BENİ Mİ TAKİP ETTİRDİN?🫣

3006 Words
BADE Sıcak kahvemin buharı fincanın kenarından usul usul yükselirken, sandalyeme yaslanmış halde ekrana odaklanmıştım. Sabahın o ilk dakikalarında ofis her zamanki gibi sakindi; arada bir yazıcıdan çıkan kâğıt sesi, klavyelere vuran parmakların tıkırtısı, uzaktan gelen telefon görüşmeleri… Ben ise kendi küçük savaşımın içindeydim. Bir yandan personel sisteminde dünün giriş-çıkış kayıtlarını kontrol ediyor, bir yandan da işe yeni başlayacak iki adayın evrak listesini toparlıyordum. Mail kutum açık, ekranın bir köşesinde “Yeni işe giriş dosyaları” klasörü, diğer köşesinde “Eksik evrak bildirimi” şablonu duruyordu. Farenin tekerleğini çevirip dosyaları aşağı kaydırdım. Kimlik fotokopisi… İkametgâh… SGK giriş bildirgesi… Sağlık raporu… Bir aday yine imzayı unutmuştu. Sinirlenmedim bile. Hayatımda sinirlenmeye ayıracak enerji kalmamıştı. Tam klavyeye uzanmıştım ki… “Bade Hanım, günaydın.” Duyduğum sesle başımı kaldırdım. Karşımda şirketin ofis görevlisi vardı. Elinde büyükçe bir buket tutuyordu. “Bu çiçekler size gelmiş. Masanıza bırakmamı rica ettiler.” Bir an öylece baktım. Gözlerim bukete takıldı, sonra tekrar adamın yüzüne. Sanki yanlış bir şaka yapılmış gibi… “Kim göndermiş?” dedim, şaşkınlığımı saklayamadan. Adam omuz silkti, başını olumsuz anlamda salladı. “Hiçbir fikrim yok. Sadece bu çiçeklerin size ait olduğu söylendi.” Dudaklarım aralandı. Şaşkındım. Çünkü… bana bugüne kadar kimse çiçek göndermemişti. Zaten çevremde bana çiçek gönderebilecek biri de yoktu. Bir an elim havada kaldı. Çiçekleri almak için uzanmadım. Şüpheyle etrafa baktım. Çalışanların bir kısmı başını kaldırmış, merakla bana ve bukete bakıyordu. Kimse gelip “yanlışlık var” demiyordu. Bu sessizlik daha da tuhaf hissettirdi. “Ama… Bana çiçek gönderebilecek kimse yok ki.” dedim yavaşça. “Yanlış gelmiş olmasın? Bana değil muhtemelen.” Adam, sanki bu konuşmayı uzatmak istemiyormuş gibi, buketi masamın köşesine bırakıp bir adım geri çekildi. Gözleri bende değil, daha çok etraftaydı. Gergin… Hatta çekingen gibiydi. “Size geldi Bade Hanım. Bu ofiste başka Bade yok.” dedi ve hızlıca uzaklaştı. Bir süre giden adamın arkasından baktım. Sonra sandalyemi masaya doğru çekip bukete yöneldim. Çiçekler… Beyaz laleydi. Beyazın o sakinliğiyle duruyorlardı. Temiz, sade, gösterişsiz ama etkileyici. Parmak uçlarımı yapraklarına dokundurduğumda ipeksi bir his bıraktı. Gerçek oldukları belliydi; soğuk bir plastik değil, canlı bir şey… Saanki nefes alıyordu. Buketın arasında küçük bir kart fark ettim. Kalbim yine o tanıdık şekilde hızlandı; sebepsiz bir telaş gibi. Kartı iki parmağımın arasına alıp çevirdim. Yazı kısa ve netti. “Gününe küçük bir ferahlık.” — Cihangir Dudaklarım bir anlığına kıvrılacak gibi oldu ama ismi gördüğüm anda o ifade yüzümden silindi. İçimdeki sıcaklık yerini, aniden bastıran bir soğukluğa bıraktı. Cihangir… Dün gece. Mekân. O bakışlar. O karanlık ses. Başımı hızla kaldırıp etrafa baktım. Camlara, koridora, açık ofisin içine… ama onu göremedim. Zaten burada olması mümkün değildi. Peki nasıl öğrenmişti? Nasıl olur da benim burada çalıştığımı bilirdi? Kalbim telaşla göğsüme çarpıyordu. Nefesimi fark etmeden tutmuşum; bırakınca dudaklarım titredi. Bir an parmaklarım kartı daha sıkı sıktı. Kartı tekrar çiçeklerin arasına yerleştirdim. Sanki kimse görmesin ister gibi hızlıydım. Sonra çiçeği masamın kenarındaki küçük vazoya koydum. Laleler hafifçe yana eğildi, başlarını masama doğru uzatır gibi… Ekrana döndüm. Ama gözüm artık satırlarda değildi. İşe giriş belgeleri önümde açık duruyor, ben “Eksik evrak bildirimi” mailine bakıyordum ama hiçbir kelimeyi okumuyordum. İmleç yanıp sönüyor, ben sadece o nottaki ismi düşünüyordum. Cihangir. Bu kadar kolay ulaşmak… Bu kadar kolay iz bırakmak… Bu normal değildi. Sıkıntıyla dudaklarımı kemirirken kendimi toparlamaya çalıştım. Ne olursa olsun işteydim. Burada dağılmaya hakkım yoktu. Çiçeklerin kokusu masamın kenarında hafif hafif dolaşırken gözlerimi ekrana çevirdim, omuzlarımı dikleştirdim. Derin bir nefes aldım. İş telefonumu elime aldım. Ekranı açtığım an bildirimler üst üste dizilmişti. İki kaçırılmış arama, üç mail, bir de iç mesajlaşma uygulamasında yanıp sönen kırmızı noktalar… Önce mail kutusunu açtım. Konu: “Eksik Evrak – Acil” Bir adayın sözleşme için imza sayfasını göndermeyi unuttuğunu gördüm. Diğerinin sağlık raporu hâlâ düşmemişti. Dişlerimi sıktım. Her şey son dakikaya kalıyordu, her zamanki gibi. Hızlıca “Eksik Evrak Bildirimi” şablonunu açtım. İsim-soyisim kısmını doldurdum, tarih attım, gerekli evrakları tek tek sıraladım. Kimlik fotokopisi İkametgah belgesi SGK işe giriş bildirgesi Sağlık raporu İmza sirküleri En alta da kalın şekilde yazdım: “Evraklar tamamlanmadan işe giriş işlemleri başlatılamaz.” Gönder tuşuna bastım. Ardından personel sistemine giriş yaptım. Şirketin bordro ekranı açılınca gözüm direkt “Puantaj” sekmesine kaydı. Dün gece geç çıkanların kayıtlarını kontrol ettim. Bir departmandan üç kişi fazla mesai yazmıştı ama onay yoktu. Kaşlarım çatıldı. Telefonu kulağıma götürdüm, dahili numarayı çevirdim. “Finans, buyurun.” “Merhaba, Bade ben.” dedim hızlıca. “Dün gece fazla ama yönetici onayı düşmemiş. Bordroya girmeden önce onayları tamamlamamız lazım.” Karşıdan kısa bir iç çekiş geldi. “Tamamdır, ben bir sorayım. Dönerim.” “Lütfen bugün içinde.” dedim, sesim istemsizce sertleşmişti. “Yoksa ay sonu yine karışacak.” Telefonu kapattım. Sonra bir başka dosyaya girdim: “İşten Çıkış – Onay Bekliyor” O dosyayı açtığım an içimden bir “of” kaçtı. İnsan kaynaklarında en sevmediğim şey buydu. Çünkü birinin hayatını iki satırla alt üst ediyordun. Ekranda çalışanın adı, departmanı, çıkış nedeni… hepsi önümdeydi. Gözlerim satırlarda gezindi. Performans yetersizliği… deneme süresi… Parmaklarım klavyenin üzerinde bir an durdu. Sonra kendimi toparladım. Bu duygusallık değildi, sadece yorgunluktu. Bir yandan çıkış evraklarını hazırlarken diğer yandan yeni işe başlayacak adayların sözleşmelerini yazıcıya gönderdim. Yazıcının başında beklemeye bile vaktim yoktu. Sistemden “Evrak takip listesi”ni açtım, kim ne teslim etmiş, kim eksik bırakmış hepsini işaretledim. Tam “Gönder” tuşuna bir kez daha basacaktım ki… Masamın kenarındaki beyaz laleler gözüme ilişti. Bir saniye. Sadece bir saniye durdum. Sonra dişlerimi sıkıp tekrar ekrana döndüm. Bilgisayar ekranına tekrar eğilmiş, aday sözleşmelerini sisteme yüklüyordum. İmza tarihlerini kontrol ediyor, dosyaları klasörleyip ilgili departmanlara yönlendiriyordum. Gün, olması gerektiği gibi sıradan ilerliyordu. Ta ki iç hat telefonum çalana kadar. Ekrana göz ucuyla baktım. Genel Müdürlük. Bir an duraksadım. Bu saatlerde beni çağırmaları pek alışıldık değildi. “Bade Kandemir.” dedim telefonu açarken. “Bade Hanım, müsaitseniz genel müdür bey sizi odasına bekliyor.” dedi sekreter, resmi ve kısa bir tonla. Kalbim anlamsız bir şekilde hızlandı. Ne oldu şimdi? “Tabii.” dedim, sesi sakin tutmaya çalışarak. Telefonu kapattım. Sandalyemi geri itip ayağa kalktım. Ceketimi düzelttim, masama kısa bir bakış attım. Laleler hâlâ oradaydı. Gözümü kaçırdım. Koridordan geçerken içerideki uğultu kulağımın dibinde kaldı. Genel müdürün kapısının önünde kısa bir nefes aldım ve kapıyı tıklattım. “Gel.” İçeri girdiğimde genel müdür masasında oturuyordu. Yanında bir dosya vardı. Yüzünde alışıldık o ciddi ifade… ama bu sefer altında başka bir şey daha hissediliyordu. Kararsızlık gibi. “Otur Bade.” dedi, eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. Otururken omuzlarım istemsizce gerildi. “Bir süredir performansını takip ediyoruz.” diye başladı. “İş disiplinin, sorumluluk alman, kriz anlarında soğukkanlı kalman… Bunlar takdir edilen şeyler.” Başımı hafifçe salladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. “Ancak,” dedi dosyayı açarak, “şirket olarak bazı sınırlarımız var. Özellikle maaş konusunda.” İçimde bir şey sıkıştı. Yine mi… “Bunu sana açık açık söylemek istedim.” diye devam etti. “Hak ettiğin zammı karşılayamıyoruz. Bütçe buna izin vermiyor.” Dudaklarımı araladım ama bir şey söyleyemedim. Zaten tahmin ediyordum. Yine de insanın yüzüne karşı söylenince canı acıyordu. “Fakat,” dedi bu kez sesi biraz yumuşayarak, “önüne çok iyi bir fırsat çıktı.” Kaşlarım çatıldı. “Sungur Holding.” İsim kulağıma çarptığı an irkildim. Sungur Holding’i biliyordum. Kim bilmezdi ki? Büyük, güçlü, adı geçen… Ama benim dünyamdan çok uzakta duran bir yerdi. “Onlar seninle çalışmak istiyor.” dedi. “Pozisyon yine insan kaynakları. Maaş… Burada alacağının çok üzerinde. Yan haklar da cabası.” Boğazım kurudu. “Ben… Böyle bir başvuru yapmadım.” dedim yavaşça. “Biliyorum.” dedi net bir ifadeyle. “Bu doğrudan gelen bir teklif.” Bir an sustu, sonra bana dikkatle baktı.“Bade, Efe’nin masraflarının arttığını da biliyorum.” dedi, sesi daha alçaktı. “Bu senin için iyi olacak. Orada imkânların daha geniş. Kariyer olarak da.” Efe’nin adının geçmesiyle kalbim sertçe çarptı. “Düşünmeni istiyorum.” dedi dosyayı masanın üzerinden bana doğru iterek. “Ama açık konuşayım; bu fırsatlar her zaman gelmez.” Dosyaya baktım. Üzerinde sadece bir logo vardı. SUNGUR HOLDING Başımı kaldırdım. “Ne zaman başlamamı istiyorlar?” diye sordum, sesim beklediğimden daha sakin çıkmıştı. Genel müdür dudaklarını ince bir çizgi haline getirdi. “Çok yakın.” dedi. “Onlar hızlı çalışır.” Dosyayı elime aldığımda parmaklarım hafifçe titredi. İçimde tarif edemediğim bir his vardı. Sebepsiz bir huzursuzluk. Adını koyamadığım bir ağırlık. Ama aklımda tek bir şey dönüp duruyordu: Bu teklif… Neden şimdi? Dosyaya bakmayı sürdürürken, genel müdürün sessizliği uzadı. O sessizlikte bir şey vardı; alışıldık bir bekleme değil, ölçülüp biçilmiş bir sabır. Başımı kaldırdığımda bakışlarının üzerimde olduğunu gördüm. Ne telaşlıydı ne de rahat… daha çok temkinliydi. “Bak Bade,” dedi sonunda, koltuğunda hafifçe geriye yaslanarak. “Seni zorlamaya çalıştığımı düşünmeni istemem.” İçimden kısa bir gülüş geçti. Zorluyorsun. Ama bunu yüzüme yansıtmadım. “Bu bir fırsat.” diye devam etti. “Ve dürüst olayım, bu seviyede bir teklif için bizim şirketin yapabileceği pek bir şey yok.” Dosyayı kapatıp masaya bıraktım. “Anlıyorum.” dedim sakince. “Ama yine de insan neden ben diye sormadan edemiyor.” Gözleri bir anlığına kısıldı. Çok kısa bir an. Kaçırılacak kadar kısa… ama ben kaçırmadım. “Bazen,” dedi, kelimelerini seçerek, “insanlar başvurmaz. Seçilir.” Sustum. O da sustu. İkimiz de biliyorduk; bu konuşma bir ikna savaşına dönüşmeyecek kadar netti. O bana masal anlatmıyordu, ben de anlamazdan gelmiyordum. “Şunu da ekleyeyim,” dedi sonra, sesi biraz daha alçalarak. “Sungur Holding hızlıdır. Kararları da… Kesindir. Benim sana tavsiyem, bu kapıyı kapatma.” Tavsiye kelimesini özellikle seçmişti. Emir değildi. Rica hiç değildi. “İstediğin zammı burada veremiyoruz.” diye sürdürdü. “Ama orada hem maddi olarak hem de kariyer anlamında rahatlayacağın kesin. Senin için doğru olan bu.” Efe’nin adı geçmedi bu kez. Ama ikimiz de onu düşünüyorduk. Bir anlık sessizlikten sonra dosyayı tekrar elime aldım. Logoya baktım. O tanıdık isim… ama arkasındaki kişiyi hâlâ bilmiyordum. “Ne zaman karar vermem gerekiyor?” diye sordum. Genel müdür hiç düşünmeden cevapladı. “Bugün.” Başımı salladım. Bu kadar. Daha fazlasına gerek yoktu. Zaten başka bir seçeneğim de yoktu. “Tamam.” dedim sonunda. “Kabul ediyorum.” Yüzünde bir rahatlama belirdi. Abartılı değil, zafer kazanmış gibi hiç değil… sadece olması gereken bir şey olmuş gibi. “Doğru karar.” dedi. “Senin için.” Ayağa kalktım. Kapıya yönelirken arkamdan ekledi: “Merak etme Bade. Orada… İşlerin yoluna girecek.” Genel müdürün odasından çıktığım an yüzümdeki ifadeyi sabit tuttum. Ne şaşkın göründüm ne de panik. Sanki sıradan bir toplantıdan çıkmışım gibi yürüdüm. Ama içimde… Sanki biri beni kaburgalarımdan tutup yerimden sökmüştü. Koridorun sonunda tuvaletin kapısını itip içeri girdim. Kilidi kapattım. Lavabonun kenarına iki elimle yaslandım. Nefesim kesik kesik çıkıyordu. Kendimi ağlarken bulmak istemiyordum ama boğazımdaki düğüm öyle büyümüştü ki… Başımı kaldırıp aynaya baktım. Gözlerim hâlâ dipdiri duruyordu. Ağlamamıştım. Çünkü ağlamaya vaktim yoktu. “Başka şansım yoktu…” diye fısıldadım. Efe’nin yüzü geldi gözümün önüne. Hastane kokusu, serum sesleri… Bir an bile tereddüt edemezdim. Cep telefonumu çıkardım. Hastaneden arama yoktu. Bu bile içimi daha çok sıkıştırdı. Derin bir nefes alıp yüzüme su çarptım. Soğuk su tenimi kendime getirdi. Saçımı düzelttim, gözlerimi kırptım. Ve dışarı çıktım. Masama döndüğümde ilk gördüğüm şey… O beyaz laleler oldu. Sanki masamda değil de… Hayatımın ortasında duruyorlardı. Bir saniye sadece baktım. Sonra bilgisayarımı açtım. Mail kutumda yeni bir mesaj belirmişti. “SUNGUR HOLDING – İŞE BAŞLANGIÇ BİLGİLENDİRMESİ.” Bir an elim fareye gitmedi. Sanki tıklarsam geri dönüşü olmayan bir kapı açılacakmış gibi… Parmak uçlarım uyuştu, boğazım kurudu. Ama bekleyemezdim. Efe beklemiyordu. Hayat beklemiyordu. Tıkladım. Ekran beyaza döndü. Kurumsal, soğuk, kusursuz bir mail şablonu açıldı. Üstte kocaman bir logo, altında düzgün satırlar… Sayın Bade Kandemir, İşe alım süreciniz tamamlanmıştır. Aşağıda belirtilen tarihte ve saatte Sungur Holding İnsan Kaynakları biriminde göreve başlamanız rica olunur. Gerekli evrak listesi ekte iletilmiştir. Bilginize. Gözlerim satırları hızlıca taradı. Tarih yakındı. Fazla yakındı. Aşağıya doğru kaydırdım. “İletişim” kısmına geldim. Orada bir isim vardı. İletişim: Özel Kalem / Yönetim Koordinasyonu Bir tık daha aşağı… İmza. Sanki ekranın ışığı bir anda değişti. O isim, o harfler… Gözlerime çarpıp kalbime saplandı. Cihangir Sungur Nefesim kesildi. Hayır… diye geçirdim içimden. Bu olamaz… Cihangir Sungur… Dün gece o locada oturan adam… O bakışlarıyla beni delip geçen adam… İsmimi sanki bir mühür gibi söyleyen adam… Ve şimdi… Benim iş hayatımın üstünde imzası duruyordu. Elim istemsizce masanın kenarına tutundu. Kendimi sabitlemezsem düşecekmişim gibi hissettim. Bir an ofisin sesleri uzaklaştı. Klavye tıkırtıları, telefonlar, kahkahalar… hepsi bir perde arkasına geçti. Sadece o isim kaldı. Bir süre ekrana baktım. Sonra gözüm masamdaki lalelere kaydı. Beyazdılar. Masumdular. Ama şimdi bana masum gelmiyorlardı. Bir mesaj gibi duruyorlardı. 'Buradasın. Kaçışın yok.' Yutkundum. Parmağımı ekrana götürüp tekrar ismin üzerinde gezdirdim sanki yanlış görmüşüm gibi. Cihangir Sungur. Kalbim bu kez korkudan değil… öfkeden hızlandı. “Demek…” dedim kendi kendime, dudaklarım titredi. “Demek sen…” Tam o sırada telefonum titredi. Ekrana baktım. Bilinmeyen numara. Bir an tereddüt ettim. Sonra içimdeki sinirle açtım. “Alo?” Karşıdan gelen ses, dün geceki kadar sakindi. Dün geceki kadar tehlikeli. “Maili gördün.” dedi. Cümle soru değildi. Bir bildirim gibiydi. “Sen…” dedim, hâlâ olayın şokundaydım. “Tüm bunları sen mi yaptın?!” Sesim fazlasıyla kızgın çıkmıştı. “Evet.” dedi sakin bir tavırla. O kadar rahattı ki… bu rahatlık beni delirtiyordu. “Sen iyi misin ya?” diye tısladım. “Bir de beni arayıp nasıl böyle sakin sakin, rahat rahat konuşabiliyorsun? Ben eşya mıyım? Beni oradan alıp başka bir yere koyabileceğini mi sanıyorsun?!” Sesim farkında olmadan yükselmişti. “Bağırma, Bade.” dedi. O kadar yumuşak ve kontrollü konuşuyordu ki sinirim daha da kabarıyordu. “Ben sadece senin için daha iyi olabileceğini düşündüm.” Sertçe yutkunup masamdaki lalelere baktım. Beyazlıklarıyla masum duruyorlardı ama benim gözümde artık bir uyarı gibiydiler. “Beni mi takip ettirdin sen?” diye sordum. Bu kez sesim kısılmıştı. Bakışlarım hâlâ vazodaydı, göz teması kurmak istemiyordum. “Yalan söylemeyi sevmem.” dedi hiç kıvırmadan. “Bu yüzden evet. Gece yaşadığın apartmanın önüne birkaç adam diktim.” Kalbim hızla göğsüme çarptı. “Ne… Ne yaptın?” “Ne olur ne olmaz diye düşündüm.” dedi aynı sakinlikle. “Dün geceki adamlar pek tekin görünmüyordu.” Elim istemsizce açıkta kalan gerdanıma gitti. Tenim soğudu. “Bak…” dedim, nefesimi toparlamaya çalışarak. “Bu yaptığın hoş değil. Eğer hâlâ adamların varsa apartmanımın önünde, çek onları. Ben bu tarz şeyleri sevmem.” Sesim sertti ama içimdeki titremeyi bastırmak kolay değildi. “Yanımda biber gazı taşıyorum. Sandığın gibi başkalarının korumasına ihtiyacım yok.” Bir an durup dudaklarımı ıslattım. Asıl konuya dönmeliydim. “Ayrıca yerimi değiştirmeye hakkın yoktu! Ben burada çalışmaktan memn—” Sözümü kesti. “Yalan konusunda pek becerikli değilsin, Bade Kandemir.” Donup kaldım. Soyadımı… Yanlış mı söyledi? Hayır, yanlış değildi. Ağzından çıkan isim öyle netti ki, sanki yıllardır benimle uğraşıyormuş gibi. Devam etti, hiç acele etmeden: “O işte hakkını vermiyorlardı. Yan hakların neredeyse yoktu diyebilirim.” Sesi hâlâ yumuşaktı ama cümleleri keskin bıçak gibiydi. “Burada rahatlayacaksın. Hem kariyer açısından yükseleceksin hem de maddi olarak ilk defa derin bir nefes alabileceksin.” Dudaklarımı araladım, bir şey söyleyecektim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Masanın üzerindeki bardağı kavrayıp birkaç yudum su içtim. Su boğazımdan geçerken bile içimdeki sıcak öfkeyi söndürmeye yetmedi. “Maddi olarak kötü olduğumu nereden biliyorsun?” dedim sakin kalmaya zorlayarak. “Benim maddi durumum yeterince iyi.” Bir saniye bile düşünmedi. “O yüzden mi kredi kartı borçların var?” dedi. “Neredeyse hiçbirini ödeyemiyorsun. Bankalar seni sürekli rahatsız ediyor.” Ağzımın içi kurudu. Sanki dilim damağıma yapışmıştı. Bu adam… Bankaya olan borçlarımı bile nereden biliyordu? Sinirle yutkundum. “Nereden biliyorsun?” dedim, dilimi ısırarak. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Cihangir’in sesi yine aynı kararlılıkla geldi. “Şirketime rastgele birini almayacağımı bilmeni isterim.” dedi. “Benimle çalışacak insanı en ince ayrıntısına kadar araştırırım.” Bir an durdu; sanki kelimelerini özellikle seçiyordu. “Bu hem iş disiplini…” dedi. “Hem de benim tarzım.” Sesi yumuşaktı ama altındaki mesaj açıktı: Seni biliyorum. Lalelere baktım yeniden. Parmak uçlarım vazoya doğru uzandı, yapraklarına dokunmak istedim ama kendimi tuttum. “Senin tarzın beni ilgilendirmez.” dedim, öfkem sesime geri dönmüştü. “Benim hayatım var, Cihangir. Ve sen o hayata böyle… Böyle elini kolunu sallayarak giremezsin.” Telefonun ucunda sanki gülümsedi. Ama gülümseme sesi bile… Tehlikeli geliyordu. “Giremediğimi kim söyledi ki?” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Ben söylüyorum.” dedim dişlerimi sıkarak. “Girmedin, giremedin, beceremedin!” Telefonu sinirle yüzüne kapattım. Adama bak… Keyfi nasıl isterse öyle davranıyordu. Sanki hayatım onun masasında duran bir dosyaymış gibi. Dudaklarımı kemirirken maili yeniden açtım. Tarih… bugündü. Saat… gözümün içine sokar gibi duruyordu. Yaklaşık bir buçuk saat sonra Sungur Holding’de işe başlamam gerekiyordu. Nefesim kısa kısa çıktı. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama bu sefer öfkeden çok… baskıdan. “Sakin ol, Bade…” diye fısıldadım kendime. “Sadece çalışacaksın. Belki de böylesi gerçekten daha iyidir.” Bunu söylerken bile inanıyor gibi değildim. Sadece kendimi ayakta tutmaya çalışıyordum. Çünkü düşersem… kimse beni kaldırmayacaktı. Ayağa kalktım. Masamın üzerinde duran eşyaları toplamaya başladım. Zaten çok fazla bir şeyim yoktu. Buraya kök salmamıştım ki… sanki en başından beri buranın geçici olduğunu biliyormuşum gibi. Bir kalemlik… Ajanda… Kimlik kartım… Bir iki dosya… Çekmecemi açtım. İçinde birkaç tane ataç, zımba teli, yarısı bitmiş bir el kremi… bir de köşeye sıkıştırdığım Efe’nin fotoğrafı vardı. Fotoğrafı gördüğüm an içim burkuldu. Minik yüzü, gülmeye çalışırken bile yorgun duran gözleri… Onun için dayanıyordum. Onun için sabrediyordum. Onun için bu adamın yaptığı şeye bile “katlanıyorum” diyordum. Fotoğrafı çantamın iç cebine koydum. Sanki kaybolursa nefesim de kaybolacakmış gibi dikkatliydim. Tam çekmeceyi kapatırken vazodaki beyaz laleler gözüme ilişti. Bir an durdum. Onları da almalı mıydım? Kırıp çöpe mi atmalıydım? Yoksa burada bırakıp hiçbir şey olmamış gibi mi davranmalıydım? Elim vazoya gitti, parmak uçlarım camın soğuk yüzeyine değdi. Sonra geri çektim. Hayır. dedim içimden. Bu kadarını da ona vermeyeceğim. Çantamı omzuma taktım. Masama son kez baktım. Çalıştığım yerden çok… Sığındığım bir köşeydi burası. Şimdi o köşeyi bile elimden almıştı. Kapının önünde durup bir nefes aldım. Yüzümdeki ifadeyi düzleştirdim. Hiçbir şey olmamış gibi yürümeliydim. Kimse anlamamalıydı. Kimse “Bade’nin hayatı yine dağıldı” dememeliydi. Adımlarımı koridora çevirdim. Tam çıkacakken telefonum bir kez daha titredi. Bilinmeyen numara. Nefesimi tuttum. Açmadım. Sadece ekranına baktım ve acı acı gülümsedim. Bu adam… gerçekten bırakmayacak. Bense bir buçuk saat sonra, onun dünyasının tam ortasına girecektim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD