecek miydi? "Ya ya! Canım acıyor çekme!" "Önce sen çektin sen bırak!" "Hak ettin ama sen ben hak etmedim." "Mantığını sevsinler," dedi histerik bir gülüşle. "Hak etmemişmiş!" "Bunu sen istedin," dedim ve dilimi çıkarıp eline doğru eğildim. Yapacağım hamleyi anladığı anda saçımı bırakıp geri kaçtı korkuyla. "Bu ikinci yüreğime indirişindi! Acımasız, gaddar ve huysuz bir cadı olduğunu unutup duruyorum." Kaçmasına rağmen üzerine gelmeye devam edince elini alnıma koyarak beni kendinden uzak tutmaya çalıştı. Dilim hala dışarıdayken konuşmaya devam ettim. "Unutmaman gereken bir şey daha var, beni bu hale sen getirdin." Dilim dışarıda olduğu için konuştuklarım anlaşılmıyor üstüne bir de tükürük saçıyordum etrafa. Yüzünü buruşturdu çaresizce ve elini alnımdan çekti. "Yıkadın beni tükürüklerinle, yalasan ne olur?" Zafer kazanmış olmanın verdiği mutlulukla yerime oturup sakinleştim ve kazağımın koluyla yüzünü sildim. "Bu sana iyi bir ders olmuştur ha Domestos?" "İntikamım büyük olacak Domates, beklemede kal!" Sesini sürekli izlediği filmdeki kötü karakterler gibi kalınlaştırıp çatallı hale getirmişti. Yakınımdaki ciddi yüzüne bakıp gülümsedim. "Aman vazgeçersin bir yerine bir şeyler olur." "Senden vazgeçmek mi?" Arkasına yaslanıp ışıklarla süslü boğaz köprüsüne baktı. "Asla. Yüz yaşıma bile gelsem, seninle uğraşmaktan vazgeçmem." Onun gibi önüme dönsem de yamacından uzaklaşmadım ve başımı koluna yasladım hafifçe. "Takma dişlerimi kaçırırsın artık." "Steril bir eldivenle yapamayacağım hiçbir şey yok." "Ona ne şüphe!" Gözlerim günün yorgunluğu ve son yarım saatimizin hareketliliğiyle kapanmaya çalışıyordu. Başım biraz daha yaslandı koluna, kısa bir hareketle beni kolunun altına aldı. "Masal," dedi bir süre sonra ben tam dalmak üzereyken. Gözlerim yarı aralıktı. "Hım?" "Sahiden büyüdük mü?" Büyüdük mü? Ailemizden ayrı bir hayata başlamamız, yeni işlere ve ayrı ortamlara adım atmamız büyüdüğümüzü mü gösteriyordu? Hayır. Sina yine aynı Sina'ydı. Altı yıl önce kimse, şimdi de oydu ve ben onun değişmemesi için içten içe dualar ediyordum. Hep aynı kalsın, yalvarırım. "Hiç sanmıyorum Sina," dedim mırıltılı sesle. "Büyüdüğümüzü görebileceğimi bile sanmıyorum." "Peki, büyümek istiyor musun?" Eğer büyüdüğümde senden ve arkadaşlığından uzaklaşacaksam, kolların bir daha beni böyle sarmayacaksa istemiyorum. Hep çocuk kalmaya razıyım. "Hayır," dedim uzatmadan ve gözlerimi kapattım. Ana karakter karanlıktaysa o hikâye ya sonradan devam eder ya da sonsuza kadar biterdi. Ben uyudum ve hikâye devam etmek üzere bitti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD