İLK TANIŞMA 🔥

3202 Words
BADE Gece kulübünün bar kısmında oturuyorduk. Nergis’in ısmarladığı içkiden birkaç yudum alırken, bir dal sigara yakmıştı. Dumanı havaya savurup başını bana doğru eğdi. “İster misin? İyi geliyor.” dedi. Dudaklarımı büzüp yüzüne baktım. “Bu alışkanlık iyi değil, ciğerlerin mahvoluyor!” dedim ama sesim istemsizce yükselmişti. Müzik o kadar yüksekti ki birbirimizi duymamız zaten mucizeydi. Daha doğrusu… Nergis beni hiç duymuyordu. Kaşlarını kaldırıp bağırdı: “Sevişmek mi istiyorsun? Ne?!” Kanım çekildi. Gözlerim panikle irileşti. Çevremizde sırtlan gibi bekleyen bir sürü erkek vardı; hepsi fırsat kolluyordu sanki. Hemen avuçlarımı dudaklarıma bastırıp daha da yükselmeden konuşmaya çalıştım. “Hayır! Öyle bir şey demiyorum!” dedim, sinirle eğilip bağırarak. “Bağırarak söyleme şunları!” Nergis bir saniye durdu. Sonra yüzüme baktı, ne dediğimi tam anlayamamış gibi. Ardından birden kahkahalara boğuldu. Benimse yeşil gözlerim şaşkınlıkla yüzünde gezindi; sanki o gülüyorken ben biraz daha küçülüyordum. Derin bir nefes aldı, sigarayı söndürüp paketi çantasına geri koydu. Ben çenemi avucuma yasladım. Dans eden, bağıran, sarılan insanların arasında kaybolmuş ışıkları izliyordum. Herkesin eğlenmesi… bana tuhaf geliyordu. Sanki ben onların dünyasına ait değildim. Sanki benim içimde hâlâ hastane koridorlarının soğuğu vardı. “Hadi dans edelim!” dedi Nergis. Bileklerimden tutup beni kaldırmaya çalıştı. Kaşlarımı çattım. Dans etmeyi pek sevmezdim. Şu an hiç sevmezdim. “Ben burada kalayım.” dedim, nazik ama net bir şekilde. Birkaç kez daha ısrar etti. Yerimden kıpırdamadığımı görünce pes etti, göz kırpıp kalabalığın içine karıştı. Nergis gidince içimden derin bir nefes çıktı. Sanki onu reddetmem değil de… kendimi reddetmiştim. Barda duran bardağıma uzandım. Alkolden birkaç yudum daha aldım. Boğazım yandı ama umurumda değildi. O yanma bile iyiydi; en azından bir şey hissediyordum. Belki… Sadece birkaç dakika için bile olsa, aklımın susmasına ihtiyacım vardı. Pistte dans eden kadınları izledim. Kimileri sevgilileriyle, kimileri eşleriyle gelmişti; kimileri de kız kıza, kahkahalarla birbirine tutunup dönüyordu. Işıklar üzerlerinden geçtikçe yüzleri bir an parlıyor, bir an gölgede kayboluyordu. Gözlerim pisti bırakmıyordu. Sanki bakarsam unutacaktım… Bakmayı bırakınca her şey üstüme yığılacaktı. Tam çaprazımda tutkuyla öpüşen bir çift vardı. Başımı hafifçe çevirdim. Bir başka çift daha… Taşkın, kontrolsüz, umursamaz. Sanki etraflarında kimse yokmuş gibi birbirlerine yapışmışlardı. Bir anlığına midem burkuldu. Hemen bakışlarımı kaçırdım. Görmek istemiyordum. İstemeden de olsa gözlerim localara kaydı. Locaların yarısı doluydu. Kalabalık gruplar, yüksek sesli kahkahalar, şişeler, parlayan buz kovaları… Her şey gösterişliydi. Çok fazlaydı. İç çekip bakışlarımı geri çekecektim ki… Gözlerim bir locada takılı kaldı. Kalabalık değildi. Gürültülü değildi. Eğlenmek için gelmiş gibi hiç durmuyorlardı. Tam tersine sanki bu mekânın sahibi onlarmış gibi, sakin ve rahat oturuyorlardı. İnsanların içinde kaybolmak yerine, insanları kendilerine göre hizaya sokuyor gibiydiler. Loş ışığın altında birkaç adam vardı. Duruşları bile sertti; konuşmaları duyulmuyordu ama o masada bir ağırlık vardı. Öyle bir ağırlık ki müzik bile oraya tam uğrayamıyor gibiydi. Ve ben tam gözlerimi çekmeye hazırlanırken, ortada oturan adam başını kaldırdı. Bakışları kalabalığın içinden geçti… Ve benim olduğum tarafa geldi. Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerimiz kesiştiğinde kalbim bir anlık panikle hızlandı. O bakışın içindeki tehlikeyi gördüğüm anda, o adama daha fazla bakmamam gerektiğini hissetmiştim. Sanki bir saniye daha sürse, başıma bir şey gelecekmiş gibi… Başımı hızla çevirdim. Sakin görünmeye çalışarak bardağımdaki pipetle oynamaya başladım. Bu kadar insanın içinde bir tek onun bakışlarının beni bu kadar tedirgin etmesi normal miydi, bilmiyordum. Ama içimdeki rahatsızlık gerçekti… hem de fazlasıyla. Başımı kaldırıp pistte dans edenlere baktım. Nergis’i bir türlü seçemiyordum. Kalabalığın içinde kaybolmuştu. “Selam…” Duyduğum sesle irkildim. Endişeyle sesin geldiği tarafa döndüğümde yanımda bir genç duruyordu. “Selam.” dedim, sesim düşündüğümden daha dingin çıktı. İçim karman çormandı ama dışarıdan belli etmeyecektim. Sarışındı. Mavi gözleri ışıkta daha da belirginleşiyor, spor tarzı kıyafetleriyle ortama “fazla normal” duruyordu. Kadehini hafifçe kaldırdı. “Dakikalardır izliyorum…” dedi, sırıtarak. “Yalnızsın sanırım. Eşlik etmemi ister misin?” Yapmacık bir gülümseme kondurup boğazımı temizledim. “Teşekkür ederim ama yalnız değilim.” dedim. “Arkadaşım birazdan gelecek.” Daha fazla göz teması kurmak istemediğim için yüzümü çevirdim, barın arkasındaki alkol şişelerine takıldı gözlerim. Renk renk dizilmişlerdi. Bir an içimden saymaya başladım. Maksat kafam dağılsın… Düşüncelerim susup biraz nefes alayım diye. “Peki öyleyse tanışabilir miyiz?” Sesi yeniden kulağıma çarpınca sabrım gerildi. Başımı çevirdim. Bakışlarım buz gibi gözlerine kilitlendi. “Tanışamayız.” dedim net bir şekilde. Uzattığı el havada kaldı. Buna alışık değilmiş gibi bir ifade takındı. “Sebep?” diye sordu bu sefer. Bu kez bedenimi de ona döndüm. “Sebep yok.” dedim. “İstemiyorum.” Kaşlarını kaldırdı, hâlâ üstüme geliyordu. “Ama—” “İstemiyorum denilmesinden anlamıyor musun?” Sesim sertleşti. “Çek şu elini.” Elini ittim. O an içimdeki gerilim daha da arttı. Çünkü bu gece… Zaten kaldıramayacağım kadar doluydum. Bir de üstüme gelen birini çekemezdim. Üzerimdeki o ağır bakışları yeniden hissettim. Gözlerim istemsizce aynı locaya kaydığında, soğuk bakışlarını yakaladım. Kımıldamıyordu. Sanki orada oturmuyor da… Beni izliyordu. Her ne kadar ona bakmak istemesem bile bakışlarım kendi kendine dönüp duruyordu. Her seferinde nefes almak biraz daha zorlaşıyor, boğazım daralıyordu. O bakışlar tuhaftı… Ürkütücüydü ama inkâr edemeyeceğim kadar da çekiciydi. “Hadi güzelim… Naz yapma! Eğlenelim işte.” Duyduğum sesle hışımla başımı çevirdim. Az önce reddettiğim adam, o yavşak gülümsemesiyle hâlâ dibimdeydi. Üstüme doğru eğilince geriledim. “Yaklaşma!” dedim, elimi durması için siper ederken. “Bak… anlamıyor musun? Sana söyledim, tanışmak istemiyorum. Eğlence falan da istemiyorum! Git başka birine bulaş!” Sırıtışı büyüdü. Sanki “hayır” kelimesi onu durdurmak yerine cesaretlendiriyordu. Elini kaldırıp omzuma sürttüğünde irkildim. Tenim diken diken oldu. Kalbim panikle hızlandı. Elinin yavaşça göğsüme doğru kaydığını gördüğüm an beynimden sıcak bir öfke geçti. Bu gece zaten her şey üst üste gelmişti. Ben sınanmak istemiyordum. Birinin bana dokunmasına, üzerime abanmasına hiç tahammülüm yoktu. Düşünmedim. Barın üstünde duran viski bardağını kaptığım gibi hızla kafasına çarptım. Bardak tuzla buz oldu. Çığlıklar yükseldi. Adam bir anda sendeledi, eli kanayan başına gitti. Yüzü acıyla buruşurken dişlerini sıktı. Ortalık karıştı. Biri üstüme yürüdü, omuzlarımdan sertçe itti. Sırtım bara çarpınca nefesim kesildi. Refleksle elime gelen şişeyi kaptım… Hiç düşünmeden onun da kafasında kırdım. Müzik bir anda kesildi. Bir saniyeliğine her şey durdu sandım. Sonra bağırışlar başladı. İnsanlar geri çekildi, güvenlik mi, adamın arkadaşları mı… Kim olduklarını anlamadığım birkaç kişi üstüme hamle yaptı. İlk vurduğum adam koluma yapıştı. Canım acıdan sızladı. Dişlerimi sıktım. “Bırak kolumu!” diye çığlık attım. Ama bırakmadı. Bu sefer saçlarıma yapıştı. Kafam geriye doğru çekildi, gözlerim yaşardı. İçimdeki öfke yerini anlık bir korkuya bıraktı. Çünkü o kalabalığın ortasında… bir anda yalnız kaldığımı hissettim. Tam o anda… Onu gördüm. Locada dakikalardır bakışlarıyla beni kesen adam. Kalabalığın içinden çıktı. Öyle hızlı değil… Acele etmeden, sanki her şey onun kontrolündeymiş gibi. Yüzünde tek bir ifade yoktu. Ama gözleri… Gözleri karanlıktı. Saçımı kavrayan adamın bileğinden yakaladı. Bir hamlede. Diğer eli tişörtünün yakasına gitti. Ve hiçbir şey söylemeden sert bir kafa attı. Tok bir ses çıktı. Adamın başı yana savruldu, elleri bir anda saçlarımdan koptu. Ben nefes nefese kaldım. Göğsüm inip kalkıyor, elim farkında olmadan kalbime gitmişti. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki… Neye uğradığımı anlayamıyordum. Bir anda yanımızda bir sürü adam belirdi. Siyah giyimli, sert bakışlı, hiç konuşmadan hareket eden adamlar. Kısa sürede etrafımda çember oldular. Üzerime yürüyen kim varsa kollarından tutup sürükleyerek dışarı çıkardılar. Ben ise olduğum yerde kala kalmıştım. Korkuyla nefes alıyor, avuç içlerim yanıyor, kalbimi yerinden çıkacak sanıyordum. Tam o sırada Nergis’i gördüm. Kalabalığı yara yara koşarak geliyordu ama ayakta zor duruyordu. Yüzü kızarmış, bakışları bulanıktı. Onu o halde görünce içimde bir öfke kabardı. Sibel’den hiçbir farkı kalmamıştı. “Bade!” diye seslendi. Sesi kulaklarımda yankılanırken, ben hâlâ karşımdaki adamdan gözümü alamıyordum. Çünkü o adam… Az önce beni kurtarmış gibi değildi. Sanki… Beni zaten en başından beri izliyordu. Nergis yanıma ulaştığında ayakta durmakta zorlanıyordu. Kolundan sıkıca tuttum, düşmesin diye bedenimi siper ettim. “Bu kadar içmemeni söylemiştim sana!” dedim öfkeyle. Sesim müziğin kalıntısının içinde bile sert çıkmıştı. “Sibel gibi davranmanı istemiyorum!” Nergis ağzını açtı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama kelimeler diline dolandı. Sadece gözlerini devirdi, sonra başını omzuma yaslar gibi yaptı. Tam o sırada adım sesleri yaklaştı. Sakin… Ağır… Kendinden emin. Sanki az önce burada kavga çıkmamış, ortalık karışmamış gibi. Adam hiç acele etmeden yanımıza geldi. Başımı kaldırdığımda gözlerimiz bir kez daha kesişti. Kahve gözlerindeki o soğuk, acımasız ifadeyi gördüm. Ama o soğukluğun içinde… başka bir şey daha vardı. Merak mıydı? İlgi mi? Yoksa sadece “bulduğunu” düşünmenin verdiği bir tatmin mi… Anlayamadım. Nefesimi tuttum. Adam bir adım daha yaklaştı. Üzerindeki takım elbise loş ışıkta bile pahalı duruyordu. Parmaklarında yüzük yoktu ama elleri… o eller, kavga etmek zorunda kaldığında bile tereddüt etmeyen ellerdi. Bakışlarını önce Nergis’e çevirdi. Sonra tekrar bana döndü. “Arkadaşın iyi değil.” dedi. Sesi derindi. Kısa konuşuyordu. Emir verir gibi değil… Ama itiraz kabul etmeyecek kadar net. “Beni ilgilendirmez.” dedim, sert çıktım. “Biz gidiyoruz.” Adam, sanki cümlemi duymamış gibi başını hafifçe yana eğdi. Bir an dudaklarının kenarında belirsiz bir kıvrım oluştu. “Gidemezsin.” dedi. Kaşlarım çatıldı. “Ne demek gidemezsin? Sen kimsin de—” “Az önce o adamın kafasında bardak kırdın.” diye kesti sözümü. Sesi hâlâ sakin, hâlâ ölçülüydü. “Güvenlik çağırırlar. Polis çağırırlar. O zaman ‘gidememek’ ne demek görürsün.” Öfkem dilimin ucuna gelmişti ama yuttum. Çünkü haklıydı. Ve ben hayatımda en son ihtiyaç duyduğum şeyi yaşıyordum: yeni bir sorun. “Bana bir şey olmaz.” dedim. “Hallederim.” Adam bir adım daha yaklaştı. Bu sefer parfümü burnuma geldi. Keskin, ağır, insana geri adım attıran cinsten. “Halledemezsin.” dedi, gözlerimi bırakmadan. “Hallediyor olsaydın zaten o bardağı eline almazdın.” Kısa bir an donup kaldım. Sanki beni tanıyormuş gibi konuşuyordu. “Sen…” dedim, nefesim hızlandı. “Sen ne istiyorsun benden?” Bakışları bir saniyeliğine Nergis’e kaydı, sonra yeniden bana döndü. Sesini alçalttı. “Şu an sadece şunu istiyorum…” dedi. “Bir sorun olmadan buradan çıkmanı.” Alay edecek gibi oldum. “Ne, şövalye misin sen?” Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı. Bu kez gülümseme değildi. Daha çok… Tehlikeli bir sakinlikti. “Hayır.” dedi. “Ben böyle şeyleri sevdiğim için yapmam.” Sonra başını hafifçe eğip ekledi: “Ben… Borç bırakmam.” Kalbim tuhaf bir şekilde sıkıştı. “Ne borcu?” Adam gözlerini kısarak yüzüme baktı. O an bakışları daha da koyulaştı. “Senin o adamın kafasını kırman…” dedi. “Benim üstüme kaldı.” Bir saniyelik sessizlik oldu. Kulübün uğultusu sanki uzaklaştı. “Ben senden yardım istemedim.” dedim, sesim daha kontrollüydü artık. “Biliyorum.” dedi. Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi. Sonra ilk defa adını söyledi. Sakin, düz, hiç süslemeden. “Cihangir.” Nergis’in kolu elimde ağırlaştı. Ama benim için ağırlık başka yerdeydi. Göğsümde. “Bade.” dedi birden, adımı nasıl bildiğini umursayacak hâlim yoktu bile. “Şimdi benimle geleceksin.” Bir an gözlerim irileşti. “Ne?” Cihangir’in bakışları yüzümde gezindi. Sesindeki o soğuk netlik geri döndü. “Çünkü bu gece…” dedi. “Senin başına bir şey gelmesine izin vermem.” O cümle… Yardım gibi değildi. Bir sahiplenme gibiydi. Dudaklarım aralık kalmışken Nergis birden öne eğilip kusmaya başladı. Midem altüst oldu. “Nergis!” diye dişlerimin arasından tısladım. Kolundan tutup kendime çekmeye çalışırken gözlerim doldu; ne öfkem azalıyordu ne de çaresizliğim. Tam o sırada, adını henüz yeni öğrendiğim adamın sesini duydum. “Hanımefendilere arabama kadar eşlik edin.” Sinirle başımı kaldırdım. “Bana bak…” dedim, sesim artık kontrolümden çıkıyordu. “Zaten sinirlerim tepemde, bir de seninle uğraşamam! Biz tek başımıza gideriz, aracımız var zaten!” Cihangir’in dudakları kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok… Sabrını zorlayan bir şeye verilen kısa, soğuk bir tepkiydi. Başını hafifçe kaldırdı. O kahve gözler beni baştan aşağı süzerken adamlardan biri yanımıza yaklaştı. Adam Nergis’i kucaklayınca içimdeki öfke alev aldı. Hemen ileri atıldım. “Bırakın arkadaşımı!” diye yükseldim. “Biz kendimiz gideriz demiştim! Adamlarına söyle bıraksınlar arkadaşımı!” Ama kimse beni duymuyordu sanki. Adamlar sükûnetle işlerini yapıyor, benim bağırışım sadece arka planda kalan bir gürültü gibi havada asılı kalıyordu. Cihangir ise müdahale etmek yerine adımlarını bana doğru çevirdi. Yaklaştı. Gözlerinde bir parıltı vardı. Ne öfke, ne şefkat… Daha çok tehlikeli bir merak gibiydi. İçimi ürperten de buydu zaten; sanki beni sadece “kurtarmıyor”, beni inceliyordu. Alanıma girdiğinde istemsizce yutkundum. Sırtım bara çarpmıştı, geri çekilecek yerim kalmamıştı. “Benim mekânımda…” dedi, sesi alçak ama keskin çıktı. “Adamların kafasını yarıyorsun.” Nefesim boğazımda düğümlendi. “Ve suçu ben üstleniyorum.” diye devam etti. Tonu tehditkârdı ama o tehdidin içinde garip bir yumuşaklık vardı; insanı daha da rahatsız eden cinsten. “Artık senin dediklerinin bir önemi yok, Bade.” Adımı söyleyişi mideme bir yumruk gibi oturdu. Nasıl bildiğini soracak hâlim bile kalmamıştı. “Size eşlik edeceğim.” dedi, tartışmaya yer bırakmayan bir kesinlikle. “Yarın sabah araç istediğin adreste olur.” Sertçe yutkundum. Başımı biraz kaldırıp gözlerinin içine baktım. Orta boylu ve yapılı bir kadın olmama rağmen onun yanında… Gerçekten küçük kalıyordum. Uzundu. Fazlasıyla. Omuzları geniş, bedeni kat kat daha güçlüydü. Yakın durdukça o baskınlık hissi daha da büyüyordu. Ama beni asıl sarsan boyu posu değildi. O gözlerdi. Sanki “hayır” dememin bir anlamı yokmuş gibi bakıyordu. Sanki bu geceyi ben değil o yazıyordu. “Beni takip et.” dedi ve önden yürümeye başladı. Ufak adımlarımla peşinden giderken içimdeki korku büyüyordu. Ama bunu belli etmemeye çalışıyordum. Ne kadar korktuğumu anladığı an, kontrol tamamen onda olacaktı. Bunu istemiyordum. Öğrendiğim kadarıyla mekân onun mekânıydı… ve ben onun mekânında olay çıkarmıştım. Bu, “unutulur” bir şey değildi. Hele onun gibi bir adam için hiç değildi. Üstelik davranışlarından, bakışlarından anlayabildiğim kadarıyla tehlikenin vücut bulmuş hâliydi. Soğuk, mesafeli… ama aynı zamanda merakla bakan gözleri vardı. İnsan bir saniye fazla baksa, içinde bir yerlerin ürperdiğini hissediyordu. Kulüpten çıktığımızda hemen önümüzde lüks bir araç belirmişti. Kapısı açıktı. Cihangir bir adım geri çekilip bana yer açtı. Ellerini belinde birleştirmiş, hareketlerimi dikkatle izliyordu. Sanki nereye kaçabileceğimi bile hesaplıyordu. Arabaya binmekten korkuyordum. Daha birkaç dakika önce adını yeni öğrenmiştim. Mekânın sahibi olduğunu biliyordum. Hepsi bu. Ne yapacağı, ne isteyeceği belirsizdi. Belirsizlik beni en çok korkutan şeydi zaten. Başımı uzatıp aracın içine baktım. Nergis arka koltuğa yatırılmıştı. Derin bir uykudaydı. Alkolün etkisiyle sızıp kalmıştı. Yüzü bile solgun görünüyordu. Derin bir nefes aldım. Onu bu arabanın içinde yalnız bırakamazdım. İstemesem de binmek zorundaydım. Araca girip Nergis’in ayak ucuna oturdum. Peşimden Cihangir de bindi. Tam karşıma geçti, rahat bir şekilde koltuğa yayılmıştı. O kadar rahattı ki… Sanki bu gece yaşanan her şey onun için sıradan bir ayrıntıydı. Kapı rahatsız edici bir yavaşlıkla kapandı. Ardından kontağın sesi duyuldu ve araç hareket etti. “Nerede oturuyorsun?” dedi. Yutkunarak adresi söyledim. Onun dışında ne doğru düzgün konuşuyor, ne de göz teması kuruyordum. Bakışlarımı camdan dışarı verip susmayı tercih ettim. Sessizlik bana güven veriyordu. En azından hata yapmıyordum. Ama belli ki o, sessiz kalmaya niyetli değildi. “İçmesini bilmiyorsanız ne diye geliyorsunuz mekânıma?” dedi. Sesi sakin çıktı ama altında bir uyarı vardı. “Yetmezmiş gibi bir de olay çıkarıyorsun. Ama ben bunlara rağmen sizi evinize bırakıyorum.” Kaşlarım çatıldı. Çene kaslarım gerildi. Başımı çevirip koyu kahvelerine diktim gözlerimi. “Bizi bırakmanız için ayaklarınıza kapanan olmadı.” dedim, sesim buz gibiydi. “Mekânınızda verdiğim rahatsızlık için de kusura bakmayın. Bu saatten sonra önünden bile geçmem.” Söylediklerimi dikkatle dinlediği mimiklerinden belliydi. Tek kaşı hafifçe kalktı. Bacak bacak üstüne atıp bileğindeki saati düzeltti. O hareket bile sanki “sinirlenmedim” demenin başka bir yoluydu. “Evet… Öyle.” dedi sakince. “Ayaklarıma kapanmadınız.” Bir an durdu. Gözlerini yüzümde gezdirdi. “Ama yine de sizi yalnız göndermeye gönlüm el vermedi.” Sesindeki otorite açık seçikti. Tane tane konuşuyordu, acele etmiyordu. Her kelimesini özellikle seçiyor gibiydi. Fazlasıyla dikkatli bir adamdı… Ve bu onu daha tehlikeli yapıyordu. Ben ise hâlâ aynı şeyi düşünüyordum: Bu adam iyilik yapıyor değildi. Bir şeyin peşindeydi. “Yarın sabah erken saatlerde aracınız söylediğiniz adrese teslim edilir.” dediğinde usulca başımı salladım. Sesim çıkmıyordu doğru düzgün. Boğazım hâlâ düğümlüydü; sanki konuşursam ya titrerdi ya da kırılırdı. “Çok sessiz bir kadınsın, bu garip.” Sözleriyle başımı kaldırdım. Bakışlarım istemsizce ona kaydı. Yüzünde alay yoktu. Daha çok… merak vardı. Sanki beni çözmeye çalışıyordu. “Garip olan nedir?” diye mırıldandım. Bir yandan kucağımda birleştirdiğim parmaklarımla oynuyordum. Tırnaklarımı birbirine sürtüyor, kendimi sakin tutmaya çalışıyordum. “Burası benim mekânım. Seni ilk kez görüyorum.” dedi, sesi yine sakindi. “Mekana gelmene rağmen diğer kadınlara kıyasla sessizsin. Yalnız takılmayı tercih edenlerdensin.” Gözleri bir an camdan dışarı kaydı, sonra tekrar bana döndü. “İlk defa mı geliyorsun?” “Yani…” dedim, kelimeyi uzattım. Ne söylesem yanlış anlaşılacakmış gibi geliyordu. “İlk kez değil. Belki iki ya da üç kez.” Cihangir’in kaşı hafifçe kalktı. Bu küçük hareket bile üzerimde baskı yaratıyordu. “İki ya da üç.” diye tekrarladı. “Demek biliyorsun burayı.” “Bilmek…” dedim, cümlem istemsizce sert çıktı. “Kulüp sonuçta. Gelip oturuyorsun. İçiyorsun. Hepsi bu.” Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Gülümseme sayılmazdı ama hoşuna giden bir şey var gibiydi. “Hayır.” dedi. “Herkes öyle yapmıyor.” Bir an durdu. Sesini biraz daha alçalttı. “Sen buraya oturup eğlenmeye gelmemişsin.” Kalbim bir kere sert vurdu. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü doğruydu. Ben eğlenmeye gelmemiştim. Ben sadece içimdeki gürültüyü susturmaya gelmiştim. “Sen de çok konuşkansın.” dedim, konuyu kapatmak ister gibi. Cihangir’in bakışı karardı. Sonra sakin bir şekilde cevap verdi: “Ben konuşmam.” dedi. “Normalde.” O “normalde” kelimesiyle içimde garip bir huzursuzluk kıpırdadı. Sanki benim yüzümden bir şeyler değişiyordu. Sanki benim varlığım onu bile rahatsız ediyordu ama yine de bırakmıyordu. “Peki…” dedim, sesim yine kısıktı. “Beni neden o kadar izledin?” Bu soru ağzımdan istemeden çıkmıştı. Söylediğim an pişman oldum ama geri alamazdım. Cihangir, cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. O sessizlikte arabada sadece motor sesi vardı. Sonra gözlerimin içine bakarak konuştu: “Çünkü sen…” dedi, sesi düşük ama netti. “Oraya ait değildin.” Nefesim yine boğazıma düğümlendi.“Ne demek bu?” diye fısıldadım. Cihangir bakışlarını benden ayırmadan, sakinlikle devam etti:“Senin gözlerin eğlenen bir kadının gözleri değildi, Bade.” dedi. “Senin gözlerin… Kaçacak yer arıyordu.” Tam o esnada araç durdu. Camdan dışarı baktığımda mahallemin sokak lambaları karşıma çıktı. İçimde garip bir rahatlama oldu; en azından tanıdık bir yere gelmiştik. “Nergis, kalk…” dedim kolundan tutarak. Gözlerini araladı, ağzının içinde anlamsız bir şeyler mırıldandı. Zor bela ayağa kaldırıp dışarı çıkardım. Üzerine abandı, dengesini zor buluyordu. Soğuk hava yüzüme çarpınca irkildim. Tam apartmana doğru yürüyecekken arkamdan bir ses geldi. “Bade.” Omzumun üzerinden dönüp baktım. İsmin, onun dudaklarından dökülünce garip geliyordu. Sanki basit bir kelime değil de… bir iz bırakıyordu. “İyi geceler.” “Size de…” diye mırıldandım sadece. Daha fazlasını söylemek istemedim. Nergis’le birlikte merdivenleri çıkmaya başladım. Onu taşımakta zorlanıyordum; ağırlığı omzuma çökmüş, nefesi düzensizleşmişti. Binanın kapısını kapattığımda araç çoktan uzaklaşmıştı. Asansöre bindim. Kat tuşuna bastım. “Ah Nergis ah…” dedim dişlerimin arasından, sinirim içime işliyordu. Dairemin katına geldiğimizde onu zorla sürükler gibi asansörden çıkardım. Anahtarı kapıya takıp kilidi çevirdim. Ev karanlıktı. Işıklar kapanmıştı. Belli ki Sibel çoktan uyumuştu. İyi… Uyuması iyiydi. Son yaşananlardan sonra onunla bir daha yüz yüze gelmek istemiyordum. İçimde hâlâ kıpır kıpır bir öfke vardı; konuşursam yine patlayacaktım. Nergis’i odama götürüp yatağa yatırdım. Üstünü çekip geri döndüğümde dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Yatağın ucuna oturdum. Avuçlarımı yüzüme kapattım. Gözlerimi sıkıca yumdum. Bugün olanları ya sindirmem gerekiyordu... Ya da beynimden kazıyıp atmam. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, tek bir şey inatla aklıma çarpıp duruyordu: O adamın bakışı. Ve ismimi söyleyiş şekli… “Bade.” Sanki gecenin içinde bir yerlerde hâlâ duyuluyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD