2. Sonunu Bile Bile

3122 Words
Sonunu bile bile sana deli oldum ah Uykumun en güzel yerinden Evren'in seslenişiyle sıçrayarak uyandım. Bir kez uyanmışsam uykuya dönüşüm çok uzun ve dönemeçli olduğundan arkadaşımın çağrısına el mecbur kulak verdim ve kendimi bir anda ikinci kez temizlik yaparken buldum. Dün gece yaptığımız eşya dizme eylemi gerçek bir temizlik sayılmıyormuş arkadaşlar. Meğerse deterjan kullanarak evi baştan aşağıya temizlememiz gerekiyormuş. Peki, sizlere soruyorum madem böyle bir şey vardı annelerimiz neden bizi uyarmadı? Biliyor olduğunuzu düşünmüş olabilirler mi? Kelayak Bey'in alaycı ve bilmiş sorusuna karşı göz devirdim. Bence bu yeterli bir mazeret değil. Bahaneler üretmeye bayılıyorsunuz küçük hanım. Benim kod adım: Bahane bir kere! Gerçek temizlik için malzeme almak gerekiyordu. Gelin görün ki ben dün marketten temizlik malzemesi dışında her şeyi almıştım. Bu yüzden yazı tura atarak markete gitme görevini Evren'e bırakıp o gelene kadar kahvaltı hazırladım. Yumurtayı sıcak yiyelim diye o gelince kıracaktım ama geldiğinde yüzünde öyle bir ifade vardı ki kahvaltı edelim demeye çekindim. Delirmiş gibi bir anda oturma odamızın ortasına düşüp dün akşam dizdiğimiz eşyaların altını defalarca kez silip süpürüp, kitaplığımızın tozunu aldık. Oturma odası bittiğinde bende bitmiştim. Mutfaktaki kolilerden birinde duran kitabımı alıp dinlenmeye çekildiğimde Evren durmayı düşünmeden hole geçti. Eline aldığı diş fırçasıyla fayans aralarını çıldırmış bir Rüya teyze potansiyeliyle temizlerken yine bir krize daha girdiğini o an anladım. Market yolunda aklına ne geldiyse yine Bulut'u düşünmemek için kendiyle savaşıyordu. Herkesin savaşma şekli farklıydı. Ben içime kapanıp kendimi kitaplara ve kurduğum dünyalara kapatıyordum. Evren daha önce denemediği hobilere yöneliyordu. Temizlik gibi. Öyle ki birazdan alt komşumuzun evine izinsiz bir iniş yapacaktı. Kulağına taktığı kulaklıklar yüzünden çalan kapıyı duymayınca bakmak için ayağa kalktım. Tam mutfaktan çıkacakken ayağa kalktığımı görüp durmamı sağladı. "Sen otur, ben açarım ayakların pistir şimdi." Kapıyı açmasına rağmen ses gelmeyince endişelendiğimden hole çıktım peşinden. Hayalet görmüş gibi bembeyaz olan yüzü, kapıyı sertçe kapatmasıyla kıpkırmızı oldu. Deli gibi titreyerek yere çöktü ve bıraktığı fırçayı eline alıp sürtmeye devam etti. Gözlerinden yere düşen damlalarla birlikte yanına oturdum yavaşça. Böyle anlarda ona sakinleştirici bir tonla yaklaşmam gerekiyordu. Birçok kez yanımda sinir krizi geçirdiğine tanık olmuştum. Kalp krizi tehlikesi olduğu için ona bir şey olmasından korkuyordum. İyi de kapıdaki kimdi? Bütün nefeslerini yutarak ağlarken onu bu hale getirenin ne olduğunu anlamamak zor değildi. Saçlarını okşadım şefkatle. Başını göğsüme yaslamasını sağlayıp gözlerinde biriken ne varsa akıtmasını bekledim. Sonunda sakinleştiğinde odasına götürdüm onu. Yatağına yatıp titreyen bedenini örttüm ve kapıya gittim. Eğer düşündüğüm gibiyse hala kapıda olmalıydı. Ah Sina, ah Sina! Biliyordum bir şeyler karıştırdığını ama bu kadar büyük bir şey olduğunu tahmin edemiyordum. Şimdi Evren'in gazabından kim koruyacak seni? "İyi mi?" diye sordu Bulut gözlerine çökmüş pişmanlık ve sesine oturmuş hüzünle. O da Evren kadar şaşırmış, afallamıştı. Anlaşılan Sina ona da karşı dairemizde yaşadığını söylememişti. Peki, o hangi cehennemdeydi? "İyi." Evren'in vermemi isteyeceği cevabı verdim. Arkadaşımın en kötü özelliği biz insanlara göre fazladan gurur ve inadı olmasıydı. Bulut ona arkasını döndükten sonra, peşinden ne kadar gözyaşı dökmüş olursa olsun ona bir daha adım atmayacağını, atsa bile bunun için çok yollardan geçmesi gerektiğini bilecek kadar tanıyordum artık onu. Çözülmesi zor biri gibi görünüyor olsa da aslında onu anlamak çok kolaydı. Sadece zaman gerekiyordu hisleri için. Evren kısa bir kendine gelme seansından sonra yeniden temizliğe yeltenince bir süre oyalansın diye ona dokunmadım ama durmak gibi bir niyeti olmadığı için onu odasına kapatmak zorunda kaldım. Boydan boya deterjan yaptığı holü temizlediği iyi olmuştu gerçi. Bana kalsa orayı o halde bırakır, Sina'yı beklerdim. Evren'i uykuya teslim ettikten sonra mutfağa girip benden beklenmeyecek bir şey yaptım. Bir köşeye yığılmış kolileri açıp, içindeki eşyaları yıkayıp durulayarak yerine yerleştirdim. Tamam, temizlik sevmiyor olabiliriz ama kolideki eşyaları yıkayıp yerine koyacak kadar da düzenimiz var. Kolilerin içindeki kitapları, kitaplıkta yer kalmadığı için ve rafların yıkılmasından korktuğum için mutfak dolabına yerleştirdim. Sarı bezi son kez yıkayıp sıktıktan sonra ikiye katlayıp tezgâhın kenarına serdim. Bilen bilir bu, işimi bitirdim şimdi yatabilirim sakın mutfağı kirletmeyin, demektir. İşim bitince buzdolabını açıp yemeklik malzemelere baktım ama midemize girebilecek hale sokabileceğim hiçbir şey yoktu. Bu yüzden üzerime hırkamı alıp cüzdanımla birlikte evden çıktım. Market yakında olmasaydı asla kendimi bununla uğraştırmazdım. Tüm gün evin içinde baz kokusuyla savaşınca kaçacak yer arıyor insan. Asansörü çağırıp gelmesini beklerken yedi numaralı evin kapısı açıldı ve dışarı işgüzar Sina çıktı. "Domates? Nereye gidiyorsun?" "Markete gidiyorum seni geri zekalı!" "Yine ne oldu?" Yanıma geldi ayakkabılarını giyinip. "Ne yaptı bu mükemmel adam?" "Bulut'un geleceğini neden söylemedin?" Sustu ve gözlerini kaçırdı suçlu olduğunu bildiği için. "Söyleseydim karşı çıkmaya çalışacaktınız." Tabii ki karşı çıkacaktım. Arkadaşımın ne halde olduğunu ben biliyorum, yeniden aynı şeyleri yaşamasına nasıl izin verebilirim? O zaman arkadaşı olmamın ne anlamı var? "Aksini mi bekliyordun Sina?" "Tek istediğim her şeyin yoluna girmesi. İkisi de birbirinden uzakta acı çekiyor, bu işi halledeceğim." "Kimse senden bir şeyleri halletmeni beklemiyor. Eğer isteseydi sana kalmadan yıllar önce geri dönerdi Bulut. Evren'de bu kadar çok acı çekmezdi." "Çok ağladı mı?" "Ağlamaktan kalbi duracak sandım. Uzun zamandır kriz geçirmiyordu, tam iyileşti diye düşündüğüm anda... Habersiz bir şey yapmaman gerekiyordu Sina." "Ben görüyorum," dediği anda asansörün kapısı açıldı. Sırtımdan ittirerek beni içeri soktu. "Ne görüyorsun?" "Evren'in gözleri Bulut'u seviyorum diye bağırıyor. Bulut'un bağırmasına bile gerek yok." Herkesin aşkını gören gözlerin bir tek benimkini görmesin zaten. Herkesi duy ama bir tek bana sağır olsun kulakların. Çünkü benim yüreğimdeki aşk senin gözünün nazarında görülmeye değeri olmayan bir arkadaşlıktan ibaret. "Her şeyi görmüyorsun Sina," dedim dayanamayıp. Kollarımı göğsümde kavuşturup aynaya baktım. Uzun saçlarım omuzlarımdan aşağı dağınık ve karışık halde iniyordu. Küçük yarım bir topuz kafamın üstüne tünemişti. Üzerimdeki tişörtün 'v' yakasından sutyenimin askısı gözüküyordu. "Göremediğin çok şey var. Sandığın gibi mükemmel değilsin." "Nasıl yani? Neymiş ki görmediğim şeyler?" "Kendin görmelisin," dedim sesime çöken hüznü dağıtmaya çalışarak. "Ben söyleyemem." Söyleyecek kadar gücüm yok. Eğer söylersem ve seni kaybedersem yaşayamam. Sensizliği yaşamaktansa suskunluğumla can veririm daha iyi. "Çok gizemli konuştun, merak ettim şimdi bak." "Anca merak edersin zaten." Ağzımın içinde mırıldandım sinirle. Asansörün ışığı bir anda sönünce korkuyla ona sokuldum. "Ne oldu? Neden söndü ışık?" "Ne biliyim? Bozuldu mu acaba?" Koluna sarıldım hızlıca. "Asansörde kalırsak ne olur? Nefessizlikten ölür müyüz? Düşer mi?" "Burnunu tıka," dedi alayla. "Oksijeni yeterli kullanmalıyız." "Sen tıka o zaman ben neden tıkıyorum? Hem benim burun deliklerim seninkinden daha küçük, seninkiler tek nefeste bütün oksijeni sömürür." Başımı kaldırıp karanlıkta görebilirmiş gibi burnumu göstermeye çalıştım. Karanlıktan mı yoksa ona iyice sokulduğumdan mı bilmiyorum ama sıcak nefesi direk yüzüme çarpınca tüm tenim karıncalandı. Aramızdaki elektrik o kadar yoğundu ki tıpkı Emir eri ile Madam Kelebek'in bakışlarının arasından çıkan akım bizim ruhumuza da köprü olmuştu. Ben karanlıkta parlayan renkli gözlerine saf bir aşk ve kesilmeye başlayan nefesimle bakarken onun gözleri kim bilir hangi uzak manada değiyordu bana. Ben bu elektriği vücudumun her zerresinde hissedip özümserken o nasıl da görmezden gelip umursamazlığa vuruyordu. Reva mı bu bana? Hem bu kadar yakın olup hem de bu kadar uzakta kalmak reva mıydı yüreğime? "Basmadık," dedim bir anda. Bu kadar yakınlık aklımı yerine getirmişti. "Ne?" "Sıfıra basmadık. Işık o yüzden söndü." Görüyorsunuz aşk insanı her zaman aptala çevirmiyor. Konu Sina olunca kaçmak uğruna her sapağa sapabiliyorum. Neyse ki bu sefer mantık sapağını seçtim de rezilliksiz atlatabildim bu raundu. "Neden basmadın tuşa?" diye sordum kaşlarımı çatıp kolundan ayrılarak. Aramıza bir adımlık mesafe bırakınca nefes alma alanım arttı. Karanlık sağ olsun kızaran yüzüm, o göremeden normale dönmüştü. "Sen basarsın diye düşünmüştüm." "Benden bekleyeceğine kendin basmayı düşünseydin ya." "O tuşa günde kaç kişi dokunuyor biliyor musun? Ya dokunanlardan biri burnunu karıştırmışsa?" "Ha sen dokunmuyorsun ama bana dokundurtuyorsun Sina!" "Ya ne alakası var şimdi? Hem sen demiyor muydun benim mikroplara karşı bağışıklığım var diye. Yerlerde sürünmüş kızsın bir tuş öldürmez seni." Seni karşılıksız seven bir kızım hiçbir şey yıkamaz beni. Bunu unutmayalım, unutturmayalım lütfen. "Basmıyorum kardeşim. Bende bundan sonra ultra titiz ve paklı bir kız olacağım." "Domates," dedi alayla gülerek. "Ben senin notunu üzerime kustuğun gün verdim. Senden olmaz o iş." Ona sinirle bakarken ışık birden açıldı ve asansör aşağı inmeye başladı. İkimizin de tuşa dokunmasına gerek kalmamıştı böylece ama yine de ona olan sinirimi geçirmeye yetmemişti. Hem Evren adına hem de genel olarak kendi adıma sinirliydim ona. Asansör üçüncü katta durdu ve kapı ağırca açıldı. Bu esnadan aynaya dönüp köşeye çekildim çünkü içeri girecek olan grup kalabalık ve iri yarıydı. Üç adam sırayla asansöre binince iyice içe çektim kollarımı. Dar alanlar benim gibi içine kapanık biri için pek rahat değildi. Gereksiz yere terlemeye başlıyor ve kaçmaya yer arıyordum ama asla olmuyordu. Bunu bilen Sina adamlarla arama etten duvar ördü ve bana döndü. Aramızda belirli bir mesafe vardı ama bu az önceki elektriği anımsattığı için gerildim çünkü beyaz ışık sağ olsun yüzümün her rengini açığa çıkarıyordu. "Üç kat," dedi adamların kendi aralarındaki konuşmalarından duymayacakları bir sesle. "Sabret." Başımı salladım ve düşünceli yüzüne baktım. Ne zaman hazırlıksız yakalasam onu, gözlerinde derin bir düşünce yoğunluğu oluyor. Onu o yoğunluğun içinden kurtarmak için bir şeyler yapmak istiyordum ama gördüğümü fark ettiği anda eski haline dönüyordu. Ne düşünüyordu? Derdi vardı ama neydi? Ben en yakın arkadaşı değil miyim? Neden söylemiyor o zaman bana? O söylemeden anlamamı mı bekliyor yoksa? Ama bir işaret de vermiyor ki. Yine aynısı oldu. Aynadaki gözleri bana döndüğü anda bütün yoğunluk dağıldı ve yerini oyunbaz Sina aldı. "Gözlerini yakışıklı yüzümden çekmezsen senden eskitme ücreti almam gerekecek." "Benden anca yumruk alabilirsin," dedim yumruğumu yüzüne doğru kaldırıp. "Hem suçlusun hem de güçlü olduğunu sanıyorsun Domates." Asansör nihayet durdu, önce adamlar peşlerinden de biz indik ve ben rahat bir nefes aldım. Apartmandan çıkıp markete yürürken ona döndüm merakla. "Sen nereye gidiyordun sabah sabah?" "Yakınlarda zumba dersi veren bir spor salonu varmış, orayla konuşacaktım." "Bu saatte mi?" "Saat on iki Masal, gayet normal bir vakitteyiz." "O kadar olmuş mu ya? Ben de diyorum neden bu kadar çok acıktım?" "Bu saate kadar yemek yemedin mi?" "Evren'i sakinleştirip mutfağı temizledim dün-" deyip sustum. Ona temizlik yapmayı unuttuğumuzu söylersem kesin bizimle dalga geçerdi. Bu hazzı tatmasına izin vermeyecektim. "Dün ne?" "Yok bir şey," dedim hızlıca ve ayağımın önündeki taşa vurup yuvarlanmasını izledim. Taş ileriye gidince peşinden koştum. "Söyle işte, dün ne oldu?" "Bir şey olmadı dedim ya ne uzatıyorsun?" Taşı bir kere daha ileriye gönderdim ama peşinden gitmeme izin vermeden kolumu tutarak durdurdu beni. "Söyle bakalım Domates, dün gece bana söyleyemediğin ne oldu?" "Söylemeyeceğim," dedim kolundan kurtulmaya çalışarak. "Zorla söyletemezsin ya." "Söyletirim. Ne şanstır ki en çok nerenden gıdıklandığını biliyorum." "Hain Domestos," gözlerimi esefle kısıp ondan uzaklaşmaya çalıştım yine. Ama hayır bırakmıyordu. "Sokağın ortasından böyle bir şey yapmazsın sen bir kere." "İstanbul beni değiştirdi, artık her şeyi yapabilecek potansiyeldeyim. Beni sınama istersen." Boştaki eli göbeğime doğru yeltenirken bir kere daha kaçmaya çalıştım ama başaramadım. Zihnimin içinde yenilgimi belirten çanlar çalarken Kocaman Bey esefle başını iki yana sallıyordu. Ondan aldığım karşı koyma eğitimini başarısızlığa uğratmıştım. Utanmalıyım. "Tamam tamam yapma dur," dedi ellerimi havaya kaldırıp teslim olarak. "Söyleyeceğim ama elini karnımdan çek huylanıyorum." Pislik bir çarpık gülüşle elini güvenilir bir noktaya kadar kaldırdı. Tüm huysuzluğumla acımasız gözlerine bakıp ofladım. Ben şimdi kırk yıl bunun ağzından düşmem. Torunlarıma kadar uzar bu olay. Rezil olurum yedi ceddime. Ama işin ucunda gıdıklanmak var! "Dün gece eşyaları yerleştirirken temizlik yapmayı unutmuşuz, sabah hatırladık." Aslında öğrendik. Alarçin teyze sağ olsun bu önemli bilgiyi oldukça geç bir zaman da verdi. Tuttuğu kolumu serbest bırakınca ondan iki adım uzaklaştım. Hayvan, kelepçe gibi sardı kolumu, insan azcık nazik olur arkadaşına karşı. Ama yok bu öküzcük kuşu iflah olmaz bir serseri. Tek uğraşı bana eziyet etmek. Birde dalga geçmek. "Ne?" Şaşkın bakışları saniyeler içerisinde ruhtan ruha bürünürken dudakları yukarı doğru seğiriyordu. Yutkundu. Bakışlarım korkutucu gelmiş olacak ki gülmek için kendini baya tutmaya çalıştı ama gülüşünü görmeyeyim diye ağzına kapattığı eli boğazından çıkan sese engel olamadı. Kahkahaları, tabiri caizse anırmaları, sokakta yankılanıyordu. Bende karşısında kırmızının tonlarına büründükçe bürünüyordum. Al işte şimdiden durduramıyorum, on sene sonra anca kıkırdamaya geçer. Yumruğumu kaldırıp omzuna vurdum sinirle ama geriye kaçınca fazla etkili olmadı. Gerçi kaçmasaydı da etki etmezdi ya neyse, umut fakirin ekmeğidir. "Evinizi temizlemeden," dedi ve kahkahaları beş saniye daha devam etti, "eşyaları mı yerleştirdiniz?" Bir anırma seansına daha girince bu sefer sinirden kıpkırmızı oldum. "Gülmeye devam edecek misin yoksa mükemmel saçlarına parmaklarımla izinsiz giriş mi yapayım?" Tehdidim umurunda bile olmadı. Hain bir kostak gibi gülmeye devam ederken ona yaklaşmaya çalıştıkça kaçıyordu. "Temizlik yapmadan nasıl eşya yerleştirebildiniz?" Kahkahaları arasında sorduğu cevapsız soruyla daha fazla dayanamayıp üzerine atladım. Sokağın ortasında olmamız umurumda bile değildi çünkü o kahkahalarla gülerken zaten herkes bize bakmıştı. Gülmekten iki büklüm olmuş vücuduna tek hamlede tırmanıp bacaklarımı beline dolarken elim üşenmeden taradığı saçlarına karışmıştı bile. Şimdi hem gülüyor hem de beni üzerinden silkelemeye çalışıyordu. "Çek pençelerini üzerimden kadın." "Hayır!" dedim ve kolumu boynuna doladım. "Onu benimle dalga geçmeden önce düşünecektin!" Ne yaptığımı hatırlatmış olacağım ki yeniden kahkahalarla gülmeye başladı. O güldükçe bende sallanıyordum. Nihayet azcık durulduğunda sallanmam da geçti. Aşağı inmek yerine bir maymunun ağaca tırmanışı gibi belinden sırtına geçtim. Kocaman cüssesinin yanında küçücük kaldığım için ve oldukça esnek bir vücuda sahip olduğumdan bu zor olmadı. Sırtına yerleşip bacaklarımı beline doladım ve çenemi başına yasladım. "Markete sür kölem." "Emriniz olur pasaklı kraliçem." Kollarımı çözmeden parmaklarımla yanaklarını kıstırdım. "Kraliçene kötü laf söylemenin cezaları vardır köle, ayağını denk al." "Hop," dedi ve yerinde zıpladı. Kısa bir an havalanıp yeniden sırtına düştüğümde daha sıkı sarıldım sırtına. Beni bırakıyor, düşürüyordu ama ben yine de ona sarılıyordum. Bu da benim çelişkili dünyam işte. "Korkak ve pasaklı kraliçe." Vazgeçmeyeceğini anlayınca omzuna vurdum ve market yolunu gösterdim parmağımla. "Yola devam et." Markete giden birkaç metrelik yolu onun sırtında aştım. Marketin önünde bırakacağını düşünsem de içeri girince sesimi çıkarmadım. Yürümek yerine uçuyorum, daha ne isteyeyim? Eski zamanlarda ulaşım at ile sağlanırmış. Her yere at ile gidip gelinir, kız kaçıran adamlar sevdiklerini atlarının terkisine atarlarmış. Gelinler baba evlerinden kocalarının evlerine at üzerinde gidermiş. Savaşlarda at üzerinde olanlar daha avantajlıymış. İlk Türk devletlerinde atın yeri ise barınaktan daha önemliymiş. Yeri geldiğinde atın üzerinde uyurlarmış. Asil ve soylu bir kana sahip olan bu hayvanın Türkler de yeri çok ayrı anlayacağınız. Bende severim atları. "Ne alınacak?" İstemesem de bacaklarımı belinden çözüp zemine atladım ve son olarak kollarımı ayırdım boynundan. Hâlbuki sıcaklığı ne güzeldi... "Yemek haline gelebilecek her türlü şeye ihtiyacımız var." "O zaman," dedi son harfi uzatarak ve kenardaki market arabalarından birini havalı bir patinajla önüne çekti. "Bir adet arabaya ihtiyacımız var." Hevesle tekerlekleri birbirine bağlayan demir çubuğun üzerine çıktım ve Sina'nın arkama geçip beni sürmesine izin verdim. Önünden geçtiğimiz her raftan mutlaka bir şeyler alıp sepete atıyorduk. Ekmek, çikolata, peynir, ketçap-mayonez, siyah ve yeşil zeytin, reçel, pekmez, bal, yine çikolata, un, kabartma tozu, vanilin, süt, şeker, tuz, çay, kahve, kola, soda, ayran, sakız, et, tavuk, köfte, donmuş pizza, mantı, yumurta, tereyağı, sıvı yağ, pirinç, bulgur, baklagiller, makarna, tuvalet kağıdı, peçete, havlu peçete ve hoşuma giden bir bardak takımıyla plastik kap setini sepete doldurup kasaya gitmeden önce sebze reyonuna uğradık. "Domates alınacak," dedim düzenli bir şekilde dizilmiş raflara tereddütle bakarken. O kadar güzel ve parlak görünüyorlardı ki bozmaya korkuyordum. Ayrıca hangilerini seçmen gerektiğine karar vermek kendi kıyafet alışverişimden bile zor görünüyordu. "Ama nasıl?" "Bu işi ustan Sina'ya bırak seni çaylak," dedi Sina elini kaldırıp bir adım öne çıkarak. "Domates nasıl seçilir göstereyim sana." Poşetlikten bir poşet çıkardı parmak uçlarıyla ve benim iki saatte yaptığım açma işlemini saniyeler içinde gerçekleştirdi. Bir adım daha yaklaştı tezgâha. Uzun kolu sayesinde domates pramitinin en tepesinde duran tek domatesi alıp poşetin içine koydu. Sıra ikinci domatese geldiğinde nefesimi tutmuş onu izliyordum. Dört domates yan yana koyulmuştu ve eğer bir tanesini alırken tökezlerse gerisi de bozulacaktı. Pür dikkat açılmış gözlerimle ağır hareketlerini izlerken yutkundum. Onunda sol şakağından ince bir ter süzülüyordu. Dört domatesin iki tanesini çantaya koyduğunda bana çevirdi yüzünü. "Terimi sil çırak." Hırkamın koluyla şakağındaki teri silince ciddi bir kaş çatış ve bakışla başını sallayıp önüne döndü. Bomba imha etmeye çalışan polis rolüne bürünmüştü bu sefer. "Şimdi kırmızı kablo mu mavi kablo mu?" Kablo diye tabir ettiği şey domateslerdi. Alacağı domatesi iyi seçmeliydi yoksa bütün kule patlayacaktı. "Hangisi kırmızı?" "Soldaki. Yanaklarına benzeyen." Yanaklarıma benzettiği domatese baktığımda kutuplardan basık ekvatordan şişik ve kıpkırmızı olduğunu gördüm. "Kırmızıyı kes." "Neden?" Ben alıştım canımın senin yüzünden yanmasına, şimdi kessen ne olur kesmesen ne olur? Sence de fazla damara bağlamadın mı? Haklısın Dişmuk Hanım, bu aralar fazlasıyla kamyoncu gibi davranıyorum. Tek eksiğim kuytu bir meyhanede gri dumanlar arasında elimdeki rakımı yudumlarken onu birine anlatmak. Bunu da yaparsam vesikalığını dikiz aynama yapıştırarak uzun bir yolculuğa çıkabilirim. İlk yüzüncü metrede resmine baktığın anda ağlamaya başlayacağın için durmak zorunda kalırsın. Maalesef ki yine haklısın. Çaresi olmayan çırpınışım tek bir çaresi var o şahıs da şu an sanki dünyanın en önemli olayı buymuş gibi düşürmeden domates almaya çalışıyor. Ne diyeyim? Bizde onu böyle sevdik. Keşke o da bizi böyle sevebilse. Dualarımız seninle. Sağ ol, var ol. "Çünkü o iyi bir domatese benziyor ve iyiler her zaman acı çekmeye mahkûmdur." "O zaman maviyi keseceğim," dedi ve sağdaki domatesi tuttu. "Çünkü iyiler güzel şeyleri hak eder. Hayatta kalmak gibi." "Ne havalı aforizma yaptık değil mi?" "Biz her zaman havalıyız Domates." Güldü ve kırmızı kabloyu aman domatesi hızlı bir şekilde alıp çantaya attı. Domates kulesi bu eksilmeyle sarsıldı ama yıkılmadı. Yüreğim gibi... Artık buna gerçekten ara vermen gerekiyor. Geceleri kollarına jilet de atıyor musun bari? Ama Kocaman Bey, bana hissettirdiklerini ancak böyle dile dökebiliyorum. İçimden efkârlandıkça dışımdan hiçbir şey yokmuş gibi davranmak daha kolay oluyor inanın. Kollarıma jilet atma raddesine gelmedim lakin dilime bulaşmış suskunluğu tek bir bıçak darbesiyle çözecek hale gelmeme çok az kaldı, ondan korkuyorum. Belki de korkmaman gerek Masal. Bazen bildiğimizi sandığımız gerçekler yalan çıktığında bizi şaşırtabilir. Geç kalmak mı? Yoksa hiç gitmemek mi? Hangisi daha kötü? Şüphesiz hiç gitmemek Kelayak Bey. Yine her zaman ki gibi bilge haklısınız ama inanın kaybetme korkum o kadar fazla ki bazen onu kendime kelepçeleyip elime zamp ile yapıştırasım geliyor. Eğer bu yolun sonunda gidecekse, hiç gitmemeye razıyım. Sonrada acı çek. Kendine de acımıyorsun Masal. Kocaman Bey'in son söylediği zihnimde kendine yer bulup yerleşirken Sina yüzünden ona cevap veremedim. Bir cevabım da yoktu zaten. "Temizlik malzemen var?" dedi ve Domestos şişesini eline aldı. "Hayatımda yeteri kadar Domestos var merak etme." Evren sabah ne kadar malzeme varsa hepsini toplayıp gelmişti. Üç yıl daha temizlik reyonuna uğramayabilirdik. "Hatta başı sen çekiyorsun," dedim ve arabayı kasaların olduğu yere doğru ittim. Bunları eve nasıl taşıyacaktık bilmiyorum ama eğer tek başıma gelseydim yine Sina'yı arayacaktım gelip yardım etsin diye. Ödemeyi kapıp aldıklarımızı poşete yerleştirdik ve marketten dışarı çıktık. Gönül isterdi girdiğimiz gibi çıkalım ama Sina bile o kaslı kollarıyla poşetleri zor taşıyordu. "Bu kadar şeyi alırken aklımız neredeydi?" "Alışveriş yaparken babamı bile unutuyorum," dedi kolunu kaldırıp poşetleri avcunun içine yerleştirirken. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Acaba hiç merak ediyor muydu öz babasını? Belki de düşüncelerinin çoğunu babası oluşturuyordu. Rüya teyze bir seçim yapmış, Sina'yı yalnız büyütme kararı almıştı. Sina da bunu sorun ettiğini gösteren bir hareket yapmadığı için hiç düşünmemiştim ama herkes hayatında baba faktörü olsun isterdi. Babam Sina'ya yakın davranır, onunla benden gizli dertleşirdi ama bu Sina'nın yüreğinde nasıl bir yere sahiplik ediyor bilmiyorum. Böyle duygusal şeyleri konuşmaktan kaçınırdık. Ağlamama izin vermezdi. Hâlbuki çoğu gözyaşım onun yüzündendi. Anılarım geriye doğru sarmaya baladı bir anda. İlk aldatılışım, ilk düşüşüm ve ilk fark edişim. Lisenin karmaşık dünyasına daldım, içinden çıkamadım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD